Yuva

(Okunma Süresi: 1 dakika)

  “İnsanın ana yurdu kalbidir. Bu sebeple dünyada bir mültecidir; yurdunu bulana dek avare gezer.”

İlkokulda bir klâsik olarak çizdiğimiz tek katlı, renk renk çiçeklerin yer aldığı geniş bahçeli, bacasından çıkan şekilli dumanların göğe karıştığı o evleri hatırlıyor musunuz? Bir de pencereden süzülen sarı bir ışık varsa o ev hayat demekti bizim için. Bu bacası tüten evler o yaşta bile yuva ve yuvanın eşsiz huzuru mu demekti?

Hepimizin yuvaya bunca özlemi neden? Çünkü ruhumuz bize ait olan, aslolan yuvayı arıyor. Bunca içlenmeler, bunca hisler bu yüzdendir.

Her birimiz asıl yuvamızı, o yuvanın sonsuz huzurunu, o yuvada şefkatle, merhametle korunabilmeyi, kendimizi koruma ve güvende hissetme duygusunu arıyoruz.

Hepimiz biliyoruz ki dünyanın fıtratında gelip geçicilik, gurbetlik var. Bunun sonucunda gönülleri, katranlaşan bir hüzün kaplıyor. Mesnevi hikâyelerinde “Dünyanın misafirhane” olduğu yazar. Yunus’un “Dünya bir penceredir, her gelen baktı geçti.” dizeleri bu misafirliği ne de güzel anlatıyor değil mi?

Avustralya yerlileri Aborjinlerin bir öğretisinde şöyle der: “Hepimiz bu zamanda ve mekânda ziyaretçiyiz. Yalnızca geçip gitmekteyiz. Buradaki amacımız gözlemek, öğrenmek, gelişmek ve sevmektir. Sonra yuvaya döneceğiz.” Bu yüzdendir ki nefes aldığımız ilk andan son ana kadar olan süre zarfında hepimiz bu dünyanın ve misafiriyiz ve bizi ağırlayan, buyur eden dünya da evin sahibidir. Burada herkes garip. Gurbet diye bir şey varsa işte o da dünyanın ta kendisidir.

Dünyayı “Bu dünya misafirhanedir.” diyen Hz. Mevlânâ, “Bu dünya misafirhanedir, insan onda az duracaktır.” diyen Said Nursi ya da “Üzerinden geçip gidilecek bir köprü olarak” tarif eden İbn-i Arabî Hz. gibi  tıpkı sadece ziyaret edilecek ve ardından geçip gidilecek bir misafirhane olarak görmeleri, bu şekilde betimlemeleri; hakikati öğrenebilmeyi, burada bulunan her şeyin sahibini anlayabilmeyi, tefekkür sahibi olabilmeyi, gelişmeyi, yaradılış gayemiz olan sevgiye, muhabbete erebilmeyi, sonra da olmamız gereken yere aslımızın, özümüzün ait olduğu yere, yuvamıza yani asıl mekana dönmeye işaret etmeleri, yani varoluş silsilesini bunca güzel, bunca öz, berrak anlatışları düşündürüyor.

Huzurlu, sınırı olmayan yuvadan dünyaya düşen bizler bu dünyaya garip kalıyoruz ve asıl yuvamızı hasretle, yana yakıla arayan hepimizin en yalın, en sade hikâyesine ‘Hayat’ diyoruz.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir