Yusuf Duru ile Sinema ve Tiyatro Üzerine Söyleşi

Editör: Merve Topal, Rumeysa Topal

Hocam geçmişten günümüze tiyatronun bir sanat olarak ortaya çıkmasından sonra ve televizyonun, sinemanın topluma yaygınlaşmasından sonra malumunuz ki birçok ideoloji kendi fikirlerini topluma aktarmak için sinema ve tiyatroyu kullandılar, televizyonu kullandılar. Hocam Avrupa’da, Avrupalı insanlarla bir röportaj yapıyorlar ve bu röportajda Müslüman deyince aklınıza ilk gelen şeyleri söyler misiniz diye soruyorlar ya da İslam deyince. Bu kimselerin röportaj neticesinde en çok söylediği şeyler şunlar: “Müslüman deyince çöl, Araplar geliyor. Çöller geliyor ya da insanları öldüren kimseler geliyor aklıma.” Diyorlar. Bu insanlar ve bunu inceleyen din psikolojisi alanındaki araştırmacılar diyor ki: “Bu insanların bu şekilde Müslümanları tanımlamasının en önemli sebebi medyadır.” Medya aracılığıyla insanlara, İslam ve Müslümanlar böyle tanıtıldığı için bu şekilde cevaplar da kaçınılmaz oluyor.

Bundan mütevellit, sinema ve tiyatro yoluyla, televizyon, filmler, diziler yoluyla nasıl bir tebliğ oluşturulabilir, mümkün müdür? Bu eksende dini güzel bir şekilde aktarmak, İslam'ın ve Müslümanların hakiki durumunu insanlara aktarmak nasıl mümkün olabilir?

Şimdi sinema, işte beşinci sanat, yedinci sanat, onuncu sanat gibi böyle sınıflandırmaya, kategoriye sokuldu. Kendisini bir sınıfa ait hissetmek isteyenler tarafından ortaya atılan bir sözdü bu. Öncelikle şunu söyleyeyim, insan gözünden, kulağından beslenen bir varlıktır. Siz, eğer insanın alt beyin yapısını yeniden kodlamak istiyorsanız, bu kodlamada kültürü, inancı, sosyal yaşamı, sosyokültürel alt yapının tamamını kendinize çevirmek, kendinize göre ayarlamak istiyorsanız; bu insana bir şekilde kulağına bir şeyler fısıldamanız ve gözüne de bazı görüntüleri göstermeniz lazım. Beyin yıkama metotlarının birincil aşamasında, bunlar çok önemli. Batı sinema sektöründe Lumier kardeşler diye bir isim geçer bizde. Onlarla ilk sinema gösterilerini başlattı. İlk sinema deneyimleri başlattı. Ondan önce de ufak tefek çalışmalar var. Hatta Edison’un bile bu konuda bazı ses kayıt çalışmalarının var olduğunu biz kaynaklardan okuyoruz. Profesyonel anlamda işte Lumier kardeşler tarihe kendi isimlerini yazdırıyorlar. Onlarla sinema gösterimi kısa metrajlı, çok kısa metrajlı, 1 buçuk 2 dakika gibi kısa metrajlı film gösterileri yapılıyor. Ve insanlar beyazperdede hareket eden sessiz canlıları gördükleri zaman şok oluyorlar. Bunlar, öncelikle şehirlerin belli yerlerinde kısıtlı imkanlarla yapılan gösteriler. Zaman içerisinde gelişiyor, gelişiyor ve bir silah haline geliyor sinema. Görsel sanatların en kuvvetli, en mükemmel ve en etkili silahıdır sinema. Tiyatro keza öyle. Siz hayattan bir kesiti beyazperdeye aktardığınız zaman, seyirci kendisinden bir şeyleri o kesitte bulduğunda, ömrü boyunca onu unutmuyor. Ya da sahneye tiyatro sahnesine aktardığınızda, seyirci anında kabul ediyor, anında alıyor ve siz, o algı seçiciliği esnasında, algı eşiğinin açılması esnasında, istediğiniz mesajları, istediğiniz yöntemle, istediğiniz şekilde ve istediğiniz kadar yükleyebilme imkanına sahip oluyorsunuz. Bugün 60 milyondan fazla yerli Kızılderili diye öteki eleştirdiler. Ama yerli halk Amerika’nın yerli halkıyla onlar. 35’ten fazla kabile vardı. İşte en büyükleri Çerokiler, Komançilar’di. Ve bunlara Kızılderili dediler.

Aşağılık bir ifade gibi “Kızılderili” diye bir ifade kullandılar ve onları asimile etmek adına, yok etmek adına, onlara karşı çok büyük bir kıyım başlattılar. Veba mikrobu bulaştırılmış battaniyeler vererek, toplu ölümlere zemin hazırlayan bir Amerika var karşımızda. Medeniyet merkezi var kendilerine göre. Bana göre medeniyetsizliğin en dip noktasındadırlar onlar.

Kendilerine göre medeniyet, güzel giyinmek, büyük maddi imkanlara sahip olmak, dünyanın jandarmalığını yapmak vesaire vesaire. Bir sürü şartı sıralayabilirsiniz ama, yanlış anlaşılmasın. Ben bir emperyalizm karşıtı görüş olarak söylemiyorum ya da Amerikan karşıtı görüş olarak söylemiyorum. Şimdi getireceğim o noktayı. 60 milyondan fazla Amerikan yerlisini, sırf topraklara, Amerika’ya sahip olmak, o kıtaya sahip olmak için yok ettiler, bir soykırım yaptılar orada. Bunu haklı gerekçelere dayandırarak bilmek ve dünya kamuoyundan gelen o büyük tepkileri susturabilmek için müthiş bir tekniği kullanarak insanın kafasını çorbaya çevirdiler. Kovboy filmleri diye genel ismiyle bildiğimiz filmlerde; vahşi, cani, kafa derisi yüzen, kafa kesen, insanları oklayan, bir yere yerleşmek üzere giden ailenin arabasına saldıran, kadınlarını kaçıran çocuklarını öldüren, erkekleri öldüren, at üzerinde çıplak, efendime söyleyeyim, asık suratlı, yüzü gözü boyalı ve sürekli öldürmeye hazır, potansiyel bir ölüm makinesi gibi göstererek, sinema sektöründe o teknolojiyi kullanıp Amerika’nın kendi ülkesi olduğunu bildiği için topraklarını düşmana karşı savunan yerli halkını, sinemayı kullanarak bütün dünyaya cani ve vahşi olarak tanıttılar. İşte sinema bu kadar tesirli bir sanat dalı.

Bugün yapılan bir film dünyanın her yerinde gösterime giriyor. Girdiği andan itibaren de kitlesel etkilere sebebiyet veriyor. Gece yarısı expressi diye bir film çekildi, bizim adımıza, bizim hakkımızda. Bir cezaevi macerası. İşte Türk polisinin, Türk adaletinin, Türk istihbaratının, bürokratlarının lakaytlığı, rüşvetçiliği - tenzih ederek- söylüyorum efendime söyleyeyim adaletsizliği, “gece yarısı ekspresi” isimli propaganda temelli filmde, bütün dünyaya gösterildi. Ve bütün dünya, az önce sizin söylemiş olduğunuz gibi hala İstanbul sokaklarında develerin gezdiğini, hırsızların ellerinin kesildiğini, idamın alenen aşikâr bir şekilde meydanlarda yapıldığını, bugün de bile Türkiye’yi tanımayanların kafasında, bu müstefid daha doğrusu istifham kokan kötü imajlar, kötü düşünceler mevcut. Bunu batı sinemayla sağladı. Kötülemek istediği yeri sinemayla, sinema teknolojisini, sinemanın etkisini kullanarak sinemanın mesajını kullanarak çok güzel bir şekilde insanların kafasına yerleştirdi. Burada Hollywood bacasız fabrika olarak Giovanni Scognamillo, Türk sinema tarihini yazan -maalesef- yabancıdır. Benim içimden çıkıp da sinema tarihini yazacak bir tane yazar yok muydu? Giovanni Scognamillo isimli bir adam çıktı da benim Türk sinema tarihini Yeşilçam tarihini yazdı- ki o da ayrı bir garabettir- Yeşilçam ayrı bir garabettir.

Yani Türk sinemasını hep anlatırlar ya, işte duayenler buradan yetişti. Türk sinemasının temeli burada atıldı, şöyle oldu böyle oldu. Halk arasına bir duvar çeken, bir perde çeken sinema ya da sanat; sinema değil de sanat dalı. Bütün sanatları kastederek söylüyorum, halkla arasına kalın duvarlar ören, perde çeken bir sanat dalı, sanat dalı değildir, sanat da değildir aslında. Biz maalesef sinemanın bu etkisini çok geç fark ettiğimiz için 1980’li yıllara kadar bizde sinemacılık sadece eğlenceyle eş değer düşünülüyordu. Fikir bazlı birkaç film haricinde -ki o da tamamen provokatif filmler, eyleme yönelik filmler- yapılan filmleri, isim vermek istemiyorum burada, herhangi bir yere itham etmek adına ya da cevap hakkı doğmasın düşüncesiyle isim vermiyorum. Benim ne söylemek istediğimi sinemayı takip edenler bilirler. Provokatif eyleme yönelik ve işte insanları bir şekilde bölmeye parçalamaya, Türk bütünlüğünü, Türkiye bütünlüğünü, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünü hedef alarak sadece kendi görüşlerini dillendirdikleri birkaç filmin haricinde çok başarılı yapıtlar, 1980’den sonra bizim sinema sektörümüzde ortaya çıkmaya başladı. 80-85’ten sonra ortaya çıkmaya başladı. Doksanlı yıllarda bunlar işte şahika oldu. Doksanlı yıllardan sonra eşkıya filmi gibi, efendime söyleyeyim, işte ilk önce onunla başladı zaten. Bunun gibi değişik çalışmalar ortaya çıktı. Biz sinemanın toplum üzerindeki etkisini maalesef, seksenden sonra hatta, biraz daha abartarak söyleyeyim doksandan sonra görmeye başladık. O yüzden de biz sinema sektörünü, sinemayı çok fazla kaale almadık. Tebliği nasıl yapılır, oraya gelelim. Bir kere tebliğ, yani sadece sinemayla sınırlı değil azizim. Emri bil maruf- nehyi anil münker, insanın hayatının her anında olması gereken bir eylemdir. Müslümanın müspet eylemidir. Eylem kelimesi yanlış anlaşılmasın, duruş manasında söylüyorum. Tebliğ; sinema, tiyatro sanatıyla çok rahat yapılabilir tabii ki. Tebliğden kasıt aslında nedir? İyiyi ve güzeli anlatmak dedik ya emri bil maruf-nehyi anil münker. Tebliğ amacıyla sanat yapacaksanız, o zaman yarı yolda kalırsınız, onu söyleyeyim. Sanatı tam olarak yapamazsınız. Ben, bu kalemin siyah olduğunu anlatmak için sanat yapıyorum, derseniz; hayır, bu sanat olmaz. Sanatın kendisi zaten bir tebliğ metodudur. Hangi sanatla uğraşırsanız uğraşın, müspet sanatları kastediyorum, sanatın kendisi zaten hayatın içinde var olan bir estetik kaygısı, bir estetiği yakalama kaygısı üzerine inşa edilir. Dolayısıyla sanatın kendisi bir tebliğ metodudur. Burada sinema, tiyatronun diğer sanatlardan ayrılan en önemli özelliği, insanın gözüne ve kulağına hitap edebilen sanat dalları olmasıdır. Doğrudan siz istediğiniz mesajı, istediğiniz şekilde verebilirsiniz. 1989-90’lı yıllarda Almanya’da okurken Türkiye’den gelen iki tiyatro sanatçısının misafir etmiştik. Biz, Ensar Kılıç ve Recai Topaç beyler. Onlarla biz alman tiyatrolarının takip ediyorduk. Büyük salonlarda, işte devlet görevlisi oldukları için konsolosluk aracılığıyla biletler geliyordu. Ben onlara rehberlik ediyordum ve gidiyorduk. Bir şekilde takip ediyorduk tiyatro sanatçılarını, tiyatro çalışmalarını ve eserlerini. İnanın, çok enteresandır, dili çok iyi bilmenize rağmen ki Recai abi ve Ensar abi Almancayı bilmiyorlardı. Orada kursa gitmeye başlamışlardı. Her ikisi de Almancayı bilmedikleri halde o sanatın şahika anlatım gücüyle sahnede sergilenen oyunun ne söylemek istediğini oyundan sonra bana anlatıyorlardı. Şurada şunu söyledi, değil mi, diyorlardı mesela Recai Bey ya da Ensar Bey rahmetli.

Şu oyuncu şöyle bir replik yaptı, şöyle bir tirat attı, bu tirad da şunu söylüyordu, şunu mu söylemek istiyordu, diye o sanatın görsel anlatım üslubunu, görsel anlatım gücünü o kadar güzel alıyorlardı ki... Buradan hareketle tabii ki tebliğde en önemli yöntem, insanın gözüne ve kulağına hitap eden sanat dallarını doğru bir şekilde kullandı. Bu çok önemli. Biz bütün sahalarda olduğu gibi doğru bilgiyi doğru kaynaktan doğru bir şekilde elde etmeyi maalesef ihmal ettiğimiz için sanat noktasında da biz biraz sıkıntıya düştük. Eğer doğru bilgiyi doğru kaynaktan doğru şekilde aktarabilecek iseniz, buna gücünüz yetiyorsa, o zaman buyurun, meydan sizin, çalışın. Çünkü insanlar çalışıyorlar. Yine, aynı filmi örnek görmek istiyorum. Eşkıya filminde, Şener Şen'in o müthiş sanat kabiliyeti, rol kabiliyeti, o eşyayı canlandırdığı rol, hâlâ hafızalardadır. Hâlâ insanlar büyük bir keyifle, yıllar sonra bile eşkıya filmini o Şener Şen’in oyunculuklarıyla ve o kadar güzel ve keyifle hâlâ belki onlarca defa seyretmesine rağmen sürekli keyifle seyretmeye devam ediyorlar. Bu nedir? Bu, sanatın gücüdür. Siz aşkı görüyorsunuz, sevdayı görüyorsunuz, teslimiyeti görüyorsunuz, verilen sözü, sadakati, sabrı, istediğiniz her şeyi rahatlıkla insanlara anlatmak istediğiniz her şeyi rahatlıkla orada anlayabiliyorsunuz ve insanlar da bunu çok rahat alıyorlar. Özellikle bugünün gençleri bu noktada gerçekten çok açıklar. Bugün toplumun dejenerasyonuna baktığımız zaman, kullanılan silahların en önemlisi sinema sanatı. Sevdiği bir sanatçının giydiği pantolonu ertesi gün gencin bacağında görüyorsunuz. Saç stilini gencin başında görüyorsunuz. Bugün çok özür dileyerek söylüyorum, genç kızlarımız sokaklarda kısa tişörtler giyerek geziyorlar. Bunu nereden aldılar? Bunu nereden gördüler, nasıl gördüler? Nasıl özümsediler, nasıl bünyelerine kabul ettirdiler? Kabul ettiler, nasıl aldılar? Benim kültüründe böyle bir kıyafet yok. Türk kültüründe böyle bir kıyafet yok. İşte sanatın, sinemanın o menfi gücü benim çocuklarımı, benim gençliğimi böyle net bir şekilde etkiliyor. Hayat standartlarını değiştiriyor, hayat tarzlarını değiştiriyor. Bunun daha ötesi var mı? Önemli tabii ki. İstediğimiz gibi kullanabilmeliyiz. Onun için senarist yetiştirmemiz lazım. Bunun için yönetmen, oyuncu yetiştirmemiz lazım. Bunun için mevcutları koruyup kollayıp gözetmemiz lazım. Bizim bağın koruğu çok affedersiniz, bizim ahırın danası değil, bu sanata gönül vermiş insanları küstürmememiz lazım. Kaç tane yönetmenimiz var? Kaç tane müsbet sanatçımız var bizim, baş rol oynayacağım, jön olacağım diyen? Seyrettiğimiz bir dizide bölüm başına 240.000 lira 250.000 lira para alıyormuş ya, adamlar yapıyorlar. Ne yapıyorlar, neyi yapıyorlar? Allah ona verdiği aklı sana da vermiş. Ona verdiği kabiliyeti sana da vermiş. Ama benim dediğim insan, benim insanımı desteklemezse benim insanımın elinden tutmazsa, bu sanat gelişmez. Ah, pandemi sürecinde bunu çok net gördük. Ama diyorsun ki benim elimde böyle bir proje var, gel bunu sahneleyelim. Hani sen program yapıyorsun youtube kanalından, devlet adına bir şeyler yapıyorsun ben de buradayım, ben de varım buradayım. Yok. Ben 3 lira istiyorum, fazla para istemiyorum. Adam 300 lira istiyor. Ee, onun popülaritesi daha yüksek. Onun popülaritesini sen yükseltiyorsun. Ona değeri sen veriyorsun, değeri sen yükseltiyorsun. O zaman, bunun da popülaritesini yükselt. Ondan sonra, oturduğumuz yerde mangalda kül bırakmıyoruz. Abi bizim yönetmenimiz yok, bizim sanatçımız yok, bizim senaristimiz yok, bizim oyuncumuz yok, kameramanımız yok, bizim setçimiz yok, ışıkçımız yok. Ramazan mübarek gün program çekiyorsun abiciğim sette üç kişi oruç tutuyor, yüz kişiden. Sadece üç kişi. Niye? Çünkü senin setçin yok, senin yönetmenin yok, senin sanatçın, oyuncun yok. O yüzden biz tebliği bu şekilde kullanamayız. Önce bir adam yetiştirmek lazım. Adam gibi adam… Girdiği kabın şeklini alan adamlar değil, mert, dürüst, net insanlar yetiştirmemiz lazım yani.

Hocam günümüzde bakıyoruz ki özellikle Türk halkı ekseninde söylersem, halkımız televizyonda en çok, süreklilik arz eden dizileri takip ediyorlar. Baktığınız zaman sinema aslında genel bir tarih değil mi? Televizyondaki diziler, programlar… Hepsi aslında bir parçası. Böyle olunca o dizilerde belki bir karakter imam rolünde orada rol alıyor. Bir karakter başı örtülü bir hanım, orada tesettürlü hanımları temsil ederek rol alıyor ama yönetmenin ya da o dizinin çekiliş amaçları gayesinde hiçbir şekilde İslami tebliğ yok. Sadece bu şahsiyetleri, emellerine alet olarak kullanıyorlar ve halkımız da gitgide sizin de dediğiniz gibi, mesela açıklığın yayılmasında en büyük etken bu televizyondaki diziler ve filmler. Halkımızın sanki hepsinde böyle bir hal varmış gibi bu karakterler özenle seçiliyor. Bu noktada demek ki hocam Müslümanlar olarak sinema, tiyatro noktasında geri kalmışız. Bu geri kalmışlığımızın bir sebebi var mı acaba? Yoksa bu kabiliyette olan Müslümanlar yok mu? Var ama bu sahaya çıkmaya mı çekiniyorlar? Nasıl değerlendirirsiniz hocam? Günümüzdeki Müslümanlar olarak geri kaldığımız bu noktada, sinema noktasındaki halimizi?

Azizim, şimdi biz geri kalmadık, bunu söyleyeyim. Yani biz Müslümanlar olarak geri kalmadık. Biz sanatı şahika bir şekilde icra ediyorduk. Peygamber (as), şairlerin beğendiği şiirleri Kâbe’nin duvarına astıracak kadar hatta, hırkasını hediye edecek kadar sanata ve sanatçıya saygılı bir insandı. Buradan yola çıkarak, biz geri kalmadık abi. Osmanlı sarayında çok güzel müzehhipler vardı. Osmanlı coğrafyasında, sadece sarayla sınırlandırmayalım. Biliyor musunuz, İstanbul’da yapılan bir sayımda İstanbul’da, özellikle milletin Orta Çağı dediği o karanlık çağı diye ifade ettiği dönemde, Fatih’in İstanbul’u fethinden sonraki dönemleri kastediyorum, bizim Türkiye için karanlık çağı diyorlar ya belli mihraklar, 600 adet müzehhip varmış, efendim 600 adet. Sadece İstanbul şehrinde müzehhip dükkânı, tezhip dükkanı. 400’den fazla mücellit dükkanı. Bunların her birinde en az üçer, beşer, onar kişi çalışıyor. Kitap çoğaltma işi kalemle, divitle yapılıyor. Matbaa yok. Ve yüzlerce müstansihler var, tasnif edenler var, tashih edenler var, yazanlar var. Biz de mühür kalıcılığı bile bir sanat estetiğiyle yapılmakta idi. Biz geri kalmadık önce bunu netleştirelim, bir düzeltelim. Eğer ben sanatla geri kalsaydım, Selatin camilerin güneş alan duvarlarına birer sanat şaheseri niteliği taşıyan kuş evlerini yapamazdım. Eğer ben sanatla geri kalsaydım hâlâ nasıl yapıldığının sırrı çözülemeyen, en basit işte Kurşunlu camii, Sivas Çifte Minare, Buruciye Medresesi, en basit Konya İnce Minare Medresesi kapılarındaki o taş işçiliği… Hâlâ nasıl kazıldığı, nasıl yapıldığı çözülemiyor. Çünkü CNC tezgâh yok. Bir çekiç, bir murç yardımıyla o taşlara o işleme nasıl yapıldı? Hâlâ çözülemiyor, sır. Şimdi bu sanatta geri kalmak mıdır? Hayır. Sinema ve tiyatro genelinde geri kalmayı kastederseniz biz burada da geri kalmadık. Türk ve dünya sanat tarihinin, görsel sanatlar tarihinin en önemli unsurlarından birisi, geleneksel Türk tiyatro sanatıdır. Biliyor musunuz? 1700- 1750-1800’lü yıllarda İstanbul Ramazan gecelerinde, Karagöz oynatıcıları çok büyük revaç görürlerdi. Bizdeki şenlikler, curcunabazlardan ip cambazlarına, orta oyunculardan karagöz oynatıcılarına, hayalilere kadar çok geniş bir yelpazeye yayılır. İstanbul sokakları özellikle büyük meydanlar bunlarla şenlendirilirdi ve bunlar da çok desteklenirdi. Bizim sıkıntıya girmemizin temeli, özellikle son yüzyılımızda bize ait sanat adamının yetiştiremeyişimizden kaynaklanır. Benim kültürüme yabancı, batı kültürüne angaje olmuş. Ya ben saraylarda, konaklarda özellikle 1850’den sonra ben konaklarda Fransız mürebbiyeler barındırmışım. Benim kız çocuklarımı, benim erkek çocuklarımı terbiye etmek için Fransa’dan, Almanya’dan oradan buradan mürebbiyeler, öğretmenler getirmişim. Niye, bende yok muydu yok? Yok muydu benim ülkemde? Elbette vardı. Hemen söylüyorum. 1700-1800’lü yıllarda Konya'da Mevlâna Camisi'nden Alaaddin tepesine, yani iç kalenin bulunduğu yere kadar sağlı sollu sekiz tane medrese vardı. Bu medreselerde, medrese deyince de insanlar korkuyor şimdi. Medrese aman medrese… Hayır! Bu medreselerde dini ilimlerin yanında beşerî ilimler de öğretiliyordu. İbni Sina nereden ortaya çıktı? Hangi üniversiteyi bitirdi? Boğaziçi’nden mi mezun oldu İbni Sina? Hala kitapları okutuluyor. Farabi, İstanbul Üniversitesi’nden mi mezun oldu? Farabi’nin devlet teorisini bugün Toynbee kendine kaynak ediniyor. Machiavelli kendine kaynak ediniyor devlet teorisini. Bu adam nereden mezun oldu, nerede okudu? Önce babasında okudu, dedesinde okudu. Sonra, nerede bir ilim adamı varsa gitti onun peşine. Ve o ilim adamıyla hemhâl oldu. Medrese eğitimi aldı. Sosyolojinin babasıdır İbni Haldun. Tarih felsefesinin babasıdır İbni Haldun. Nereden mezun oldu bunlar? Medreseden mezun oldu. Bugünümüzde öyle bir imaj oluşturuldu ki medrese deyince sarıklı sakallı, kaba böyle sürekli asan kesen, şiddet yanlısı, bir imaj ile bir çizildi insanların beynine. Oysa oralardan mezun olan öyle güzel ilim adamları var ki… Hâlâ var. Öyle mükemmel ilim adamları var ki… Matematikte deha var, astronomide deha var, astrolojide deha var. Musikide de deha var, biliyor musunuz? Türk makamlarının büyük çoğunluğu, medrese mezunlarından çıktı. Yani acemkürdiler, hicazlar, uşşaklar birçok makam, bu işin eğitimini oralarda alan insanların kaleme aldığı eserlerle ortaya çıktı. E şimdi bir kere eğer bir şeyleri başarmak istiyorsak şu ötekileştirmeyi bırakmamız lazım. Bu bir… İkincisi, sanat adamı yetiştirmemiz lazım. Yetişmiş sanat adamlarını da desteklememiz lazım. Rahmetli Hasan Nail Canat abi borçlu öldü, biliyor musun? Türk tiyatrosunun, özellikle bizim cenahın, bakın bu ifade beni çok irrite ediyor, çok üzülüyorum, bizim cenah onların cenah, yok böyle bir şey. Bu ülke hepimizin. Osmanlı, benim ecdadım 72 buçuk milleti aynı topraklar üzerinde büyük bir adaletle yönetmeyi başarmış, biz 100 senede birbirimize girdik ya! Niye? Dinlemiyoruz çünkü karşıyı. Dün bir pastaneye oturdum. Bir çay, kahve içmek için. Orada, ben çoğunlukla kredi kartı kullanmamaya çalışıyorum. Yani var, Doğal olarak herkeste olduğu gibi bende de var. Ama kullanmamaya çalışıyorum. Mecbur sistem biz buraya doğru sürüklenmiş çünkü. Maaş kartım var. Harcamalarımı oradan yapıyorum çoğunlukla. Ya da nakit varsa üzerinde nakit veriyorum. o an için nakit yoktu. Kahve parasını maaş kartıyla işte kartı uzattım. Temassız var mı. dedi kasadaki kardeş. Dedim, benim bu maaş kartı böyle işlerim yok benim. Güldü, bu kadar da latife yaptım. Dayatmalara bak şimdi. Başladık muhabbete kasadaki o kardeşimizle. Doğulu bir kardeşimiz biraz ayaküstü muhabbet ettik. Ya hocam dedi, Allah sizden razı olsun. Biz Kürdüz diye bizi dışlıyorlar. Olur mu, dedim. Ya olur mu öyle şey? Siz bizim kardeşimizsiniz. Bu ülkede beraber yaşıyoruz. Bu bayrağın altında, bu vatanın altında biz beraber yaşıyoruz. Çünkü bizim dedelerimiz, senin dedenle benim dedem Çanakkale’de yan yana savaşmışlar. Yan yana gömülmüşler. Ankaralıyla Diyarbakırlı, Bitlisliyle Konyalı, Vanlıyla Edirneli yan yana yatıyor. Bu vatan için can vermişler. Onlar bu vatan için can verirken, sen şuralısın, senin kaşının altında gözün var, işte seni şuranda şu var, senin buranda bu var, dememişler. İşte bizi bu hale getiren sanat eksikliği. Sanatı liyakatli kullanamayışımız. Burası çok önemli bir etkendir. Başka bir sürü etken var. Bugün tiyatro ve sinema özelinde konuştuğumuz için bunu söylüyorum.

Siz Güneydoğulu ya da Doğu Anadolulu bir kardeşimizin sahneye koyduğu bir oyunu ‘‘Ya ne oyunu, ne çıkaracak?’’ deyip dışlarsanız ya da Edirneli bir kardeşimizin sahneye koyduğu bir oyun bir şekilde dışlanırsa, o zaman gelişmez. Bir dönem Anadolu Ateşi diye bir şey çıktı bizde. Bütün dünyayı gezdiler. Türkiye’nin danslarını tanıttılar. Ben çok üzüldüm. Gençler sahnede çok nabeca kıyafetlerle, sema da yapan ekip aynı zamanda sema ve şunu yapan ekip beri tarafta harmandalı oynuyordu. Bunlara da Türk sanatı diyorlardı. Şimdi Batılının kafasında harem ifadesinin nasıl tahayyül ettiğini bir düşünün. Niye böyle oldu, niye buraya geldi? Çünkü harem dediğiniz zaman, çok özür dileyerek söylüyorum, dinleyicilerimin arasında hanımefendiler de varsa onlardan çok özür diliyorum. Harem dediğimiz zaman yarı çıplak hatun kişilerin işte padişahın ya da İngiliz yetkili kişinin karşısında kırıtarak oynadıkları, sürekli feminen bir objenin çok özür dileyerek söylüyorum, cinselliğini sergilediği bir tablo çıkar gözümün önüne. Bakın bir şey söyleyeceğim. Yıllarca bizim evlerimizde bir tablo asılıydı. Kahve içen dört kadının ince halıdan tablosu. Yeni nesil bunları pek bilmez. Halı tabloları, kahve içen dört kadın görüntüsü vardı. Duvar halısı olarak bu yıllarca evleri süsledi, satıldı. Binlerce satıldı. Bu bir İngiliz oyunuydu biliyor musunuz? O tablo, bir harem tablosuydu. Haremi sergiliyordu ve o tablodaki kadınların tamamı yarı çıplaktı. O tablonun asıldığı duvarların büyük çoğunluğu salon duvarlarıydı ya da misafir odası duvarları. Yani insanların sürekli göz temasında oldukları, misafirlerini kabul ettikleri, erkek ya da bayan kim olursa olsun, gelenlerin doğrudan göz teması kurdukları bölmelere asılıyordu. İşte bugün subliminal mesaj deniliyor ya, alın size subliminal mesajın babası. Göz göre göre göre kanıksandı. O yüzden bizdeki en büyük eksiklik hayır diyebileceğimiz noktalarda sessiz kalmak ve hayır diyemeyen insanları da dışlamak. Sanat adına söylüyorum bunları. Yok mu? Var. Niye yetiştiremiyoruz? Çünkü ehemmiyet vermiyor. Bugün Sayın Cumhurbaşkanımızın iki-üç buçuk ay kadar önce yapmış olduğu özel bir toplantıda söylemiş olduğu bir cümle geldi kulağımıza. Kültür devrimi yapmamız lazım. Geç kaldık. Kültür devrimini yapanlar yaptılar. Bu ülkenin insanına vuracakların en büyüğü vuruldu maalesef. Bugün benim on bir, on yaşındaki çocuğumla altmış yaşındaki dedesi, nenesi Tiktok’ta, efendime söyleyeyim, o rezil ortamda video çekip takipçi kasmak adına bir şeyler yapmaya çalışıyorlarsa, kendilerini komik duruma hatta, rezil duruma hatta, onlar için bizim utanacağımız duruma düşürebiliyorlarsa, bu tür devrim çoktan yapılmış demektir. Hep böyle negatif tablolar mı, hep müspet olmayan menfi tablolar mı çizeceğiz? Görünen bu. Televizyonlarımızda yayınlanan dizilerden bahsettiğiniz bir tanesinin misalini vereyim. ‘’Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz’’ Gözünü kırpmadan çekiyor, dan dan dan adamı vuruyor. Masanın kanunu diyor. Seyrettim, oturdum özellikle seyrettim. Masanın kanunu diyor. Hiç gözünü kırpmadan ve burada Türk İstihbaratı da bu işe alet ediliyor. Vatanperverlik adına. O senaristlerin kafa yapısını çok merak ediyorum. Ne yiyorlar ne içiyorlar da böyle bir sonuca varabiliyorlar? Hayret! Hadi onu geçtik bir nebze kurtarır diyelim. Yasak elma denen bir dizi var bizim televizyonlarda hâlâ yayınlanan. Türk aile yapısını ikraza uğratan. Ben Tunuslu bir arkadaşla konuştum. Türkiye’de okumuş sonra Tunus’a gitmiş, Türkiye’nin şartlarını bilen. Tanıştık kendisiyle. Ya arkadaş, diyor sizin ailelerde hiç iş yapan olmaz mı? Hep yiyorlar, içiyorlar, birbirleriyle kavga ediyorlar. Birbirlerini nasıl kaldıracaklarını, entrikalarını planlıyorlar. Hiç bunların işleri güçleri yok mu? Ne yiyip ne içiyorlar? O parayı nasıl kazanıyorlar? Bir misal daha vereyim, bu soruyu kapatalım. Bir dönemde Dallas diye bir dizi vardı Türkiye’de. Tek kanallıyken televizyonlar. Dallas oynamaya başladığında kilitlenirdi her şey, dururdu hayat. İşin en acı tarafı daha sonra kardeş olduğunu öğrendiği bir kızla beraber olan çiftlik kahyası hikaye ediliyordu orada. Bunu benim genç kızlarım, genç erkeklerim aileler büyük bir merakla seyrediyorlardı. Ertesi gün iş yerlerinde, evlerde, özel ya da genel sohbetlerde dizinin kritiği yapılıyor, baştan sonra tekrar ediliyor, şu şöyle yaptı, bu böyle yaptı. Millet birbirini kötülemek istediği zaman Ceyar gibi adam demeye başladılar. Hakaret etmek istedikleri zaman Ceyar gibi adam demeye başladılar. İyiliğin simgesi Bobby oldu. Oysa benim kültüründe iyiliğin simgesi sahabe-i kiram efendilerimizin hayatlarında örneği çok olan güzel tavırlar, güzel davranışlar. Rehberleri kim? Önderleri kim? Peygamber (asm). Dolayısıyla bizim bu noktada çok çalışmamız lazım. Niye yetiştiremiyoruz? Niye geri kaldık? Geri kaldık değil de niye eksiğiz? Niye bu kadar sıkıntılıyız? Biz içimizde var olan sanatçılara gerekli değeri vermiyoruz. Sanat yaptığı için onları işlerinden uzaklaştırıyoruz. Ve konservatuarlarımızdan sanat atölyelerine kadar her yerde sadece günü kurtarmak adına adam yetiştiriyoruz. İdeal yok. Geleceğe ait ideal yok. Bu bir dava işidir. Bu davayı zerrelerine kadar hissetmesi lazım adamın ki başarabilsin. Belki bizden sonraki nesiller… Bilemiyorum. Ya nasip…

Hocam sanat noktasında geri kalmak kenara dursun belki de dünyaya sanatı öğreten bir medeniyetiz. Dediğiniz birçok hususta müzehhiplerimiz, mücellitlerimiz, hattatlarımız çok değerli eserler bıraktılar. Ancak şu an maalesef gitgide sayıları azalıyor onların da. İnsanlar son dönemlerde elle tutulan sanat eserlerine rağbetlerini onların yerine dijital şeylere yönlendirdiler. Artık dijital resimler var. Dijital tablolar var. Bu şekilde… El sanatları da aynı şekilde. Halı dokumacılığı, kilim dokumacılığı, çok güzel elbiselerimiz var geleneğimizde. Bunlara olan rağbet azaldı ve artık her şey bir tuşla gözümüzün karşısına geldiği için dijital noktada insanlar yüksek bir rehavete kapıldılar. Biz de Müslümanlar olarak bu alanlarda insanların gözüne hitap eden kötü ve sanattan uzak görüntülerin içerisine dalıp onlara güzel İslami, ahlaki, güzel görüntüler bırakmak bizim de yapabileceğimiz bir şey. Bu noktada dediğiniz gibi sanatçıların ümidi kırılıyor, desteklenmiyor. Bu noktada bir genç bunu izleyebilir konservatuvara gitmek isteyen ve sinema sektöründe tiyatro alanında bir şeyler yapmak için bir kıvılcım bekleyen bir genç olabilir. Onlara ne dersiniz? Belki de geleceğin bu noktadaki sinema sektöründe olsun ve diğer dijital içerik üretimi noktasında Müslümanların da tekrar dünyada dijital ortamı kastederek söylüyorum hocam dijital ortamda iyi değerlere yükseltebilecek gençlerin gelmesi imkânsız değil. Neler söylemek istersiniz son olarak?

Önce inanç. Müslümanları kastederek söylüyorum önce iman. Allah’a ve Resul’üne iman. Tarafsız iman, nedensiz, niçinsiz, ivazsız, garezsiz teslimiyet. Ben Müslümanım bu sanatı Müslümanca yapmalıyım. Önce bunu bir oturtacağım. Girdiği kabın şeklini alacak gevşek adamlar bu işi yapamaz. Ne yapalım yani çare bul? Hayır, yok öyle yağma yok. Sen öyle bir yetiş ki sen kendini öyle bir yetiştir ki alternatifin olmasın. Alternatifin olmadığı için seni seçsinler. İşte orada sen söylemen gerekeni söyle. Aleyhisselatü vesselam Efendimize diyorlar ki ‘‘Gel bu davadan vazgeç. Seni başımıza emir yapalım. Paraysa para, kadınsa kadın, imkansa imkân, yönetimse yönetim. Devlet Başkanlığı veriyoruz hepimizin başına emir. Ne istiyorsan, tanrılarımıza laf etme. Ne istiyorsan veririz. Ne diyor? Bir elime ay, bir elime güneşi verseniz vallahi ben bu davadan vazgeçmem. Önce bunu bir yerleştireceksin. Beşer nisyan ile maluldür. Hata yapabilir, günahı olabilir, eksikliği olabilir, yanlışı olabilir. Şeytan, Cenabı Hakka diyor ki senin kullarının sağından, solundan, önünden, arkasından yaklaşacağım ve onları senin yolundan uzaklaşacağım, azdıracağım, diyor. Cenabı Hak da buna karşılık diyor ki: ‘‘İzzet ve Celalime andolsun ki -Allah bu yemini çok nadir eder, Kur'an ı Kerim’de çok az yerde geçer.- İzzet ve Celalime yemin olsun ki tövbe kastıyla kapıma gelen, tövbe eden her kulumu ben de affedeceğim. Şimdi önce varlığımıza, imanımıza, tarzımıza, tavrımıza bir çekidüzen vereceğiz. Estağfirullah diyeceğiz, tövbe edeceğiz. Ondan sonra ne yapmak istiyoruz, kime ne anlatmak istiyoruz? Gençler bir kere kendi kültürünü, kendi dilini çok iyi bilmeyen asla tebliğ yapamaz. İnancının değerlerini, inancının ölçülerini kıstasını bilmeyen adam anlatamaz. Yaşamıyorsa anlatamaz. Aleyhisselatü vesselam Efendimiz yirmi beş yıl gibi kısa bir sürede bir cihan devleti kurdu. Kimle kurdu? Biz sahabei kiram dediğimiz zaman hep işte 50 yaşında, 45 yaşında, 60 yaşında adamlar tahayyül ediyoruz. Hayır, onun seriyyelerinde 11 yaşında çocuklar vardı. 10 yaşında çocuklar vardı. İki kardeş geliyorlar. Bir tanesini alıyor, diğerini almıyor. Ama diyor ben bunu güreşte yeniyorum ya Resulallah. Hadi görelim bakalım, diyor. Güreşin diyor. Abisini güreşte yendiği için onu da alıyor orduya. Orduya aldığı zaman kılıcı yerde sürünüyor. Beline taktığı kılıç yerde sürüyor. Şimdi bunu anlattığımız zaman ‘‘Oo ne kadar güzel habermiş. 10 yaşında çocuğu orduya alıyor, savaşa götürüyor.’’ Çok özür dileyerek söylüyorum. Mesele on yaşında çocuğun orduya alınması değil. Mesele ideal aşılaması. Senin 10 yaşındaki çocuğu markete gönderirken elli bin kere tembih ettiğin bir dönem, görmüyorsun. İdeal aşıladığımız zaman birdenbire değişiveriyor. Bir tane çocuğu çıkardılar. Şişirdiler de şişirdiler. Ukala, terbiyesiz, anasına hakaret eden. Bilmem ne kitaplarını okuyormuş. Ne oldu? Nerede o çocuk? Ben bizden misal vereyim. İbni Haldun dört yaşında Kuran ı Kerim’i ikmal diyor. 4 yaşında. Ebi Useybia diye bir alimimiz var bizim. Muhammed Ebi Useybia kendisi cüzzama karşı büyük başarılar elde etmiş. Sağlık noktasında göz ameliyatlarında ve tıp doktorlarının şeceresini çıkarma noktasında tarihin büyük isimlerinden birisi. Dört buçuk yaşında hafızlığını ikmal etmiş. İmamı Şafii 3 buçuk-dört yaşında hafızlığını ikmal etmiş. Ben dört yaşındaki çocuğun daha’‘Aa yürüdü, atladı, zıpladı. Benim çocuğum şöyle.’’ Bir misal vereyim bu gençlere. Okulda öğretmenin sana ne dedi diyorum çocuklara geldiği zaman? Ne dedi oğlum, bana söyle. Baba, öğretmenim bana şöyle yaptı. Hemen okula gidiyoruz. Öğretmenin yakasına yapışıyoruz. Bakın size bir misal anlatayım. Çocuk hafızlığa çalışıyor. 15 sahife ezberden veriyor. Başarılı bir şekilde gidiyor. Bir anda duruyor çocuğun başarısı. Önem vermemeye başlıyor dersi. Hocası şaşırıyor. ‘‘Evladım, ne oldu? Niye veremiyorsun sen? On beş sayfayı çok rahat okuyordun bana. Takılmadan gidiyordun. Az kaldı bitireceğiz. Çocuk söylemiyor önce. Daha sonra hoca ısrar edince: ‘‘Hocam, ben kursa gelirken yanından geçtiğim bir amber dükkanı var. Miskü amber satan bir amber dükkanı. Onun büyük bir camı var, kafama takılıyor. Acaba bu cam kırılsa nasıl ses çıkartır? Nasıl kırılır? Bu camın kırılması nasıl olur? O çok takılıyor kafama.’’ Diyor. ‘‘Öyle mi evladım? Gel benimle. Gel, göster bana. Gidiyorlar dükkâna. Dükkân sahibine diyor ki: Efendi, bu çocuk hafızlığa çalışıyor. Bu cam kaç para? -Ne alakası var diyor? - Hocam kaç para onu söyle! İşte 50 lira 100 lira. Tamam topla abi vitrini. Ben her şeyi yaptıracağım, karışma. Vitrini toplattırıyor. Eline veriyor kayayı. ‘‘Kır!’’ diyor. ‘‘Vur!’’ diyor tuğlayı. Kaldırıyor çocuk. Tamam, tuğlayı vuruyor. Hayretle bakıyor. Şangır şungur cam iniyor aşağıya. Hoca çıkartıyor. Camın parasını veriyor. Ustanın parasını veriyor. Temizlik parasını veriyor. Kardeş, hakkını helal et. Ben bu çocuğun hıfsına mâni olacak bir şeyi engelledim. Böyle hocaların yetiştirdiği gençler öyle alimler oluyor. O çocuk teslim olmuş, bizim gençlerimiz de teslim olmuş. Neye? İlme teslim olmuş. Ama doğru ilme. İmanın gereğidir bu. Okuyacak, okuyacak, okuyacak. Kendini geliştirecek. Beynini çalıştıracak, yetiştirecek. Sinemacı da olur, doktor da olur. Benim doktorlarım kaçıyorlar şimdi. Ülkenin dışına kaçıyorlar abi. Niye? Niye kaçıyor? Gidiyor orada garsonluk yapıyor. Yurt dışına gidiyor pompacılık yapıyor. Benzin pompacılığı yapıyor. Gidiyor orada, efendime söyleyeyim, mesleğiyle alakası olmayan işlerle uğraşıyor. Niye kaçıyor? Niye ben bugün beyin göçüne mâni olamıyorum? Çünkü can güvenliğini sağlayamıyorum. İlim güvenliğini sağlayamıyorum burada. Birikimini sergileyebilecek ortam oluşturamıyorum burada. Niye? Bunun çok büyük sebepleri var. Bir tanesini söyleyeyim. Bizim sağlık ocağında çalışacak hekim beş lira alıyorsa, bir yerden gelen doktor iki liraya çalışıyor. O da doktor, o da. O zaman benim sanatçım da kaçıyor dışarıya. Niye? Çünkü iş bulamıyor. Benden olanda kaçıyor dışarıya. Benden olan bakkal dükkânı açıyor. Adam tiyatro eğitimi almış yıllarca, konservatuvarlar. İdeali var adamın böyle çelik gibi iradesi var. İdeali var çıkıyor, mezun oluyor okuldan. Sanat yapacak. Öyle bir ket vuruyorlar ki adam çıkıyor belediyede çöp temizlikleri bölümünde, mezarlık işlerinde çalışıyor. Niye? Bu çocuk okula gittiği zaman, okulu bitirdiği zaman, nasıl para kazanacağını düşünüyor. Eskiden bize sorarlardı ne olacaksın diye; doktor, avukat, hakim. Şimdi soruyorum çocuklara da futbolcu olacağım, diyor. Önce bu ideal, hedef tutkusunu kırmanız lazım. Bu da doğru bir eğitimle olur. Çok büyük problemler var ya. Bu kadar kısa sürede, bunları konuşmak çok zor. Her gelen milli eğitim bakanı benim eğitim sistemimi allak bullak eder de değiştirirse, her gelen sağlık bakanı benim sağlık sistemi anlatmak kadar değiştirirse, ben bu ülkede genç yetiştiremem. İdealist adam yetiştiremem. Yetişenler kaçar. Fırsatını bulduğu ilk anda kaçar. Sistemi mi eleştiriyoruz? Evet. Ben elli yaşındayım. Elli ya da otuz-kırk tane eğitim sistemi denedi benim üzerimde. O çocuk ne yapsın? Üniversite talebelerinin büyük çoğunluğu ideal yoksulu olarak yetişiyor. Bir an evvel hayata atılıp maaşlı bir işe girmek, hele sırtını devlete dayanıyorsa, 657’ye tabi devlet memuru oluyorsa keyfe ma yeşa yaşıyorsa, hani nerede idealist genç? Nerede idealist halk? Nerede idealist vatandaş? Karnını doyuramıyor ki adam neyin idealini yapacak? Adamın yegane ideali evinde çoluğunu çocuğunu karnını doyurmak, kendi karnını doyurmak. Nasıl yetiştireceksiniz peki? Bir sürü problem var da bir kere devlet politikanız, eğitim politikanız, sağlık politikanız, birikim politikanız, sisteminiz, sosyal sisteminiz, sosyal adaletiniz, hukuk sisteminiz, bunların hepsi bir araya gelecek. Hepsi düzelecek. Ondan sonra... Bir de bunları düzeltmek için de o gençleri yetiştirmek lazım. En başta eğitim sistemini düzeltmek lazım. Benim öğretmenlerim eğer yarınını düşünerek… Ya Fatih kanunnamesi yayınlıyor. Benim müderrisim, benim öğrencim, öğrencim bir tek soğanı bile düşünmeyecek. Soğanı bile dert etmeyecek kendine, diyor, biliyor muydunuz? O yüzden otuz altın müderrisine, 15 altın öğrencisine maaş bağlıyor devletin parasıyla. Bugünün parasıyla bile devasa, düşünsene. 30 reşat altın maaşı. 7000 lira reşat altın, 21.000 lira maaş veriyor bugünün parasıyla müderrise. 15 altın, 105.000 lira öğrenciye maaş. Öğrenciye 105.000 lira burs veren yer var mı bugün Türkiye’de? Ama oradan Sahn-ı Seman’dan çıkanlar, o Fatih Medreseleri’nden çıkanlar, işte Enderun’dan çıkanlar devlet yönetiyor. Üç kıtaya nam salıyorlar. Efendim hamaset konuşmayalım, tarihle övünmeyelim. E neyle övüneyim ben? Örnek alacağım ben onu. Benim ecdadım bunu yapmış, başarmış. Bendeki eksiklik ne? Bendeki eksiklik; kendimden korkuyorum. Kişiliğimi kaybetmişim. Duruşumu kaybetmişim. Son bir soru size soruyorum. Dört etrafı sularla çevrili kara parçasına ne denir?

Ada.

Ada, evet dört etrafı düşmanla çevrili kara parçasına ne denir? Türkiye. Niye bizim gençlerimiz üzerinde plan yapılıyor? Niye yetişmeleri istenmiyor? Niye beyinleri iğdiş ediliyor? Anlama eşikleri 15 yaşın altına düşürülüyor, 10 yaşın altına düşürülüyor? Niye sürekli beyinle düşünmeleri engelleniyor? Sebep ne? Yetişmesin diye. İdealist olmasın diye. Ayağa kalkmasınlar. Yok mu? Var, yetişen var. Bu kadar umutsuzluğun içerisinde onu da söyleyeyim, elhamdülillah yetişen var. Gümbür gümbür geliyorlar. Belki 50 sene sonra, belki 30 sene sonra, biz göremeyiz belki. Var, Allah'ın izniyle. Öyle bir nesil geliyor ki inşallah sanatı da öne çıkaracak, efendime söyleyeyim, siyaseti de öne çıkaracak, adaleti de öne çıkaracak, eğitimi de öne çıkaracak. Onlar istemese de Allah nurunu tamamlayacak. İşte o gençlerle tamamlayacak. O yüzden çok çalışsınlar, çok okusunlar, kendilerini çok iyi yetiştirsinler. İnşallah gelecek onların omuzlarında yükselecek. Teşekkür ediyorum.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir