Yunus Emre’yi An(la)mak

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Dil ve medeniyetimizin manevi dinamiklerinden Yunus Emre’nin vefatının 700’ncü yıldönümü münasebetiyle ülkemizde 2021 yılı “Yunus Emre ve Türkçe Yılı” olarak kutlanacak. Bu vesileyle gözlerimizi yine asırlar öncesine ve asırlık çınar gibi derinlere kök salan medeniyetimizin asil taşıyıcıları olan ecdadımıza çevirdik. Onların, kültürümüzü kıtalar ötesine taşımasının arka planındaki manevi güç kaynaklarını araştırmaya başladık. Bir manada, son iki yüz yıldır Batı’ya çevrilmiş gözümüzü, gönlümüzü özümüze çevirdik.

Bizleri, sadece Müslümanların değil tüm mazlum dünya milletlerinin ümidi ve köklü bir medeniyet durumuna getiren unsurlar neydi? On dört asır önce kutlu topraklardan devraldığı mesajı ve kutlu sancağı altı asır şerefiyle taşıyan bizleri ayrıcalıklı kılan en önemli vasfımız “İ’lâ-yi Kelimetullah”ı yani tevhid inancını yüceltmek ve hâkim kılmak değil miydi? Bu bir cihad meselesidir. Ve cihad hiçbir zaman sadece kılıçla yapılmamıştır. Soğuk savaş dönemi sonrasında sıcak savaş yaşanmamasına rağmen bugün dünya devletleri arasında sanat ve edebiyat başta olmak üzere en büyük savaş kültür üzerinden devam etmiyor mu?

Ecdadımızın, fetih ruhuyla gittiği topraklarda hem cihat hem de adalet, huzur, barış, güven, ilim, kardeşlik ve hoşgörüyü de hâkim kılan bir gönül fethetme hareketiydi. Sadece silah ordusunun yeterli olmadığı, fetih sonrasında gönül erlerinin de sahada aktif yer almasıyla başarılabilirdi bu hareket. Babası Ertuğrul Gazi’nin vefatından sonra Osman Gazi, hocası ve kaim pederi Şeyh Edebali’nden aldığı manevi destek ile Osmanlı Devletini kurarken aynı asırda yaşayan Hz. Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli gibi erler hem gönülleri fethediyor hem de gelecek nesli sahip olduğu kutlu mesuliyete hazırlıyordu.

Bugün internet tarayıcılarına Yunus Emre ismini yazıp tarattığımızda O yüce şahsiyetin sadece Anadolu’da Tasavvuf ve halk şairi olarak gösterilmeye çalışılması, ona ve onu tanımaya çalışan gelecek kuşaklara yapılan en büyük haksızlıklardandır. O, yaşantısı ve kendine has tarzıyla tasavvuf edebiyatında öncü olmakla kalmamış; şiirlerinde işlediği dostluk, kardeşlik, barış ve sevgiyi en saf ve duru Türkçeyle hem derinlik hem de nakış inceliğiyle işlemiş, aynı zamanda hemen herkesin anlayacağı şekilde bizlere unutulmaz dersler de vermiştir.

Belki de yedi asırdır hala gönüllerimizde yaşıyor olmasının en büyük sebeplerinden birisi de, bu zaman boyunca arkasında hala doldurulamaz bir boşluk bırakmasıydı. 2021 yılı boyunca Yunus Emre’yi anmak çok güzel ama onu anlamaya yetmeyecekse bu yine nakıs bir durum olarak devam edecektir.

Yunus Emre, bazılarının ısrarla göstermek istediği gibi sadece bir şairse; her sene yüzlerce şiir kitabı çıkaran yayınevlerimizin önümüze getirdiği onlarca şair isimleri neden Yunus Emre’nin bıraktığı boşluğu dolduramıyor? Çünkü Yunus’taki gönül saflığından destek alan ve tefekküre iten derinlik, fesahat ve belagat yok.

Evet, Yunus Emre şiirlerini yazmak için defter karalamaya başlamadan evvel gönül beyazlatmayı tercih etmişti. Çünkü ağızdan çıkan sözün kulağa, kalpten çıkan sözün kalbe kadar ulaşacağını biliyordu. O hiçbir zaman gerek yaşarken gerekse vefatından sonra şöhret kaygısı taşımamıştı. O, basit ve yalın gibi görünse de Hâkk rızası için kalbine indirilen sözleri halka aktarırken kalbinden damıtılan en saf, en derin kelimelerle gönüllere tesir ediyordu. Sanırım bugünlerde bizlerin Yunus Emre’den alacağı en büyük derslerden biri konuşmak ve yazmak için ilk önce gönül saflığına ulaşmayı tercih etmemiz gerektiğidir. Eğer söylediğimiz sözün sadece satırlarda değil sadırlarda da yer almasını istiyorsak bunun bir tercih değil mecburiyet olduğu aşikârdır.

Peki Yunus Emre hangi eğitim merkezinde hangi hocanın rahleyi tedrisinde bu eğitimi almıştır? Tapduk Emre’nin dergâhında gönlünü saflaştırmak için hangi imtihanlardan geçmiş? Yıllarca odun taşıdığı dergâha getirdiği odunların kalem gibi dümdüz olduğunu fark edip sebebini soran dervişlere “Bu dergâhtan içeri odunun bile eğrisi giremez” cevabını vermişti. Dağdan kesip getirdiği odunlarda bile eğriliği kabul etmeyen Yunus Emre’nin, şiirlerinde neden eğri tek bir cümleye bile yer vermemesinin sebebi zannediyoruz yeterince anlaşılmıştır.

“Derviş Yûnus bu sözü eğri büğrü söyleme
Seni sîgaya çeken bir Molla Kâsım gelir”

Derken her ne kadar kendisi sözlerini en güzel ve dosdoğru şekilde söylese de arkasından yedi yüz sene sonra bile bir değil binlerce Molla Kasım’ın geleceğini işaret eder gibiydi.

Yunus Emre, Tapduk Emre’nin dergâhında seyr-i sülûk içerisinde yıllarca nefis mücadelesi yaparken en büyük hedefi; huzuruna varacağı en Yüce varlık olan Allah’ın karşısına saf ve her türlü kirden arınmış bir kalp ve kulluğunda samimiyet testini başarıyla geçmiş bir kul olarak çıkmaktı. Çünkü kalp saf ve temiz olursa sözler ve ameller de saf ve temiz olurdu. Bir küp ancak içindekini sızdırabilirdi. O halde önce kalp ile meşgul olmak gerekirdi. Öyle de yaptı.

Zor şartlarda dergâh hizmetlerinde nefsini terbiye etmek için en zorlu vazifelere talip oldu. Şeyhi tarafından bu samimi gayret taltif edildi. Yunus artık Yunus Emre oldu. Emre âşık demekti. O gerçek bir âşık olarak bu unvanı fazlasıyla hak ettiği için Takdir-i İlâhi, sözlerine hikmet ve bereket verildi. Yedi asır boyunca yaşayacak bir ab-ı hayat içmiş gibi…

Yunus Emre her şeyden önce bir kuldu. Peygamberine karşı samimi bir ümmetti. Şeyhine karşı sadık bir mürid ve teslim olmuş dervişti. Kendisi, elinden dilinden, gözünden emin olunan bir komşu ve Müslümandı. Demek ki her ne iş yapmaya kalkarsak kalkalım bize verilen manevi nimetlere şükredip hakkını vermeden başarılı ve ölümsüz olunamıyor. Yeryüzünde kimse tanımasa bile melekût âleminde “fenomen” olmanın, “popüler” olmanın yolu buradan geçiyor. Bizler yeryüzünde tanınır yazar, şair, sanatçı, mimar, mühendis olmak kaygısından melekût âlemindeki durumumuzu aklımıza bile getiremez olduğumuz için Yunus Emre’yi anlamak konusunda yetersiz kalıyoruz. Onu anlayamayanlar onu şiddetle tekfir ediyor, acımasızca eleştiriyordu. Kendisi sadece çağdaşlarına değil kendisinden asırlar sonra gelenlere bile en güzel şekilde cevap veriyor.

‘’Derviş oku uzak atar,
Hiç değmeden cana batar,
Gafil olma yırtar atar,
Hor görme gel dervişleri
Yunus der ki bu aşk geldi,
Ölmüş canım diri kıldı,
Senlik benlik dilde kaldı,
Görünce biz dervişleri”

Kadim medeniyetimizin manevi dinamiklerinden Yunus Emre’yi bugün anmamıza vesile olan en önemli vasfı, her şeyden önce onun bir âşık olmasıdır. Onun gibi olmayı başaramayan bizlerdeki en büyük eksiklik âşk duygusudur. Âşık olunca kaldırılması en güç yükler kolay olur.

Mâşuk varsa dağlar delinebilir, çöllerde divâne gezilebilir. Kimin ne dediğine bakmaksızın…

Yunus Emre de âşık oldu ve bütün gönüllerde en hâs köşelerde yerini aldı. 

Türkçeyi en sâde ve yalın anlatımla kullanarak, şiirleriyle bize dostluğu, barışı, kardeşliği, sevgiyi ve huzuru işleyen Yunus Emre, mutluluğu maddi varlıklara sahip olmakla yakalayacağını düşünenlere çok güzel dersler vermiştir. Arkasından gelen Molla Kâsım’lara aldırış etmeden, sözünü zamanın gerekleri bahanesine sığınarak eğri büğrü yollara salmadan… 

Yunus Emre olmak için kapılar hala açıktır. Hiç kapanmamıştı zaten. Sadece içeri girmek için derviş ruhlu, gönlü saf, insanlar arasında sınıf farkı gözetmeyen, makam, şöhret, zenginlik ve şehvet geçitlerini fire vermeden geçecek yiğitleri beklemektedir. Bu kapılardan geçmeyi başaramayanların isimleri, yüzlerce şiir ve nesir ile onlarca kitaplar içerisinde yer alsa da Yunus saflığını, derinliğini arayan gönüllerde ademe mahkûm olmaya ve unutulmaya mahkûmdur. 

Ne demek istediğimizi herkesin anlamasını beklemiyoruz. Sözlerimiz sadece Yunus namzetlerine ulaşsa bile kâfi gelecektir.

“Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi
Dilsiz kulaksız sözün can gerek anlayası”

Yunus Emre gibi olmak için, insanı, tabiatı sevmek, hoşgörüyü, dostluğu, iyiliği benimsemek gerekir. Yunus Emre olmak için ise, bir Tapduk Emre bulmak gerekir. 

Allah, bizlere ışıkları sönmek üzere olan Batı’nın, makyajları dökülmeye yüz tutmuş medeniyeti yerine kendi milli ve mânevi değerlerini sahiplenen ecdadımıza layık torunlar olarak tarih sahnesinde yerimizi almayı nasip etsin. Yunus Emre, Anadolu topraklarında yetişmiş, hem kişiliği, hem ahlakı hem de sanatıyla ismini altın harflerle kalplere yazdırmış parlak bir simadır. 

Nice Yunusları yetiştirmiş olan bu Anadolu toprakları, nadas süresini tamamlamış verimli bir arazi gibi yeni Yunus namzetlerini beklemektedir. Vesselâm…

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir