Yunus Emre’nin Rufailiği Üzerine

(Okunma Süresi: 5 dakika)

Mutasavvıf ve şair Yunus Emre, artık herkesçe malum ki Fuad Köprülü’nün ‘Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflar’ eserinden sonra, aydın/okur-yazar kesimin yoğun ilgisine mazhar oldu. Bilhassa Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Yunus Emre üzerine üst üste çalışmalar yapıldı ve her kesimden araştırmacı kendine göre bir Yunus Emre portresi çizdi [İleri okuma için: Beşir Ayvazoğlu / Yunus Ne Hoş Demişsin]. Tabii bu portrelerin ekserisi ideoloji güdümlü ve talihsizdir.

Mehmet Kaplan, Yunus Emre’yi parçalara bölen ve hümanist, komünist, melankolik, Hurufi, İsmaili ya da salt şair ve benzeri şeklinde yorumlara neden olan modern/seküler/ideolojik yaklaşımları reddeder ve “İslamiyetsiz ve tasavvufsuz bir Yunus olmayacağını, şairimizin bu bütüncül bakış ile değerlendirilmesi gerektiğini” söyler [İleri okuma için: Mehmet Kaplan / Yunus Bir Haber Verir]. Gerçekten de Yunus Emre’nin alemetifarikası olan mutasavvıf yönü uzun süre inkâr edilmiş (veya görmezden gelinmiş) ve Köprülü sonrası Yunus özellikle etnik ve seküler bir temele oturtulmak istenmişti.

YUNUS’UN TARİKATI NEDEN ÖNEMLİ

Mutasavvıf yönüne gerekli önem verilmemesi nedeniyle Yunus Emre’nin tarikatı hakkında da doyurucu tartışmalar yapıldığı söylenemez.

Tabii evvel bu tartışma ve sonucun neden mühim olduğunu açıklamak gerekiyor… Yunus Emre edindiğimiz son bilgilere göre 1240 doğumlu. [İleri okuma için: Mustafa Tatcı / Yunus Emre Divanı]. Türkiye Selçuklu Sultanlığı Yunus’un doğumundan üç sene evvel (1237’de) Babai İsyanı ve ardından gelen 1243 Kösedağ Savaşı nedeniyle oldukça zayıflamıştı. Konya’nın bu darbeler sonrası otoritesi sarsıldı ve iktidar merkezden çevreye dağıldı. Bu tabii beraberinde kaos ve ahlaki çöküntü de getirdi. Sezai Karakoç’un ifadesiyle, “Selçuklu ikindisinden sonra akşam çökmüştü. Haçlı ve Moğol, Oğuz Türklerinde metafizik yaraya neden olmuştu.” İşte Yunus böyle bir iklimde doğup büyüdü.

Ejder Okumuş, Yunus için “olağanüstü ikindilerin adamıdır” der. İster Sezai Karakoç gibi “avize yerde dağılmış ve hava kararmıştı” deyin, isterseniz de Okumuş gibi “olağanüstü ikindiler” ifadesini kullanın, 300 yıllık Selçuklu medeniyeti sonuna gelmişti artık. Yunus Emre dönemin metafizik çöküntüsünü, ruh yarasını ve kaosu şu cümlelerle açıklar: “Gitdi begler mürveti binmişler birer atı / Yidügi yohsul eti içdügi kan olısar”. Haramilik dört bir yandayken sahte hacı hocalar da türemiştir: “Fakîrler miskînlikden çekdi elin, Gönüller yıkuban heybetlü oldı / Peygamber yirine geçen hocalar, Bu halkun başına zahmetlü oldı”.

Sezai Karakoç’a yeniden kulak verecek olursak; yeni bir “diriliş” için evvel metafizik yaraların iyileştirilmesi gerekiyordu. İşte bu noktada başrolü ahi ve tarikatlar aldı. Tekke ve dergahlar çevresinde dağılan birliğin yeniden tesisine çalışıldı ve yeni bir “ahlak devriminin” tohumları buralarda atıldı. Her tarikatın bu prosese (Yunus’un deyimiyle “gönüllerin yapıldığı” sürece) dahil olma şekli ve kendine has bir usulü vardı, tabii yol bir’di. Dolayısıyla “Yunus’un tarikatı hangisi?” sorusunun cevabı bizi Yunus Emre’nin karanlık siluetine bir adım daha yaklaştıracaktır.

BEKTAŞİ ZANNEDİLİYORDU

Yunus Emre’nin tarihsel kimliği menkıbelerin gölgesinde kalmıştır [İleri okuma için: Mustafa Özçelik: Yunus Emre Menkıbeleri]. Dolayısıyla divanı ve öğütleri ile beraber bu menkıbelere dikkat kesilmek zorundayız… Post-modern tarih algısı modern tarihçiliğin aksine menkıbe ve edebiyata ifrat tefrit zaviyesinden yaklaşmaz ve bunların ardında gizlenen “tarihsel bilgiyi” bir arkeolog gibi kazıp bulmaya çalışır. Ama gene de tüm araştırmalara rağmen Yunus’un tarikatını belirleme konusunda büyük aşamalar kaydedildiği söylenemez. Çünkü neredeyse her menkıbede farklı bir tarikattan gösterilir Yunus. Bunlar arasında da en çok Hacı Bektaş-ı Veli Vilayetname’si ciddiye alınmıştır. Vilayetname’ye göre Yunus Emre ve şeyhi Tapduk Emre Bektaşidir. Vilayetname’deki himmet-buğday menkıbesi, evet, çok güzeldir (hatta en meşhur menkıbedir) fakat Yunus Divanlarında Hacı Bektaş-ı Veli adı hiç geçmez. Ki zaten o dönemde Bektaşiliğin henüz tarikatlaşmadığını biliyoruz.

Mevlevi kaynaklarına göre Mevlevi, Halveti ve Celveti kaynaklarına göre ise hem bir eski müftü hem de yukarı iller ile (Azerbaycan, Halvetiliğin doğduğu yer Gah buradadır) bağlantılıdır Yunus Emre. Tüm bunların ötesinde artık emin olduğumuz bir konu var ki Yunus’un Sünniliği: Divanında Hz. Ömer, Hz.Ebubekir ve Hz.Osman hakkında geçen müsbet ifadeler ile Karaman nüshasında “Sünni Müslüman kanını” övdüğü şiiri, bu konuda artık şüpheye yer vermez.

SiLSİLESİNE DAİR DELİLLER

Yunus Emre’nin Rıfai tarikatına mensup olduğu kanaatindeyim. Delil için önce divanına başvuralım: “Ol Seyyid Ahmed Kebîr müyesserdi ana nûr / ‘Iyâlleri cümle şîr ol hulkı merdân kanı” şeklinde Ahmed er-Rifâî’den bahseder ve tarikatı konusunda ilk ipucunu verir.

Tabii gene de buradan net bir sonuca varamayız. Çünkü bir cümle önce Mevlana’yı da benzer ifadelerle anmıştır. Burada durum karmaşık olsa da pes etmeyelim. Bakın Yunus, divanında, nasip aldıklarını teker teker sıralarken hangi adları anıyor: “Yûnus’a Tapdug u Saltug u Barak’dandur nasîb / Çün gönülden cûş kıldı ben niçe pinhân alam”. Yunus’un mürşidinin Tapduk Emre olduğunu biliyoruz… Nasıl? Gene divanından elbette: “Tapdug’un tapusında kul olduk kapusında / Yûnus miskîn çigidük bişdük elhamdüli’llâh”.

Şimdi bir soru daha soralım: Yunus’un şeyhi Tapduk ile beraber Saltuk ve Barak isimlerini bir silsile niyetiyle verdiğinden nasıl emin olabiliriz? Şimdi bu üç mürşidin birbirleriyle alakalarını inceleyelim: Saltık-name vasıtasıyla biliyoruz ki Sarı Saltuk Nallıhan’da Tapduk Emre’yi ziyaret etmiştir. Fakat bu ziyaret Tapduk Emre’ye özel değil, Anadolu’da gezerken uğramıştır diyelim. Barak ile Saltuk arasında bir bağ var mı, ona bakalım… Abdülbâki Gölpınarlı’nın eseri ‘Yunus Emre ve Tasavvuf’ta yer alan Barak Baba’nın sözlerinin şerhi bölümünden öğreniyoruz ki Barak Baba şeyhinin Sarı Saltuk olduğunu net ifade etmiştir: “Heyhate heyhut / Saltuk Ata miskin Barak”. Miskin düşkün demektir. Yunus’da da gördüğümüz gibi, mürşidinin yanında mürid kendisini miskin/çiğ/düşkün olarak ifade eder.

Yunus Emre’nin Tapduk ile, Barak’ın da Sarı Saltuk ile bağı açıktır. İşte Yunus Emre de şiirinde silsileyi Yunus, Tapduk, Barak ve Saltuk olarak verir. Sarı Saltuk’un tarikatını bizzat Saltık-name sayesinde biliyoruz (Saltık-name, Haluk Şükrü Akalın, sf 46). Burada geçen ifade tartışmaya kapalı şekilde Mahmûd Hayrânî adını verir. Elimizdeki verileri şöyle sıralayalım o zaman: Yunus Tapduk’un yanında miskindir. Barak ise Saltuk Ata’nın… Yunus bu üç ismin aslında bir silsile olduğunu hepsinden nasip aldığını söyleyerek ifade eder. Saltık-name’ye göre de Saltuk, Mahmûd Hayrânî’den nasip almıştır. Öyleyse şu: Yunus Emre – Tapduk Emre – Barak Baba – Sarı Saltuk ve Mahmûd Hayrânî.

RIFAİLİĞİNE DAİR DELİLLER

Sarı Saltık Baba ile mektuplaşmış da olan ve Tuffâhu’l-Ervâh ve Miftâhu’l-İrbâh’da hem Sarı Saltık hem de Şeyh Barak hakkında menkıbeler anlatan İbn Serrac, Mahmûd Hayrânî’nin tarikatının Rufailik olduğunu ifade eder [İleri okuma için: Necdet Tosun – Yunus Emre Rifai Hacı Bektaş Vefai].

Gerçekten de Tuffâhu’l-Ervâh ve Miftâhu’l-İrbâh, hem Sarı Saltuk hem de Mahmûd Hayrânî’nin Rufai olduğuna dair delillerle doludur [İleri okuma için: Tuffâhu’l-Ervâh ve Miftâhu’l-İrbâh, Kitap Yayınları]. Bir alıntıyla örnekleyelim:

“Bil ki, Şeyh Mahmud, Ümmü Abîde’ye gitti. Efendimiz Sultânü’l-Ârifîn Seyyidü’s-Sıddıkîn Ahmed b. Ebi’l-Hasen er-Rifâî’nin (Allah nûrunu takdis etsin, mezarını nurlandırsın) türbesinin karşısında durdu. Bu bekleyiş, kendisine seçkin bir hal açılıncaya, bol nasip ve pak talih gelinceye kadar ikisinin arasında vasıtasız bir şekilde sürdü. Ahmed er-Rifâî’nin (hasetçilerin ve muhaliflerin öfkesine rağmen Allah onun şanını yüceltsin) şerefli revakında vaktin sahibi de vardı. Şurası aşikârdır ki, Efendimiz Şemsuddin Ahmed elMustacil (r.a.) zamanının gavsıydı. Şeyh Mahmud’un velîliğe ulaştığı ve keramet nurlarının yayıldığı zaman Şeyh el-Mustacil ona bir adam gönderdi. Adam şeyhe şöyle dedi: ‘Nasibinden bize ne bıraktın?’ Şeyh cevaben: ‘Dörtte bir.’ veya bu anlamda bir söz söyledi. Denilir ki ‘Şayet böyle demeseydi nasibinin hepsi gidecekti.’ Şeyh Mahmud onun halini kesin olarak kabul etti ve Şeyh’te iyi tesirler bıraktı. Sonra Şeyh Saltuk onun yoldaşı oldu, ondan nasibini aldı ve zamanının seçkinlerinden oldu.” [İleri okuma için: İbnü’sSerrâc’a Göre Sarı Saltuk]

AYNI YOL’UN YOLCULARI

Yunus Emre’nin tarikatına dair yorum yapabilmemiz için ortada olan bütün deliller, aslında açık şekilde Rufailiği işaret eder. İbnü’sSerrac, Rufai dervişlerini ‘müvelleh’ yani Allah aşkından şaşkına dönmüşler olarak tanımlar. Yunus’un da dediği gibi: Giderem ‘aklum başumdan şaşuban / Yanaram ‘ışkun odına düşüben”. Yunus, rufai tarikatına mensup bir müvelleh derviştir. Seyyah İbn Battuta’dan Rufailerin zaten 13 ve 14.yy’da Anadolu’da bir hayli yaygın olduklarını görüyoruz. Biz iş bu gözlemden yola çıkarak diyebilir ki Rufai müvelleh dervişler 13.yy sonu itibarıyla Anadolu’daki “metafizik onarımında” etkin rol oynamışlardır ve Yunus Emre de bunların başında gelir.

Rufai dervişi Yunus Emre, tıpkı şeyhinin şeyhi Barak ve onun şeyhi Sarı Saltuk gibi gazaya önem veren bir Türkmen atası olsa gerektir. Yoksa Yunus’u duvar dibinde oturup el etek çekmiş bir melankolik mi sandınız.

Gene divanına başvuralım öyleyse: “Benem sahib kıran devrân benümdür, Benem key pehlevân meydân benümdür / Harâmîden benüm korkum kayum yok, Bu zûr u bu kuvvet Hak’dan benümdür / Ebu Bekr ü ‘Ömer ol dîn ulusı, ‘Aliyy-i Murtaza ‘Osmân benümdür / Topı kim alısar çevgânumuzdan, Bu çevgân topıla meydân benümdür”. Meydan okumayı görüyor musunuz? Bilhassa Sakarya nehri civarındaki Türkmen gazilerin tekke civarlarındaki eğitimlerinde (ya da seyr u suluk demeli) Yunus nefeslerinin tesiri büyük olsa gerektir.

Sonuç ne olursa olsun, Yunus’a hangi tarikattan desek de, esas değişmemektedir: 13.yy’ın tarikatlar eliyle bir “Muhammedi devrime” ve “yeniden dirilişe” sahne olması… Mesele budur.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir