Yunus Emre’de Aşk Kavramı

(Okunma Süresi: 4 dakika)

“Aşksız âdem dünyâda belli bilin yok durur
Her biri bir nesneye sevgisi var âşıktır.”
(YUNUS EMRE)

Yunus Emre’nin tasavvuf yahut vahdet-i vücûd anlayışının temelini ve esasını ise aşk kavramı oluşturur. Zira biraz sonra söz edilecek olan dört kapı kırk makamdan geçerek vahdete (birliğe) ulaşma ve bunu sağlayacak iman, ibadet ve ahlâk esasları da doğrudan aşkla ilgilidir. Zira “Miskin Yunus, zehr-i katil aşk elinden tiryâk olur/İlm ve amel zühd ve tâat pes aşksız helâl olmaya” beytinde söylediği gibi aşk yoksa ne inanmanın ne ibadetin ne de ahlâkî uygulamaların bir manası ve değeri olmayacaktır.

Yunus Emre’de aşk kavramı zaman zaman “sevi”, “sevgi” ve “muhabbet” olarak da karşımıza çıkar. Bunu aşkla ilgili diğer kavramlar olarak “âşık” ve “mâşûk” kavramları tâkip eder. Öyleyse söze bu kavramların mânâlarıyla başlamak gerekir. Aşk; “Bir kimse veya bir şeye karşı duyulan çok kuvvetli sevgi ve bağlılık, aşırı muhabbet” anlamına gelir. Âşık ise; “Bir şeye veya birine karşı aşırı sevgi duyan kimse, tutkun, meftûn” demektir.

Karşı cinsten birine gönlünü kaptırmış kimse de aynı sıfatla anılır. Mâşuk da; “aşkla sevilen, âşık olunan kimse” anlamına gelir.

Dîvan şiiri örneklerinde de gördüğümüz gibi aşk, hem gerçek hem de mecâzî anlamı olan bir kavramdır. Mecâzî aşk, karşı cinse yahut dünyevî bir varlığa, şeye karşı duyulan sevgidir. Fakat bu sevginin muhatabı fânîdir yâni gelip geçicidir. Hakîkî aşk ise Allah’a yâni fânî olmayana, insanı ve bütün varlıkları Yaratan’a, kimi seversek sevelim içimize bu duyguyu koyana karşı duyduğumuz sevgidir.

İnsana düşen, her şeyden önce içinde böyle bir duyguyu hissetmesi ve yaşamasıdır. Bu sevgi, başlangıçta bir insana yahut başka bir şeye yönelik olarak kendini gösterebilir. Ama bu duyguda derinleşen işin sonunda bu sevgisini asıl sahibine yani Yaratan’ına, Hakk’a çevirecektir ki buna da hakîkî aşk denir. İşte Yunus, mecâzî aşkı hakîkî aşkın köprüsü olarak görmektedir. Ona göre dünyevî aşk, mecâzî ve tabiî aşk; Allah aşkı ise hakîkî ve rûhânî aşktır. Yunus bu iki aşkın hallerini “Leylâ’dan Mevlâ’ya” yöneliş olarak açıklar.

Yunus Emre, Mecnûn’un sonunda Leylâ’ya olan ilgisinden kurtulduğunu ve mecaz köprüsünü geçip hakîkati bulduğunu “Yürü Leylâ ki ben, Mevlâ’yı buldum/Leylâ Leylâ derken Allâh’ı buldum” şeklinde açıklar.

Yunus Emre’nin aşk üzerinde bu kadar durmasının sebebi, tasavvuf anlayışına göre yaratılışın aşkla olmasıyla ilgilidir. Cenabı Hak, kâinatı aşkla yaratmıştır. Ayrıca bu duygu kişiyi olgunlaştırır, kötü huylarını ortadan kaldırır, fedâkârlık, çıkarsızlık, iyilik gibi duygularını besler, geliştirir. O yüzden Yunus, aşksız kişiyi “Kuru odun”a benzetir. Kuru odunun ne yaprağı, ne çiçeği ne meyvesi olur. Aşksız insan da tıpkı onun gibidir. Bu yüzden tek başına mecâzî aşk bile çok önemlidir. Son durak olan hakîkî aşka ulaşmak ise niyet, çaba ve nasip meselesidir.

Yunus’un şiirlerinde aşkı “îmân” mânâsında da anlayabiliriz. O, bu imandaki samimiyeti, coşkuyu, heyecanı belirtmek için aşk kelimesini tercih etmiş görünmektedir. Nitekim “âşık” ve zaman zaman kullandığı “aşk eri” ifadesini de “mü’min, Allah’a samimiyetle ve muhabbetle bağlı olan ve O’nu sadece Allah olduğu için seven kişi” manasında kullanmaktadır. Somutlaştırarak söylemek gerekirse, gölge asıldan ayrılınca var olmaktan çıkar. Dalından düşen meyve çürür ve kurur. Bunun gibi kendi varlığını Allah’a âit göremeyen insanın hâli de böyledir. Bu yüzden bütün insanlar, ruhsal huzur için bir yaratıcı fikrini kabul edip ona inanma gereği ve ihtiyacı duymuşlardır. Sadece bu yaratıcıyı algılama şekilleri farklı olmuş ama mutlaka bir inanç içerisinde bulunmuşlardır.

Yunus Emre’de işte böylesine samimî, coşkulu bir Allah inanışı vardır. Bu inanış dolayısıyla kendini
O’nun rûhundan bir parça olarak görür. Yani Allah, insanı yaratırken ona kendi ruhundan üflemiştir. Bu ruh bir bedene bürünerek dünya hayatımız başlamıştır. Bu anlayışa göre; ruh bedenden ayrılacak, beden ölümlü olduğu için çürüyüp yok olacak, ruh ise ölümsüz olduğu için Allah katına
yükselecektir. Bu yüzden aşk, maddî olmaktan öte ruhsal bir kavramdır. Elle tutulmaz, gözle görülmez; ancak söz ve davranışlarla ortaya konulur. Asıl yurdu ise insan gönlüdür. Çünkü Allah, orada tecellî eder. Orası Yunus’a göre “Çalab’ın tahtı”dır. Yunus’ta aşkın bu kadar önemli görülmesi ise bu kavramın gerek Allah’a ulaşmada gerekse iyi bir mümin olarak yaşamada hemen hemen tek yol olmasıyla ilgilidir.

Yunus Emre’nin bu kavramı böyle görmesi elbette Kur’ânî bir temele dayalıdır. Denilebilir ki onu böyle düşündüren “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.” (Mâide, 54.) âyetidir. Şüphesiz bu kavramla ilgili başka âyetler ve hadisler de bulunmaktadır. Meselâ konu ile ilgili bir hadis şöyledir: “Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imânın tadını tadar: Allah ve Resûlü’nü herkesten fazla sevmek, sevdiğini Allah için sevmek, Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.” (Buhârî, Îmân 9, 14; Müslim, Îman 67.)

Burada hadîsin ilk kısmında yer alan Allah, peygamber sevgisi ve sevdiğini Allah için sevmek ifadesi Yunus Emre şiirlerinin esasını oluşturur. Bunu anlamak için “Yaradılmışı severiz/Yaradan’dan ötürü” mısraını hatırlamak yeterlidir.

Burada aşkın yahut sevginin/muhabbetin neden bu kadar önemli görüldüğünü, aşkın özelliklerinden ve neticelerinden bahisle de söylemek gerekir. Yunus Emre anlayışında aşk insana verilen en kadîm nimettir. Onun kişiye kazandırdığı coşkunluk, imanda samimiyeti sağlar. Kişiyi maddî âlemden metafizik âleme taşırarak ilâhî gerçekliği ve güzelliği daha iyi anlamasını mümkün kılar. Kişinin her şeye Hak nazarıyla bakması ancak aşkla mümkündür. Zîrâ “Âşıkların gönlü gözü mâşuk”ladır. Yine sırların bilinir hâle gelmesi de aşkla olur. Yunus’un “Sırrı ayân ister isen gel aşktan oku bir sebak” demesi bu yüzdendir. Hele onun imanla aşk arasında kurduğu şu bağlantı meseleye başka bir boyut kazandırır: Ona göre aşksız iman bir kez daha belirtelim ki taş yahut kuru odun misâlidir. O bu durumu “Kur’ağacı niderler, kesüp oda yakarlar/Her kim âşık olmadı benzer kuru ağaca” şeklinde belirtir.

Bu bağlamda şunu da dikkate almak gerekir. Yunus’a göre yeryüzünde aşksız âdem yoktur. Olamaz da. 

Ne var ki kime âşık olunduğu yani mâşûkun kim olduğu burada önem taşır. Onun ifadeleriyle söyleyecek olursak: “Aşksız âdem dünyâda belli bilin yok durur/Her biri bir nesneye sevgisi var âşıktır.” Buna göre kişiye düşen neyi/kimi sevdiğini iyi bilmesidir. Burada “kendine lâyık olanı” seçmesi kula düşen bir görevdir.

Yunus, bu durumu “Çalab’ın dünyâsında yüz bin türlü sevgi var/Kabûl et kendözüne gör hangısı lâyıktır.” sorusuyla belirtir. İnsan, bu seçimi yaptıktan yani “aşk ile biliş” olduktan sonra fânîlikten ebedî oluşa yönelir. Bedeni ölümlü olsa bile rûhunun ölümsüz olduğunun farkına varır. Bu cân’ı bulmaktır: “Aşk ile ister idik yine bulduk o cânı/Gömlek edinmiş giyer sûret ile bu teni” Öyleyse önemli olan ten değil can’dır.

Aşkın insana asıl kazandırdığı şey ise kişiyi ikilikten kurtarıp birliğe, bir olana yöneltmesidir. Zira biz dünyaya gelirken asıl vatanımızdan ayrı düşen gurbetzedeleriz. Buradaki bütün hikâyemiz Allah’a vuslatla gerçeğe dönüşecektir. Ölüm, bu noktada korkulacak bir durum olmaktan çıkar. Çünkü “Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil”dir. Yahut “Âşık öldü deyû salâ verirler/Ölen hayvân durur âşıklar ölmez.” Tevhîd işte bu noktada önem kazanır. Allah’ı sevmek; hem varlığımıza anlam katmak, hem O’ndan gayrı sevgi ve ilgilere gönlü kapatmak hem de ölümsüzlüğün sırrına ermektir. Bu başarıldığında dünyanın hiçbir şeyi gerçek bir değer taşımaz.

Böyle bir durumda kişi Yunus diliyle söyleyecek olursak ne varlığa sevinecek ne yokluğa yerinecektir. Onun tek dileği Allah aşkı ile mutlu olmaktır. “Bana seni gerek seni” demek bu manada Allâh’ın dışında herşeyi yok hükmünde görmek demektir.

Allah’ı sevmek ise her şeye sevgi penceresinden bakan bir göze sahip olmak manasına gelir. Bu göz, Yunus’a göre “baş gözü” değil “can gözü”dür. “Yunus imdi sen Hakk’a ir dün ü gün gönlün Hakk’a vir/Gönül gözi görmeyince bu baş gözi görmeyiser” beyti hakikati gösterecek gözün “can gözü” olduğunu söyler. Bu göze sahip olan her yerde ve her şeyde sâdece Allah’ı görür. O’nun tecellîleriyle tanış, biliş olur.

Sonuç itibariyle şunları söyleyebiliriz: Yunus Emre divanının anlam dünyasına girebilmek için anahtar kavramlar, aşk, âşık ve mâşuk kavramlarıdır. Zira varoluş bilgisinin anahtarı bunlardır. Eğer bu kavramlar hakiki manasıyla anlaşılabilirse Yunus’un aşk yâni sevgi ve muhabbet kavramlarını neden baş tâcı ettiği, şiirlerinde neden bunları daha çok ele aldığı daha iyi bilinmiş, anlaşılmış olacaktır.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir