Sıradaki içerik:

Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Vefatı

e
sv

Yola Revan / Belgrad Firdevs Ağaoğlu

avatar

Firdevs Ağaoğlu

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Sırbistan’ın başkenti Belgrad’dayız bu ay.  1521- 1867 yılları arasında Osmanlı egemenliğinde kalan şehir, 1867’den sonra farklı yönetimlerden geçmiş, 2006’da Sırbistan’ın kurulması ile Başkent olmuştur.  Ülkenin en büyük ve en kalabalık şehri olan Belgrad Sırp milleti için çok büyük öneme sahiptir. Birçok döneme ait tarihi eserler şehirde boy boy görülse de içlerinde sınırlı sayıda Osmanlı eserinin kalması gezerken içimizi burkmaktadır.  Şehrin merkezi çok hareketli, kalabalık ve seslidir. Zamanın hızlı aktığı sosyal etkinliklerin bolca olduğu, geceleri uyumayan şehirlerden biri bu şehir. O zaman yavaş yavaş şehrin içine doğru girelim.

Cumhuriyet Meydanı dedikleri ve ülke için siyasi açıdan da büyük öneme sahip olan büyük meydandan başlayalım. Birçok devlet binasının da bulunduğu bu büyük kavşak Belgrad’ın kalbidir. Bu kavşaktan dağılan damarlar ile şekillenir şehir. Meydandan düz gidildiğinde trafiğe kapalı çarşısı Knez Mihailova Caddesi başlar. Burası düzenli ve uzun bir cadde ve kenarında dükkân ve alışveriş merkezlerinden oluşan canlı bir çarşıdır.

Giyimden, yeme-içmeye, hediyelik eşyadan kitaba her türlü şeyin bulunduğu bu çarşı turistlerin ve şehir halkının en çok zaman geçirdiği yerdir şüphesiz. Çarşıda birkaç tane Türk Kafe ve Restoranı bulunmaktadır. Yemek konusunda hassas davrananların burada yeme ve içme için mekân seçerken çok titiz davranmalarını, özellikle araştırma yapmalarını tavsiye ederiz.

Şehrin en güzel noktalarından biri Şüphesiz Sırpların Kalemegdan diye adlandırdıkları Belgrad Kalesi’nin meydanıdır. Bu kale nice savaşlar geçirmiş, bağrında nice yiğitler eritmiş, her savaşta diğer tarafın kalesi olmuş, el değiştirmiş, yıkımlar, tadilatlar, eklemler… En sonunda turistler için uğrak mekânı olarak yılların kanıtı gibi dimdik kalmış. Kale daha içine girmeden “kimler geldi kimler geçti ama ben yüzyıllardır buradayım” diyor. “Milletler geçer, devletler geçer, nice savaşlar geçer de ben kalırım” diye haykırıyor.

 

 

 

 

 

İçine girip de ilerledikçe, hele ki  en ucundan Şehre üstten baktığınızda ne kadar haklı olduğunu anlıyorsunuz. Şehrin sağ ucuna doğru gittiğinizde ise damarlarınızdaki kanı kıskandıracak iki nehir manzarası selamlıyor sizi.

Birbirini kucaklan iki nehir ve havzası sizi de kucaklıyor. Biri ciğerimizin köşesi Tuna biri de onun kardeşi Sava. Kale yine fısıldıyor kulağınıza bu havzanın bir kardeşi de benim, zira her şey değişti de biz üçümüz hiç değişmedik hiç de vazgeçmedik bu topraklardan, buraların esas sahipleri biziz diyor, hepiniz geçicisiniz. Şehre kalenin içinize içinize işleyen iğneli sözleri eşliğinde iniyorsunuz. Kaleden şehre doğru giderken 1800’lü yıllarda yapılmış tipik Barok mimaride binaların olduğu sokaklardan geçiyorsunuz. 1800’lü yılların sonuna doğru Osmanlı eserlerinin yıkılıp, yerine Barok tarzı binaların yapıldığını belirtmemize gerek kalmıyor, çünkü sokakları durumu anlatıyor. Zira 3 asrı aşkın Türk hâkimiyetten kalan hiçbir bina göremiyorsunuz..

Evet, ne yazık ki şehir Osmanlı egemenliğinden çıktıktan hemen sonra reform ve Rönesans akımlarından da etkilenerek Batı tarzı mimarilerle donatılmış. Bu eserlere ise sahip çıkılmış ve korunmuş. Şehir elinden gelse Osmanlı dönemini tamamen silmek istemiş sanki. Aynı şekilde yaşantılarında ve kültürlerindeki Türk- Osmanlı etkilerine de pek sıcak bakmıyorlar. Fakat Türkçeden en çok kelime geçen dillerden biri aslında Sırpça, “KaleMegdan” ismi aslında bunun en bariz örneği.

 

 

 

 

Bir efsane anlatılır; bir Sırplıya “Sizin dilinizde çok fazla Türkçe sözcük var” deseniz yüzünü buruşturur ve size “yog valla” diye cevap verir. Sanırım mevcut durumu çok iyi anlatmakta. Tarihi eserler yönünden baktığımızda ise Osmanlı eserlerinden sadece Bayraklı Camii ayakta kalabilmiş. Cami 1575 yılında inşa edilmiş, 1867’de Sırbistan’ın Osmanlıdan ayrılması ile Müslüman tebaaya tahsis edilmiştir. 1894-1895 yıllarında Abdülhamit Han tarafından tadilat ettirilmiştir. 2004 yılında Kosova olaylarından dolayı Sırplar tarafından yakılmıştır. Daha sonra tamir ettirilen Caminin güvenliğine daha özen gösterilme başlanılmış. Çünkü Sırpların içinde bazı gruplar ırkçılıkta çok aşırıya kaçabilmekteler.

Belgrad’ın cadde ve sokakları 1800’lerde geziyormuşsunuz izlenimi vermekte. Binalarına sahip çıkıp, iyi bakmışlar. Şehrin önemli noktalarına ve tarihi eserlerine göz atarsak; Meşhur Yeşil Kubbesi ile Aziz Sava Kilisesi, Taş meydan ve gösterişli St. Mark’s Kilisesi, şehrin bohem hayatını yansıtan Skadarlija Caddesi,  Ulusal Meclis Binası, Tesla Müzesi, Yugoslav Tarihi Müzesi, Sırbistan Ulusal Müzesi, gezilip görülmesi gereken yerleridir. Özellikle Tesla Müzesi’ni görmenizi tavsiye ederiz. Sırplar ve bilim tarihi için önemli bir bilim insanı olan Tesla’nın buluşlarının bulunduğu bu küçük müze görülmeye değer. Bir diğer müze ise bu topraklar için büyük öneme sahip eski Yugoslav lider Tito’nun anıt mezarının da bulunduğu Çiçek Evi ve Yugoslav Tarihi Müzesi. Aynı bahçe içerisinde gezilebilecek bölgenin tarihini ve çok çalkantılı dönemler olan Yugoslavya ve Tito döneminin izleri ile farklı bir deneyim sağlıyor. Yugoslav döneminin gelişimlerini, Tito için önemli eşya ve anıların gösterildiği bu iki güzel Müzeyi de görmenizi tavsiye ederiz.

Balkanlarda yüzlerce akarsu vardır, onlarca ırmak. Balkan şehirlerini anlatırken şehrin tam kalbinden geçip gönlümüze işleyen nehirleri uzun uzun anlattım sizlere. Ama Tuna Nehri denilince her Türkün boğazında, asırları aşmış bir çağlayan düğümlenir.

Tuna dedi mi gözden gönle nehirler akar, Tuna bizim vazgeçemediğimiz içimizde hâlâ gürül gürül akan bir yara gibidir. “Tuna Nehri Akmam” der ama içimize içimize akar bu şehirde. KaleMegdan’dan Tuna’ya bakıp iç geçirmek belki de şu şehirde en çok işinize işleyecek eylemdir. Tuna havzasının yeşilinin içinde geçmişinizi ararsınız. Sava ile Tuna’nın kardeşliğini izlerken içinizi acıtan bir çağlayan gürül gürül akar. Tarihin tanığı olan Sava, Tuna ve bu aksi Kale eşliğinde bin bir duygu karmaşası ile mahzunlaşır, coşar, üzülür şaşırır ve sessizleşirsiniz. Tarihin sancılarını, yıkılmış Türk eserlerin yaslarını tutarsınız. Tuna dersiniz. Canım Tuna biz sendeniz, sen hâlâ bizden… Bu duygu karmaşasını en iyi usta kalemi ile Recep ŞEN özetlemiş.

“Ellerimde serpildin sen ki ey nazlı Tuna!
Ta Orhun’dan bugüne söylenen destanlarla…
Türkülerimi sende yıkadım da söyledim,
Atıma su içirdim, kenarında eğledim.
Akıncı sayılmazmış sende abdest almayan,
Kıyında nefeslenip, iki rekât kılmayan…
Plevne yara sende, Viyana yastır bende;
Yüzündeki yılların hüznü mirastır bende

(Recep ŞEN-  Dilhâne Dergisi / Sayı 35)

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.