Sıradaki içerik:

Demir Yaylı Dukak ve Kör Derviş

e
sv

Yanımdan Geçip Giden Kimdi?

avatar

Naif Karabatak

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Hava o kadar soğuktu ki, bana sarılan paltoma kayıtsız kalmamış, ben de ona sıkı sıkıya sarılmıştım. Ağzımı ve burnumu atkımla koruma altına almış, nadasa bırakılmış tarlaya dönen başımı da bereyle kapatmıştım. Aynaya bakmadım ama sanırım sadece gözlerim ortadaydı ve onu da fırtınanın şiddetinden korumak için olabildiğince kısmıştım. Hava soğuk olunca dışarıda gezen insan sayısı daha az olur sanıyordum ama herkes benim gibi tir tir titremiyor, don gömlek değilse bile insanlar “normal” giyiniyor, ben anormal giyinmeyi sürdürüyorum. Cağaloğlu’ndan aşağıya doğru saptım, Eminönü’nden Galata köprüsüne geçtim. O soğukta kısmetini arayan “amatör balıkçılar”a takılmak isterdim ama hiç havamda değildim. En iyisi Karaköy’e geçmek, Ada Han’da Ömer’in bir çayını içmekti…

Ben sıcak çayın hayalini kurarken yanımdan geçip giden hanım kıza gayri ihtiyari selam verdim. Yoksa sadece başımı mı salladım, gözümle mi selam verdim orasını tam bilmiyorum ama sanırım aynı şekilde başıyla ilk selam veren oydu.

Yoksa gözleriyle de mi selam verdi, bilmiyorum. Soğukta düşünmekte zor oluyor mu bilmiyorum ama yanımdan geçip giden kadını bir türlü çıkaramadım. Tanıyordum, orası kesindi. Ee burası bizim memleket değil, gurbet eldeyiz, öyle çok tanıdık da olmaz ama ben bu yüzü bir yerden hatırlıyorum ama nereden? Hem üşüyorum, hem düşünüyorum. Yani ben ikisini birden yapıyorum. Üşürken düşünmek, düşünürken üşümek pek kolay değil. Ama Descartes, “Düşünüyorum, öyleyse varım” demiş, “Üşüyorum, öyleyse varım” diye özlü bir söz söylememiş. Bu ikisi ve bu ikisi arasında ortaya atılan tüm iddialar yersizdir, gereksizdir, lüzumsuzdur.. dı dı dıdı… Neyse ben bu hanım kızı bir yerden hatırlıyordum. Hani kadının sadece yüzü görünüyordu. Tamam, insanların yürüyüşü de tanıdık gelirdi, bakışı tanıdık gelirdi, hatta gülüşü, konuşması, ses tonu, mimikleri… Her insanı, diğer insandan ayıran yüzlerce farklı özellik vardı. Aynı gibi görünebilirdi ama dikkat ettiğinizde aynı olmadığını anlardınız. Bu bazen konuşma olur, bazen konuşmaya destek sağlayan el hareketi, yüz mimiği, kaş ve göz oynatması veya bakışlar. Derin bakışlar, anlamlı bakışlar, anlamsız bakışlar, boş boş bakan gözler, aptal aptal bakan yüzler. Daha da ilginci sesin tonu, rengi, ağızdan çıkışı, kulağa gelişi, titremesi, düzgün akması.. Hepsi bir insanı, diğer insandan ayıran özelliklerdendir.

Birimizi bir diğerimizden ayıran yüzlerce farklılık ve yüzlerce şahsına münhasır tavır ve davranışlar vardır. İşte kafamızda yer eden asıl bunlardır. Yoksa hepimiz beyazız. Siyah olsak “ırkçılığın ne menem bir şey” olduğunu bizzat yaşayarak öğreniriz ama hepimiz beyazız. Çocukluğumda Çinlilerin hep birbirine benzediğinden çok emindim.

Hani Çinlilerle oturup suşi yemişliğim yoktu ama Bruce Lee’nin filmlerinden çok iyi bilirdim ki, hepsi çekik gözlüydü ve hepsi de birbirinin tıpkısının aynısıydı. Hatta gözlerinin çekikliğini, Chopsticks denen çift çubukla pirinç pilavı yemelerine borçlu olduklarını düşünürdüm. Değil mi ya, biz bir kaşıkta yediğimiz pirinç taneciklerini, onlar kaç çubuk darbesinden sonra midelerine götürüyorlar ve o güzelim gözleri kısıldıkça kısılıyor. O kadar kısıyorlar ki, Çinli mi oldukları, Japon mu olduklarını, hatta Koreli mi olduklarını bile zaman zaman karıştırıveriyoruz. Tabii ki sadece benim çocukluğumda Çinliler bir birine benzemezdi, tarih boyunca benzerdi ve bu benzerlikleri sürüp gidiyor. Demem o ki, “Bu Çinlileri bir birinden nasıl ayırıyorlar” sorgusunun aynısı bize de sorulmalı, “Bu beyazları bir birinden nasıl ayırıyorlar?” denmeli! İstisna hariç herkesin yüzü var, yüzünde iki göz, bir burun, bir ağız ve iki kulak var. Kaşlar, kirpikler, bıyık vb gibi özelliklere de baktığınızda, saçı veya sakalı da eklediğinizde her insan “bir birine benzer” olması gerekir ama değil. Çünkü her insanı, bir diğerinden ayıran özellik, güzellik veya çirkinlik değil, aklınızda bıraktığı izdir. Sizde bıraktığı etkidir, tepkidir. Sevgidir veya nefrettir ya da hiç umursamamadır. Bu soğukta bu kadar şeyi nasıl düşündüm bilmiyorum. Çünkü soğuk gittikçe iliklerime işlemeye başlamıştı. Kolay değildi taa Çemberlitaş’tan bu yana yürümüştüm. Yani insan tramvaya biner, otobüse atlar, Hazerfen Ahmet Çelebi gibi kanat takıp uçar ama bu soğukta yürünmez ki.. Ben yürürüm arkadaş, İBB’yi zengin etmek bana mı kalmış? Neyse ki çay ocağına çok az kalmıştı. Birazdan hem elim ısınacaktı, hem içim. Hatta muhtemelen çay ocağı sıcaktır vücudum da ısınacaktı. Ama aklım yanımdan geçen kadında kaldı. Eğer gerçekten tanıdık bir kadınsa durup hal hatır sormadığım için ayıp kaçacaktı.

Tanımadığım birisiyse ve ben sadece birine benzettiysem de bu defa başımı sallamam ayıp kaçacaktı. Sahi ben selam vermiş miydim bilmiyorum. Selam kaç türlü verilir ki; bazen elini başına götürüsün, ağzından tek kelime çıkmaz. Bazen hem elinle, hem dilinle selam verirsin. Bazen sadece dilinle selam verirsin. Bazen sadece başını sallar, bazen de gözünle selam verirsin. Tebessümle de selam verilir ama asla somurtmayla selam verilmez, ne o küfreder gibi… Selam, bir değer verdiğini bildirmektir, sevdiğini söylemektir, seni gördüğü için memnuniyetini belirtmektir. Senden ona bir zarar gelmeyeceğini taahhüt etmektir. Muhabbet göstermektir, karşılaşmaya içtenlik katmaktır, samimiyettir, sevgidir, saygıdır. Yahu bir selam ama ne kadar önemlidir, bu soğukta bu kadarını nasıl oldu da düşünebildim. Yanımdan geçip giden hanım kızın beresinin altından dökülen bir tutam saçı, onun kumral bir saça sahip olduğunu gösteriyordu. 30-35 yaşlarındaydı, pardösüsüne sarınması dışında dik yürüyordu. Başındaki beresiyle de, o da benim gibi kafayı üşütmemeyi başarmıştı. Yoksa üşüttüm mü ki bu kadar tahlil yapıyorum. Galata Köprüsünü geçip hemen sağa sapınca Ada Han’ın bulunduğu sokağa da girmiş oldum. Sıcak çayın özlemiyle kendimi hanın girişine kurulan çay ocağına attım. İçeri girer girmez yüzüme vuran sıcak hava dalgası, soğuk hava dalgasıyla selamlaşıp, gözlüğümde buğu haline dönüşüverdi. Ben bir anda hiçbir şey görmemeye başladım ama benim göründüğüm kesindi. Bunu da “Ooo Naif abim gelmiş” diyen Ömer’in sesinden anladım. Ömer ‘O’ harfini o kadar uzattı ki, şimdi bir serenata başlayacak sandım ama birkaç saniyede önüme sıcak çayı servis edince böyle bir niyetinin olmadığını da anlamış oldum.

Çayımı içtikten sonra emekli maaşımdan arta kalan üç kuruşu almak için bankaya kadar gitmek için kalktım. Ömer’e hemen döneceğimi söyleyip çay ocağından çıktım. Banka 50 metre ileride köşedeydi. ATM kartımı çıkarttım ama makine beni tanımadı ya da tanımıyor gibi yaptı. Belki de parası yoktu, utancından görmezden geldi. Her neyse de cihazın bana para vermeye hiç niyeti yoktu. Benim de cebimde beş para yoktu. Şimdi ben eve nasıl dönecektim, siparişleri nasıl alacaktım.. diye bir biri ardına sorular kafamda uçuşuyorken, bankanın kapısı açıldı ve bir müşteri dışarıya çıktı. Kendi kendime gülümsedim, o kadar düşüneceğime bankaya sorsaydım ya, ya da maaşımı içeriden çekseydim ya…

Soğukta fazla durmanın anlamı yoktu. Bankaya girdim, sıra almama da gerek yoktu, çünkü bankada benden başka kimse yoktu. İlginç, bankada çalışan da yoktu, çalışmayan da yoktu. Yani burası kuş uçmaz, kervan geçmez bir yer değildi. Kamuya açık, parası olana veya burnu borçtan kurtulmayana ait bir mekândı. Ee ama burada ne kuş vardı, ne kervan ne de hanın sahibi. Benim şaşkınlığım sürerken, elinde bir çayla bankacı hanım kızımız geldi, yerine oturdu, “buyrun işleminiz neydi, üşümüşsünüz, size bir çay ısmarlayayım” diye bana seslendi.

Eee ben bu hanım kızı tanıyordum. Hani her ay bu bankaya uğrarım ama öyle değil, ben bu hanım kızı bir yerden tanıyordum. Üstünde pardösüsü yoktu, başında beresi yoktu, boynunda atkısı yoktu ama tanıyordum işte, ama nereden…

1964 Adıyaman doğumluyum, İstanbul'da yaşıyorum. Gazeteciliğe 1979 yılında, yazarlığa 2000 yılında başladım. Birçok yerel ve ulusal gazetede köşe yazısı yazdım, söyleşi yaptım, genel yayın yönetmenliği görevinde bulundum. Şiir, deneme, öykü çalışmam var. Bir hikâyem uzun metrajlı film, bir hikâyem kısa metrajlı film olarak çekildi, birkaç hikâyem de tiyatroya uyarlandı. Yayınlanmış bir mizahi kitabım var ve ben daha çok mizahi öykü yazmayı seviyorum...

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.