Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Yahyâ Efendi Dergahı

avatar

Yasemin Dutoğlu

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Yayha Efendi dergâhına İlk kez, üniversite öğrencisi olduğum 1980 lerin ortalarında yolum düştü. Erguvan zamanıydı. Bir gün okul çıkışı Beşiktaş’tan Ortaköy’e doğru yürürken Yıldız Parkının girişini geçtikten hemen sonra solda, taş döşeli bir yokuş dikkatimi çekti. İlerde tatlı bir kıvrımla kaybolan yokuşun cazibesine kapılarak, nereye varacağının merakıyla tırmanmaya başladım. Biraz ilerde bir işaret taşı gibi duran çeşmeyi geçtikten sonra saklı cennet gibi kalmış Yahya Efendi dergâhının girişini buldum. Yahyâ Kemâl ‘in deyimiyle tam da“ ölülerimizle birlikte yaşadığımız“ bir yer. O ulu ağaçlar, şahane taşları olan asırlık mezarlar, kuyu, çeşme, harapça ama doğal ortama uyumlu yapılar insanı tarifi zor bir huzurla sarıp sarmalıyordu. Hele kıble tarafındaki erguvanlarla taçlanan boğaz manzarası tam gönüller sürûru idi. O vakitler, ne mekanın sahibi Yahyâ Efendi hazretleri, ne de manevi kıymeti hakkında hiçbir fikrim olmadığı halde, bu tarihi dergâha ve orada hissettiğim huzura o kadar müptela oldum ki, burası o günden sonra sık sık uğradığım bir mekân, bilhassa sıkıntılı, üzüntülü günlerimde benim için adeta bir sığınak haline geldi.

Çoğu defa içeri bile girmez, sanki bir parka gider gibi, kabristânda dolaşır, bir müddet oturup boğazı seyrederek tefekkür ederdim. Sonraları bu gizli mabedimi bazı yakın arkadaşlarımla da paylaştım. O yıllarda ziyaretçisi sanki şimdi olduğu kadar fazla değildi. Giriş kapısının solundaki kapıcı odalarına sığınmış yaşlı bir hanımcağız yaşardı. Hafif meczup görünüşünden dolayı sohbet etmeye çekinerek bir kaç kuruş bırakırdım. Kimdi, ne idi, neciydi bilmezdim. Haline üzüldüğümü ve özellikle geceleri bu ıssız yerde korkmadan nasıl kaldığına şaşırdığımı hatırlıyorum.

Belki bir saray çıkıntısı, belki çaresiz bir yoksul, belki de defineye malik viranelerdendi kim bilir? 16. yüzyılın büyük âlimlerinden aynı zamanda Kanuni Sultan Süleyman’ın süt kardeşi olan Yahyâ Efendi 1495 yılında Trabzon’da dünyaya gelmiş. 30 yaşlarında İstanbul’a gelerek ilimde derinleşmiş. Bir müddet müderrislik yapmış. Bir divançe oluşturacak kadar şairliği de varmış.

Padişaha yakınlığı nedeniyle halkla saray arasında bir köprü vazifesi de üstlenmiş olan Yahyâ Efendi yazdığı bir mektup üzerine Kanuni’nin hışmına uğrayarak medresedeki görevinden azledilmiş. Eskilerin tabiriyle çift kanatlı manasına “Zülcenaheyn“ yani hem ilim hem irfan ehli bir zat olan Yahyâ Efendi hazretleri bundan sonra, o vakitler yıldız tepesinden boğaza kadar uzanmakta olan bu araziyi alarak hizmetini bu dergâhta sürdürmüş. Dergâh’ın yapılış tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber çeşme üzerindeki kitabeye istinaden 1538 tarihli olması muhtemeldir. İstanbul boğazının manevi koruyucularından biri kabul edilen Yahyâ Efendi üveysi meşrep olup denizcilerinde piri sayılırmış. Osmanlı donanması sefere gideceği zaman dergahın karşısından Yahyâ efendiyi selamlayıp öyle çıkarmış. Kendisinden sonra gelen zevat Nakşi yolunu tutmuş. Yahyâ Efendi’nin vefatından sonra II.Selim mimar Sinan’a bir türbe yaptırmış. Dergâh zaman zaman yaptırılan tamir ve eklemelerle genişlemiş. Son olarak 1873 ‘de Pertevniyal Valide Sultan’ın yaptırdığı esaslı tamir ile bu günkü şeklini almış. İmparatorluğun son yüzyılında saray’ın Beşiktaş’a taşınmış olmasının da etkisiyle olsa gerek hanedan mensuplarından ve devletin ileri gelenlerinden pek çok kişi Yahyâ Efendi dergâhına sırlanmış, böylelikle dergâhın haziresi giderek genişleyerek bir kabristan halini almış.

2013 tarihinde bir restorasyon yapılmış.Günümüzde benim keşfettiğim yıllarla kıyaslandığında oldukça bakımlı bir durumda olan Dergahın girişinde bir kütüphane karşılıyor ziyaretçilerini. Cümle kapısından geçip üstü kısmen kapalı, bir taşlıktan türbeye doğru ilerliyorsunuz. Bu arada Yahya Efendi dergâhının daimi sakinleri kediler kâh mezarların üzerinde, kâh giriş kapısının çevresinde hemen bir merhaba diyorlar size. Zannederim cami ve dergâhlarda zikrullah ile biriken olumlu enerjiyi bu hayvancağızlar hissedebiliyorlar. İstanbul’un dört köşesinde nerede bu gibi bir yer varsa, umumiyetle orada yaşayan bir kedi gurubu da oluyor. Fakat Yahyâ Efendi hazretlerinin kedileri kadar mekanı sahiplenmiş, insana alışkın ve sokulgan kedileri başka hiçbir yerde görmedim. Bir an duraklasanız, özel bir ilgi göstermeseniz bile hemen biri gelip ayaklarınıza dolanıveriyor.

Hatta bir keresinde türbeden çıkıp ayakkabılarımı bağlamak için oturduğumda, bir tanesi gelip kucağıma kırk yıllık dost gibi kuruluvermişti.

Acaba hazretimde, kedileri çok seven Ebu Hureyre (r.a) meşrebinde bir zat mı idiler? Allahu âlem. Girişte hemen sağda hanımlar mahfili yer alıyor. Giriş holünün karşı duvarında abdest muslukları sıralanmış.

Buradan sağa döndüğünüzde ikinci koridor üzerine Yahyâ Efendi hazretlerinin türbesi açılıyor. Türbe girişinde iki taraflı olarak bazı tarihi mezarlar bulunuyor. Yahyâ Efendi’nin buram buram uhrevi bir hava tüten hafif loş türbesi, sandukasının sedef kakmalı ahşap parmaklıkları izlemeye doyulmayacak bir güzellikte. Türbenin bir duvarı bir şebeke ile örtülmüş geniş bir kemerle şu anda camii olarak kullanılan meydân-ı şerife açılıyor. Ah Yahya Efendi’min meydân-ı şerifi ! Bana sorarsanız bu mescit, Türk zevk-i seliminin en seçkin numunelerinden biri, İstanbul’un en güzel küçük mescidi. Bir masal nehri gibi akıp giden boğaz maviliğini içeri taşıyan pencereleri, sevimli mihrâp ve minberi, ahşap çatı içine gömülmüş kubbesi, renk renk avizeleri, cam kırığı rengi halılarıyla bu küçük mescidi gerçekten çok seviyorum. Bilhassa ikindi vakitlerinde kafeslerin ardından süzülen güneş ışıklarıyla mekânın tesiri daha da artıyor sanki. Şebekenin önüne diz çöküp türbeyi seyretmekte ayrı bir keyif. Güzelce Ali paşa türbesi, derviş hücreleri, arkada şeyh dairesi ve bazı müştemilat yapıları dergahın diğer bölümlerini oluşturuyor.

Türbeye girmeden sağda hazire içinde devam eden tek kişilik yolu takip ederseniz Dergah’ın son şeyhi Abdülhayy Efendi’nin kabrinin de bulunduğu bir sahanlığa ulaşıyorsunuz ki, burası aynı zamanda İstanbul’un en güzel Boğaz manzaralarından birini ziyaretçisine ikram ediyor. Gemi ile boğazdan geçerken, kalem gibi göğe uzanan serviler arasında inci tanesi gibi ışıldayan dergâhı selamlamakta ayrı bir zevk. Aklınızda bulunsun; 16. Yüzyıldan günümüze uzanan bu tarihi mekân Beşiktaş’ta Yahyâ Efendi Hazretlerinin manevi diriliğinde, hem göze hem gönle şifa arayan ziyaretçilerini bekliyor.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.