Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Yağmalanan İstanbul ve Mahsun Ayasofya

avatar

Yusuf Duru

  • e 1

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 6 dakika)

Ayasofya hakkında bir şeyler yazmak ziyadesi ile zor. Çünkü kadim ve köklü bir tarihin neresine bakarsanız karşınıza müthiş bir manzara çıkıyor. Kimi zaman görkemli bir duruş, kimi zaman mahzun, kimi zaman çaresiz, kimi zaman sessiz ama hep dik bir duruş, hep onurlu bir savaş.

Yakılmış, yağmalanmış, yıkılmış, talan edilmiş, yağmalanmış. Hasılı, başına gelmedik kalmamış bir ulu mabet.

Gelin isterseniz kısaca İstanbul’un geçmişine gidelim. Bizim bildiğimiz fetih tarihinden çok daha önce isminin İstanbul olduğunu biliyor

muydunuz? Evet. Byzas kudretli bir savaşçı, iyi bir komutan. Öyle ki Yunan efsanelerine konu olmuş ismiyle kendisinden sonra gelen bir çok savaşçıya da ilham kaynağı olmuş güçlü bir asker. Yunanistan’dan yola çıkar. Niyeti bir şehir kurmaktır. Kudretli, büyük, verimli, ticaret merkezi olabilecek ve insanların yerleştiği, mesken tuttuğu zaman bir daha bırakıp gitmeyecekleri büyük ve görkemli bir şehir.

Yola çıkarken devrin önce Delphi Kahinine danışmak için onun bulunduğu yere gelir. Kadın olan kahinle (Rahibeyle) görüşür. Niyetini anlatır.

Kurmayı düşündüğü şehirden bahseden Kahin her zamanki usulden farklı olarak üç gün sonra gelmesini ve kehanetin sonucunu almasını söyler. Byzas üç sonra rahibenin yanına gittiğinde, diğer rahibeler, baş rahibenin öldüğünü ama yazılı bir kağıt bıraktığını, kehanetin sonucunu oradan öğrenebileceğini söylerler. Byzas kağıdı alır, mührünü kırar ve şu kehaneti okur. “Şehri körler ülkesinin karşısına kuracağını söyler” Byzas bu kehanetten bir şey anlamaz. Kafası karışmıştır. Bu sırada bölgede meydana gelen mevzi isyanları askerleriyle bastırıp amaçsızca gezinirken, bugünkü Sarayburnu’na gelir.

Karargahını oraya kurar. Manzara, yer, hava, her şey o kadar güzeldir ki, uzun süre orada kalır. Bu sırada tam karşıda bulunan ve o günkü ismiyle Khalkedon isimli bölge hakkında bilgiler toplar. Verimsiz, çorak, susuz ve gerçekten sıkıntılı bir bölgedir o günkü Khalkedon. Burada körlerin bir şehrinin olduğunu öğrenir. Kendi kendine düşünür ve danışmanına “Bu körler şehirlerini bizim bulunduğumuz bu kadar güzel bir yer dururken, bu çorak, susuz ve kötü araziye niye kurmuşlar sence” diye sorar.

Sonra kehanet aklına gelir. Ve kurmayı planladığı şehri karargahının bulunduğu yere kurmaya karar verir. Şehrin imarına başlayamadan ölür. Ancak düşündüğü gibi insanlar oraya akın etmektedirler. Çünkü gerçekten çok verimli ve çok güzel bir yerdir.

Şehrin ismi ise başka bir efsanede daha ilginç bir şekilde anlatılmaktadır. 9. Yüzyılda kaleme alınan Fütuhuş Şam isimli eserde aktarılan bilgiler doğrultusunda, Byzas’ın ömrünün yetmediği şehrin imarına Rum Meliki Timaoşun oğlu İstanbul, hükümdarlığı boyunca şehrin imarı için çalışır ancak onun da ömrü yetmez. Şehri yerine geçen Konstantin tamamlar. 10. Yüzyılda ünlü tarihçi Mesudi tarafından kaleme alınan Tenbih isimli eserde şehrin kuruluşu ile ilgili çok daha farklı efsanelerden bahsedilir. Ayrıca İstanbul, binlerce yıl boyunca Byzantion, Konstantinopolis, Konstantiniyye, Asitane, Darülhilafe, Dersaadet gibi onlarca isimle anılmıştır.

Buraya kadar İstanbul’un nasıl şehir haline getirildiğini çok ana hatlarıyla ve kısaca anlatmaya çalıştık. Güçlünün iktidar sahibi, güç sahibinin ise söz sahibi olduğu dönemlerdir bu dönemler. Yani kılıcınız keskin, parlak, askerleriniz eğitimli ve siz cesur, atak bir savaşçı iseniz öncelikle yakın çevrenizde, sonra da akınlarla veya seferlerle uzak çevrenizde sizin muzaffer bir komutan edası ile fethettiğiniz topraklar namınızın yürüdüğü size ait topraklar oluvermektedir. Bu yüzden sık sık meydana gelen savaşlarla el değiştiren kara parçaları, şehirler, ülkeler, krallıklar çoğunlukla tarihin tozlu sahifelerinde çok çeşitli isimlerle anılagelmişlerdir.

Değişmeyen ve adı bugüne kadar aynı şekilde gelen, bugünde modern yada postmodern şekliyle karşımıza çıkan tek büyük askeri hareket “Haçlı Seferleri”dir.

Haçlı seferleri, tarih kitaplarında Hristiyan krallıkların para karşılığında toplayıp, sonunda kutsal bir gayeye bağladıkları yüzbinlerle ifade edilen çapulcu sürülerinin, Hristiyan papazlar tarafından tasvir edilen, zengin doğu ülkelerine yaptıkları seferlerdir.

Kalabalık asker topluluklarını bir araya getiren bu seferlere katılan düzenli orduların yanında çoğunluğu ganimet ve altına hücum eden çapulcular oluşturmakta idi. İşte İstanbul’un makus talihini daha da karartan bir haçlı seferi ile sınırlarına dayanan haçlı orduları günlerce İstanbul’u yağmaladılar.

Şarkın kudretli ve muzaffer sultanı Selahaddin Eyyubi, Hristiyan alemi için de büyük önem arz eden Kudüs’ü fethetmiş ve zaten bir İslam beldeki olan topraklardaki hakimiyetini kurmuştu. Mescid-i Aksa’yı ihya etmiş ve Müslümanlar adına büyük bir zafer kazanmıştı. Artık Hristiyan alemi için kutsal sayılan toprakların üzerinde hilalin sancağı dalgalanmakta idi.

Bunun üzerine düzenlenen Üçüncü Haçlı Seferi büyük bir hezimetle sonuçlandı. Papa  III. İnnocentius 1202 de bütün Hristiyanlık dünyasını yeni bir haçlı seferine çağırdı.

Kutsal gayeli bu haçlı seferinin zaferle sonuçlanması için ordunun bünyesine ne kadar çapulcu, eski mahkum, idam mahkumu, düzensiz, katil, serseri varsa onları da kutsayarak dahil etti.

Ordu yürüyüşe başladığı ilk günlerden itibaren geçtiği yeri adeta bir çekirge sürüsü gibi talan ediyor, yağmalıyor ve yıkımla yürüyordu. Bu seferden Ortodoks Hristiyanlar ve Yahudiler de büyük yıkımlara, katliamlara maruz kalıyorlardı.

Ordunun yola çıkış gayesi Kudüs’ü Müslümanların elinden geri almaktı. Ancak gemilerle geldikleri İstanbul şehrini çok ihtişamlı bir şehir olarak gördüler ve bu şehri kuşattılar. Günlerce süren kuşatmadan sonra şehre girmeyi başaran çapulcu ve adına haçlı ordusu denen Latinler, kutsal papanın emriyle şehri yağmalamaya başladılar.

Günlerce sürdü bu yağma. Şehirdeki zengin fakir tüm halkın evlerine girildi, kıymetli ne kadar eşya varsa talan edildi, yağmaya maruz kaldı. Ayrıca kadınlar, çocuklar, gençler burada kaleme alamayacağımız canice bir tahribata ve katliama maruz bırakıldılar.

Bu yağma şehrin bütün ihtişamını ve görkemini yitirmesine sebep oldu. Tabi Hristiyan aleminin en büyük ibadethanesi olarak bilinen ve kabul edilen Ayasofya’da bu yağmadan kurtulamadı.

Araştırmacı yazar Önder Kaya bir makalesinde bu seferde Ayasofya’nın maruz kaldığı bu büyük yıkımı şöyle anlatır.

“Şehrin yağmalanmasına bizzat şahit olan Bizanslı tarihçi Niketas, zamanında Müslümanların da Kudüs’ü Bizans’tan aldığını ancak burada yaşayan halka çok iyi muamele ederek Hazreti İsa’nın mezarına rahatsızlık vermediklerini, halbuki dindaşları olan Haçlıların yaptıklarının bağışlanabilir bir tarafı olmadığını dile getiriyor ve şu cümleleri sarf ediyordu: “Hıristiyan topraklarında kan dökmeden geçip gideceklerine, sadece Müslümanların üzerine

yürüyeceklerine yemin edenler İstanbul’da katliamın en dehşetlisini yaptılar. Haçı omuzlarında taşıdıkları sürece evlenmeyeceklerine yemin edenler kendilerini Tanrı’ya adayan rahibelerimize tecavüz ettiler. Kudüs’teki Kutsal Mezar’ın intikamını almak bahanesi ile harekete geçenler altın ve gümüş uğruna haçın üzerinde tepinmekten çekinmediler”.

Katolik mezhebinden olan Haçlıların yaptığı vahşet ve saygısızlığın haddi hesabı yoktu. Bizans’ın en büyük mabedi olan Ayasofya’yı yağmalamak amacıyla kiliseye atlarıyla giren Haçlılar, beraberlerinde getirdikleri katırlara kilisenin değerli eşyalarını yüklediler. Hayvanların yük altında kalarak ezilmesi ve yere yığılması üzerine de kılıçlarıyla hayvanları öldürüp kiliseyi kirletmekte hiçbir sakınca görmediler fakat Tarihçi Niketas’ın en içerlediği sahne bir fahişenin patriğin vaaz verdiği kürsüye oturarak açık saçık dans edip şarkılar söylemesi olmuştu.

İstanbul’un işgali sonrasında servetlerini sakladıkları gerekçesiyle pek çok Bizanslı’ya işkence edildi. Haçlıların asilleri, saraylarda ve kiliselerde bulunan en değerli eşyaları kendilerine ayırırken, askerlere hamam tasları, bakır çanaklar gibi basit eşyaları bırakıyorlardı. Bu yüzden sıradan askerlerin Bizans halkına yaptığı zulmün dozu arttı.

Soylulardan gizli olarak sokaklara dağılan askerler bulabildikleri her şeyi yağmalamaya başladılar fakat bu yağmadan en çok nasibini alan kilise ve manastırlardaki Hazreti İsa’nın havarilerinin, Hazreti Meryem’in veya başka büyük peygamberlere ait olduğuna inanılan kutsal eşyalar oldu. Yağmalanan bu eşyaların büyük bir kısmı İtalya ve Fransa gibi ülkelerde dindarlara fahiş fiyatlarla satıldı ve zaman içinde ortadan kaybolurken, bir kısmı da Vatikan’da veya diğer büyük dini merkezlerde koruma altına alındı”

Tarihçi ve araştırmacı yazar Murat Bardakçı’da bir makalesinde Ayasofya’nın yağmalanmasını şöyle anlatır.

“Yağma, sadece birkaç dakika sürdü, işe duvarlardaki kaplamalardan başlandı, Hazreti İsa’nın havarileriyle Hazreti Meryem’e ait olduğuna inanılan eşyalar, mesela İsa’nın çarmıha gerilmesinde kullanıldığı söylenen kutsal çivilerden biri ile peygamberin başına takılan dikenli taç, altın ve gümüş haçlar ve kıymetli madenlerden yapılmış ne varsa katırlara yüklendi. Kilisede bir taraflara saklanmış olan rahiplerin karınları deşilirken, rahibeler tecavüze uğradı. Talana yetişemeyen Katolik askerler ise Ayasofya’nın şifalı olduğu, böbrek ve göğüs ağrılarına iyi geldiği söylenen sütunlarından parçalar kopartmaya giriştiler. Yüklenen eşyaların ağırlığı altında hareket edemez hale gelip oldukları yere yıkılan katırlar da kılıçlarla parça parça edildi.

“Kilisede ne var ne yok götürüldükten sonra, sıra eğlenceye geldi ve Papa’nın askerlerinin beraberindeki Fransız fahişe, Ortodoks Patriği’nin birkaç gün öncesine kadar vaaz verdiği kürsüye çıkıp açık saçık şarkılar okumaya ve müstehcen bir raksa başladı. Askerler, o sırada fıçılar dolusu şarabı içmekle meşguldüler. Bizanslı tarihçiler yağmadan ziyade bu saygısızlığa içerleyecekler ve bu tarihçilerden biri olan Niketas, daha sonra “Kudüs’teki Kutsal Mezar’ın intikamını almak bahanesi ile harekete geçenler altın ve gümüş uğruna haçın üzerinde tepinmekten çekinmediler,” diye yazacaktı.

“İstanbul, bu yağmadan sonra Bizans’ın yerini alan Latin İmparatorluğu’nun başkenti oldu ve şehrin üzerine çöken kâbus tam 57 sene devam  etti. Bizans İmparatoru VIII. Mihail Paleolog, İstanbul’u 1261’de geri aldığı zaman baştan aşağı yağmalanmış bir şehirle karşılaştı. Haçlılar her şeyi toparlayıp götürmüş, İtalya’da ve Fransa’da fahiş fiyatlarla satmışlardı.”

“Yağmalanan eşyaların bir kısmı zaman içinde kaybolurken, bir kısmı da Vatikan’da ve diğer büyük dini merkezlerde koruma altına alındı. Hipodrom’daki heykeller, azizlerin kemikleri, Hazreti İsa’ya ait olduğuna inanılan ve bugün Torino’da olan heykel ile Venedik’teki San Marko Meydanı’ndaki kilisede muhafaza edilen dört adet at heykeli de gidenler arasındaydı.

Bizanslılar, 1204’teki bu felaketi hiç unutmayacaklar ve sonraki asırlardaki Türk ilerleyişi karşısında Katolik dünyasından yardım istemek yerine Ayasofya’da kardinal külahını görmektense, Müslüman   sarığını tercih ederiz, diyeceklerdi.”

Tüm bunlardan sonra Fatih Sultan Mehmet Han’ın 1452/53’lü yıllarda İstanbul’un fethi için giriştiği mücadele sonunda girdiği şehir, üzerinden yaklaşık iki yüz yıl geçmesine rağmen hala imar edilememiş, onarılamamış büyük yıkımın ve yağmanın izlerini taşıyan bir görünümde idi. Kısa süre içinde şehrin imarına ilişkin çok önemli çalışmalar yapıldı. Özellikle Hristiyanlar için kutsal sayılan mekanların imarı ve onarılması için özel emirnameler çıkarıldı. Ayrıca Ayasofya ile ilgili yapılan çalışmaların her adımını bizzat denetleyen genç sultan, fethin kendine sağladığı tüm avantajları, kılıç hakkı ile alınan şehirdeki tüm tasarruf hakkını yağma yada çapul gibi sefih bir tavır yerine imar ve inşaa gibi yüce bir idealle birleştirerek şehri yeniden hayata kazandırmak için önemli adımlar atmıştır. Fethin sembollerinden biri olan Ayasofya’daki ilk Cuma namazı, muzaffer bir komutan olan ve temeli ile birlikte yer ile yeksan edebilecek kudrete, güce sahip olan Fatihin, tarihe, tarihi değerlere, kutsallara ve insan hayatına verdiği önemin bariz ve net bir göstergesidir. Ayasofya’yı yıkıp yerine ondan daha görkemli bir cami yaptırabilecekken, mimarbaşına verdiği talimatla etrafındaki köhne, sefil ve her türlü ahlaksızlığın icra edildiği mahallelerin, evlerin tamamını kaldırmış, ibadethanenin etrafını açmış, dirayet ve ihtişamın sembolü olan selvi, çınar ve çam ağaçları ile donatmış, camiye çevirdiği bu kutsal mabedin içindeki tüm yağma kalıntılarını ortadan kaldırmış, tahrip edilmiş olan sütunlar onarılmış, duvarlardaki birbirinden kıymetli freskler, resimler ve kabartmaların üzeri özel bir harçla büyük bir itina ile sıvanarak kapatılmış ve tam bir İslam mabedi haline getirilmiştir. Her türlü tasarruf hakkı kendisinde olmasına rağmen asli hüviyetine asla dokunmamış, ibadethane olan asıl işlevini yitirmemesi için camiye çevirmiş, asırlarca bu caminin içinde ibadet edilmesini özel vakfiyesine de yazarak, aslından rücu ettirilmesini yasaklayıp lanetlemiştir.

Ümmete vakfettiği bu büyük mabed dört yüz bunca yıl sonra Cumhuriyet Dönemi’nde, dönemin şartları gereği müzeye çevrilerek insanlık mirası olarak korunmaya alınmış, nihayet günümüze kadar gelen müze hüviyeti, asli hüviyetine, ibadethane kimliğine yeniden kazandırılarak Müslümanların hizmetine açılmıştır.

Şimdi şu soruyla bitirmek istiyorum. Sembolik olarak Hristiyan dünyasının kutsal mabedi olarak asırlarca onlara hizmet etmiş ancak yine Hristiyanlar tarafından tahrip edilerek her türlü rezaletin, ahlaksızlığın, yağmanın ve talanın talihsiz muhatabı olmuş, Müslüman ve muzaffer bir komutan olan Fatih Sultan Mehmet Han tarafından fethedilen şehirle tüm tasarruf hakkı elde edilmiş olan bir mabedin asli hüviyetine çevrilmesinin kimi neden rahatsız ettiğini anlayanınız varsa beri gelsin?

Bundan rahatsızlık duyanların tamamı ya Hristiyan, ya Yahudi ya da bu dinlere payandalık yapan içimizdeki şuursuz, geçmişine bigane, damarlarında akan kanda mutlaka karışıklık olan, ihanetle yoğrulmuş bir haleti ruhiye sahibi, cahil cühela takımıdır.

Vesselam.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.