Sıradaki içerik:

Mamafih

e
sv

Vuslata Davetiyemiz, Kendimiz

avatar

Hamide Akkaya

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 2 dakika)

Kelimelerim nefes alıyor sanki. Cümlelerimle tutunuyorum hayata. Kurduğum her cümlede adım adım vuslata doğru gidişimi haykırıyorum. Vuslatın davetiyesini aldığımdan beri hiç susmuyorum.

O davetiye geç geldi ama iyi ki geldi… Nefes verişim oldu, hayata tutunuşumu sağlamlaştırdı, koşar adım yol almamı sağladı. Ey güzel, en güzel davet; icabetim baki olsun ve yakın olsun sana!

Kim bilir… Susmamaya niyetlendiğim andan itibaren davetiye hazırlandı belki de. Ben hep vuslatı beklerken, isterken, vuslatın beni istediğinden habersizdim. Habersizce bekliyordum. Bihaber olmak bazı şeylerden suskunlaştırır insanı. Suskunluk, bilinmezliğin vücut bulmuş halidir insanda.

Beklemek de can yakar, özellikle bilmediğin şeyleri beklemek. Küle dönmeyecek bir ateşin vuku bulmasıdır insanda beklemek. İşte o yüzden yanıyordum ve susuyordum.

Vuslatımın olup olmayacağını bilmiyordum, istediklerimin beni isteyip istemediğinden de bihaberdim. Sadece bekliyordum, öylece. Bilmeden de olsa bekliyordum, vuslatı bekliyordum. Suskunluğumun bitmesini, ateşimin sönmesini bekliyordum.

Bihaberdim, biçareydim, suskundum…

Nefes almaktan korkarak tutunduğum hayatın sonunun ne olacağını görmeden ileriye bakıyordum. Ama ilerisi karanlıktı. Karanlığın sarmaladığı suskunluğumda aydınlığı istiyordum. Aydınlığı göremeyeceğimi sanıyordum. Çünkü lâl olan dilimden sonra gözüme inen perdeyle de yaşıyordum.

İşte böyle oluyor manevi hastalıklar… Bir uzvun düştüğü acziyet yayılıyor sonrasında diğerlerine. Dilin acizliği bitmeden gözünki başlıyor, o bitmeden elin, ayağın vs. Ama tüm bunların müsebbibi tek bir uzuv, o da kalp. Kalbin acziyetinde başlar hastalık, sonra yayıldıkça yayılır. Tedavi edilmezse de sonu ölüm olur: Manevi ölüm; ölümlerin en ağırı, en kötüsü. Çünkü gerçek ölümde beden çürür sadece ama ruh taptazedir. Manevi ölümlerde ise beden taze kalsa da ruh çürür. Ölümsüz bir şeyin çürümesi… Ne korkunç bir ölüm şekli!

Kalp aciz, dil aciz, göz aciz, ruh hasta… İşte diyorum, en sonunda ben aciz. Suskunluğumsa acizliğimin sermayesi ve ruhumun mezarına atılmış birkaç kürek toprak. Aydınlığı görmeyip karanlığı seçen gözlerimse mezar taşı. Neden? Vuslattan uzaktım çünkü.

Vuslata erdirecek olanı bilmiyordum, ona çıkacak yolları kestiremiyordum, beni neyin beklediğini bilmeden bilmediğim şeyi bekliyordum. Beklerken, kördüm, suskundum… Bu şekilde yaşanacak bir hayatın ıstırap olduğunu bile bile yaşıyordum. Çünkü kalbim de suskundu, kördü.

Peki, ya sonra? Sonra, vuslatın davetiyesini aldım. Alır almaz kalbime döndüm, bir baktım ona. Baktım ve gördüm. Ruhumu diri tutmak için attığını gördüm, atışları yavaştı ama kendinden emindi. Körlüğüme baktım bir de. Görmek için verilen gözlerimi karanlığa hapsettiğim için gözlerimdeki ferden utandım. Suskunluğuma döndüm en son. O süreçte ne çok şeyi anlattığıma şahit oldum.

Meğer susmak, engel olmamış haykırışlarıma. Karanlıkta dahi, susarken bile anlatabiliyorsam bir şeyleri, ve ölmeye en yakın anlarda bile atmaktan vazgeçmiyorsa kalbim, SUSMA dedim kendime: “Suskunluğunla değil, sesinle anlat her şeyi; kalbine cansızlığı değil canlılığı yerleştir; karanlıktan vazgeç aydınlığa koş.” Ve en önemlisi de, “bırak ruhun sonsuzluğun tadını çıkarsın, onu öldürme, çürütme.” diyerek özgür bıraktım ruhumu, sonsuzluğun özgürlüğüne. O şimdi taptaze, olması gerektiği gibi…

“Peki, nedir o davetiye?” diye soranlara cevabım şu:
“Aynaya bakın, gözlerinize. Elinizi kalbinize götürün, atışını duyun. Gözlerinizi kapatın şimdi ve derin bir nefes alıp verin. Açın gözlerinizi. İşte davetiyeniz: kendiniz…
Sadece inanın. Bilmeye, görmeye, aydınlığa, vuslata inanın. İnandığınız her an, aynaya baktığınız, kendinizi gördüğünüz her anda vuslatın yakın olduğuna inanın. İnanmak, bakmak, görmek vs. can verir ruha. Her can, kendi ruhunun can suyudur. Susuz kalmasın ruhlarınız. İcabetinizi yakın tutun kendinize…”
 

1992 İstanbul doğumluyum. Doğduğum ve yaşadığım bu şehre sevdalıyım. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünü hayatımda, fikir ve ilim dünyamda en güzel etkileri olan Sakarya'da okudum. Söylediğim ya da söyleyemediğim her şeyi yazılara dökme fikri de Sakarya'da ortaya çıktı. 2015'ten beri yazma serüveninde yol alıyorum naçizane. Yazarak yaşayanlardan, hislerini kağıtlara dökerek nefes alanlardan, sessizliğini satır aralarında bozan, haykırışını harflerde yatıştıranlardanım. Kısacası hayatını yazdığı yerden başlatanlardanım...

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.