Veysel Paşa

Saat sekizi on dört geçiyordu. Fabrikada gün başlamış, işçilerin artık alıştıkları, o baş ağrıtan makine sesleri etrafa yayılıyordu. Burası bir kot fabrikasının paketleme bölümüydü. İşçiler gelmeden sipariş sayıları belirlenir, listeler halinde fabrikanın her yerini kaplayan koca koca makinelere asılırdı. Çalışanlar geldiklerinde listeye bakar ona göre zamanlarını ayarlarlardı. Disiplinli bir yerdi fabrika, şefler tarafından yönetilirdi. Çoğu çalışan çekinirdi şeflerden çünkü gün sonu kontrolü ve 6 ayda bir olan işçi çıkışlarını onlar verirdi.

Ali ile Mehmet ikisi de 26 yaşında, eli yüzü düzgün delikanlılardı. Aynı makinede çalışan nizam bilen insanlardı. Huyları birbirine benzerdi. Ali dört senelik evliydi ve 2 yaşında güzeller güzeli bir kızı vardı. Mehmet ise bir üniversite öğrencisiydi. Hem işi hem okulu bir arada idare edememiş, okulun son senesi eğitimini dondurmuş para biriktirip devam etmeyi planlıyordu. İkisinin de bambaşka hayatları vardı fakat istekleri aynıydı; bu kış ayında işten ayrılmamak… Bunun için hem düzenli çalışıyor hem de şeflerin huyuna gidiyorlardı. Hemen hemen tüm çalışanlar da bu düzene ayak uydurmuş asla düzene ters davranışlarda bulunmuyorlardı. Fakat biri vardı ki bu disipline ve düzene bütün umursamazlığıyla baş kaldırıyordu. Tabi ki o kişi namı değer Veysel Paşa’dan başkası değildi. Gerçekten paşa olduğundan değil ya keyfi paşaların keyfine eş değer olduğundandı bu namı. Sabahları geç gelir, makine başında uyuklardı. Ortak makine, kullandığı arkadaşlarının diretmesiyle toparlanırdı. Zaten onlar da bıkmıştı onun bu sorumsuzca çalışmasından. Kendilerinden yaşça büyüktü Veysel lakin sanki o küçükmüş gibi onu paylıyorlardı. Veysel’in başka kabahatleri de vardı üstelik. Fabrika da bazı saatlerde molalar verilir kimisi namazını kılar kimisi çay, kahve içer dinlenirdi. Bu saatlerde Veysel namaz kılanlarla mescide gider fakat namaz kılmadan odanın bir köşesine kıvrılır mola bitse de saatlerce uyurdu. Miskin biriydi, saatlerce uyusa da uykusunu alamazdı. O uyuduğu zamanlarda diğer çalışanlar yine kaçtı bir yerlere Veysel Paşa diyerek arkasında dalga geçerlerdi. Gülenlerin aksine çalışma arkadaşları öfkelenir ve bütün iş kendilerine kaldıkları için sitem ederlerdi. Bu durum elbette ki şeflerin kulağına gidiyor ve Veysel’e kızıyorlardı. Ama bunların hiçbiri Veysel’i kendine getirmiyor, bir kulağından girip ötekinden çıkıyordu.

Yine bir gün mescitte uyuyordu, mola biteli yarım saat olmuştu. Bir anda yükselen seslerle sıçrayarak uyandı. Uyku mahmurluğu ile etrafına bakındı, kimseyi göremeyince sarsak adımlarla seslerin geldiği yemekhaneye yürüdü. Şefler ellerinde zarflarla isim söylüyorlardı. Bir anda eline zarf tutuşturdu şeflerden en zayıf olanı, adını tam hatırlamıyordu Kamil ya da Kemal’di. Zarfın ne olduğunu soramadan bırakıp gitti Kamil ya da Kemal mi demeliydi? Zarfın ucundan yırtıp içindeki kâğıdı çıkarttı. Ne yazmışlardı böyle uzun uzun? Kağıdın başında uzun uzun prosedür yazmışlardı, okumadan geçti. İş başı saatinden geç gelme, çalışma saatleri sırasında çalışmama, ürünleri eksik ve defolu teslim etme ve çalışma arkadaşlarının çalışma azmini düşürme gibi birçok sebepten ötürü işten çıkışının verildiği yazıyordu. Elindeki zarfla soyunma odasına girdi, kahverenginin en koyu tonlarındaki ceketini üzerine geçirdi ve eski model telefonunu ceketinin cebine zarfla birlikte attı.

Yavaş adımlarla fabrikadan çıktı. Havanın ayazı direk yüzüne vurdu. Bu kış kar çok yağmamıştı, havada kuru bir ayaz vardı. Yolda hiç tanıdığa rastlamadan mahalleye geldi. Mahalleleri sakin ve çoğunluğun orta yaşta olduğu insanlardı. Evinin mavi demirden olan kapısına vurdu 3 kere, bir dakika geçtikten sonra eşi Ayşe Hanım açtı kapıyı. 20 yıllık evlilerdi. Hoş geldin diyerek içeri yöneltti kocasını. Soğuktan sıcağa giren bedeni uyuştu Veysel’in. Ceketini koltuğa bıraktı ve banyoya yöneldi. Arkasından Ayşe Hanım sobanın üzerindeki sıcak sudan getirdi ve kocasının elini yıkamasına yardım etti. Sobanın önündeki sofraya oturan Veysel yemekten önce bir bardak su içti. Kocasının ceketini koltuktan alan Ayşe Hanım yere düşen zarfı aldı, yavaş da olsa okuması yazması vardı. Zarfta yazanları pek anlamasa da okudu fakat okuduklarıyla adeta çıldırmak üzereydi, elindeki ceketi yere fırlattı ve bağırmaya başladı. “Nasıl olurda bunları yaparsın, zaten zar zor geçiniyorken birde doğru düzgün çalışmıyor musun ?”dedi. Veysel’in ağzını bıçak açmıyordu. O konuşmadıkça karısı daha da sinirlendi, koltuktaki minderleri yere fırlattı, kocasının umursamazlığı onu resmen çileden çıkartmıştı. Veysel önündeki ıspanak yemeğine bakıyordu dalgın dalgın. Ayşe hanım bir şeyler söylüyordu ama ne dediğini anlamıyordu. Karısı ablama gidiyorum diyerek bağırdı ve demir kapıyı çarpıp çıktı. Demir kapının çıkan gürültülü sesi resmen Veysel’i kendine getirdi, beynine fabrikadaki ve Ayşe Hanım’ın söyledikleri bir bir ağır darbeler olarak girdi. Gerçekten nasıl böyle yapabilmişti? Kendinden yaşça küçük insanlar bile sürekli onu uyarıyordu. Utandı kendinden, işlerini hiç düzgün yapmamış sürekli aksatmıştı. İşe hiç zamanında gitmemişti. Nasıl bu kadar sorumsuzluk yapmıştı. Kafasını ellerinin arasına aldı. Yoğun bir baş ağrısı hissediyordu. Saatlerce sobanın çıkardığı sesi dinledi, beynindeki suçlayıcı ve haklı isyanlar da ona eşlik etti. 40 yaş yaşlanmış gibi hissediyordu, saçları daha da ağardı gibi hissetti. Gerçekler ağır gelmişti ve başını önüne eğdirmişti ona. Anlık gelen cesaretle ve olanları düzeltme isteğiyle ayağa kalktı, sendeledi biraz. Bağdaş kurup oturmaktan bacakları uyuşmuştu. İşleri düzeltmeye önce karısından af dileyerek başlayacaktı, sonrasında bir iş arayıp sorumluluklarını düzgünce çalışarak yerine getirecekti. Anahtarı da alarak evden çıktı. İki sokak aşağıda olan eşinin ablasının evinin yolunu tuttu. Yeni bir başlangıç yapmalıydı.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Gaye Güdüsü

Saat sekizi on dört geçiyordu. Fabrikada gün başlamış, işçilerin artık alışt...

Serviş Dışı

Saat sekizi on dört geçiyordu. Fabrikada gün başlamış, işçilerin artık alışt...