Üstad Seyyid Mahir İz Efendi

Medeniyet tarihimiz sadrında öyle zatlar derc etmiştir ki; onların gönüllere ektikleri tohumlar kendinden sonraki kuşakları kendilerine teshir eylemiştir. Muhakkak bu zatlardan biri de Merhum Mahir İz Hocamız’dır. 29 Ocak 1895'te o zamanlar Üsküdar'a merbut olan Beykoz'da doğan Mahir İz Bey’in dünyaya tevellüdü Sultan Abdülhamid Han Hazretlerinin saltanat yıllarına tevafuk etmektedir. Çocukluğunun ilk yıllarını devr-i Hamidî’nin tecdid ikliminde geçiren Mahir İz Bey, ilerleyen yıllarını da Medine-i Münevvere’de civar-ı Resulallah’ta ihya olarak ikamet eylemiştir. Ecdadı, sülale-i tahireden seyyidler kervanının ulularından olan Seyyid Mahir İz Bey, fıtratında mündemic olan Muhammedî neseb, terbiyesinde müessir olan Osmanlı edeb ve erkânı, ailesinden kendisine tevarüs eden ilmi menhec üzere Ravza-i Tahire’nin civarında en güzel şekilde kıvamına ermiş, onu uşşak-ı Resulullah’tan kılmıştır.

Peder-i alileri Külahizadeler namıyla maruf, ilmiye zümresinden asil bir sülaleye mensup, her cihetten Osmanlı medeniyetinin fazilet ve kemâlatının bakıyyesi fevkalede mümtaz bir zat olan Medine-i Münevvere mollası Seyyid İsmail Abdülhalim Efendi’dir. Kendileri Medine-i Münevvere’de kadılık vazifesi deruhte etmiştir. Seyyid Mahir İz Efendi’nin muhtereme validesi de şeyhülislamlar yetiştirmiş Erzurumlu Çelebizadeler ailesine mensup Râife Hanım'dır. (1) Seyyid Mahir İz Efendi, hayatı boyunca ecdadından kendisine tevarüs eden ilim, edeb, şecaat gibi vasıflarla Osmanlı medeniyetinin en mütebahhir bir mümessili olarak çevresindekileri tenvir etmiştir.

Payitaht’ta tevellüd eylemelerine ragmen kader-i ilahi’nin sevki ile diyar diyar gezmiş bu vesile ile de ilim ve Irfan tahsilinde âleminde farklı farklı renkler tulû etmiştir. Bunlardan biri Balıkesir İdadisi'nde okuduğu yıllarda kendisine üstadlık yapan müderris Mahmud Naci Efendi'dir. Seyyid Mahir İz Efendi, Tuhfe-i Vehbi'yi okuyup ezberlediğini naklettiği bu zatı "sebeb-i feyzimdir'' diyerek yâd eder.

Daha sonraları Payitaht’a avdetinde Osmanlı medeniyetinin en kadim semtlerinden tevellüd eyledikleri semt olan Üsküdar’da ikamet etmeyi ihtiyar etmiştir. Hatıralarında: "Medine'nin, o gülzar-ı nübüvvetin feyzi sayesinde Camiu's-sağir, Kenzü'l-ummal gibi hadis eserleri kıraat etmiştir. Bu dönemlerde 13 yaşlarında idi. Üstadı: “Sen bu merak ve bu çalışmayla devam edersen on sekiz yaşına geldiğin zaman Fatih hocalan arasında 'müşarü'n-bi'l-benan/parmakla gösterilecek kadar tanınmış olursun" buyurarak onun şeriat ilimlerini kesbetmedeki rusuhiyet ve dirayetine iltifat etmiştir. Daha sonraları Sultanî’yi okurken de İsa Ruhi Efendi'den Farsça lisanını tekmil eylemiştir. Seyyid Mahir İz Efendi’nin tedrisatına baktığımızda o derin Irfan üstadının temelinde ne denli bir ilim hazinesinin mündemic oladuğunu müşahede ediyoruz.

Seyyid Mahir İz Efendi, hayatının hiçbir vetiresinde ilim tahsilinden bir an dûn olamamıştır. Milli Mücadele’nın zor yıllarında dahi Ankara'da bulunduğu dönemde Merhum Mehmed Akif Bey'den Arapça, Farsça ve Fransızca edebi metinler kıraat ederek bu üç edebî lisanda edebi metinler okuması yaparak vukufiyetini iyice arttırmıştır. 1936'da Beykoz Orta Mektebi Türkçe muallimi olarak İstanbul'a avdetinde tezini ikmal ederek 1938 yılında edebiyat fakültesinden mezun oldu. Herhalde onun hayatının ümmet için en verimli dönemi şiddetli bir baskı ile bizi ‘biz’ yapan değerlerden kopma hengâmesinin yaşandığı o zor devirlerde muallimlik yaptığı gençlere adeta bir manevi âb-ı hayat kaynağı dağıtarak onları kaybettirilmek istenen kadim Osmanlı ilim ve irfan medeniyeti ile tanıştırdığı dönem olmuştur.

Seyyid Mahir Efendi, talebelerine: “Evladım ben sizin mânen babanızım” buyururdu. Kendilerinde mümeyyiz bir vasıf olan mürebbilik ve halavetin tesiri ile de talebeleri arasında “Mahir Baba” namıyla maruf olmuştu. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nde Tasavvuf Tarihi ve Edebiyat dersleri vermiştir. Kendisi şeriat tarafı baskın müteşerri’ bir âlim olduğundan olsa gerek, tasavvufa mesafeli durur; talebelerinin: “Bir tarikata intisab edelim mi hocam?” sualine cevaben: “Oğlum şu tarikat bu tarikat filan olmaz. Bir tarikat var, o da şeriat tariki olan Şeriat-ı Muhammediyye’dir!” buyururmuş. Tasavvufa mesafesi uzun yıllar devam etmiştir. Ta ki Şeyh Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretlerinin bir manevi sohbetlerinin kalbinde bir ameliyat-ı cerrahiye yapmasına kadar. Seyyid Mahir İz Efendi bir gün babası Sami Efendi hazretlerinin hizmetlisi olan Prof. Dr. Osman Öztürk Bey’e: “Oğlum babana söyle; bana Sami Efendi’den bir randevu ayarlasın.“ demiş. Osman Öztürk Bey şaşırarak Seyyid Mahir İz’in arzusunu sebebler âleminde tahakkuk ettirmiş, bir ikindi namazı sonras onları bir araya getirmişler. Şeyh Sami Efendi Hazretleri ile Üstad Mahir İz Bey baş başa bir odada… Derken ictima nihayelenmiş, Seyyid Mahir İz Bey terlemiş bir şekilde huzurdan çıkmış. Bir müddet Osman Öztürk Bey ile sessiz bir şekilde yürümüşler. Osman Öztürk Bey daha sabr edemeyerek Mahir İz’e: “İçeride ne oldu Efendim?” diye sorunca, Seyyid Mahir İz Efendi: “Yürü yürü, olan oldu!” buyurmuş. Bir müddet daha sukut ettikten sonra: “Oğlum işte mürşid-i kamil Sami Efendi hazretleridir. Mürşid, müridinin gördüğü rüyayı (manen) görendir” buyurmuşlar. Bu ziyaretlerinden sonra Şeyh Sami Efendi hazretlerine intisab etmişlerdir. Kendilerine fakülte de “Efendim bir tarikate intisab edelim mi?” sualine: “Oğlum bir gün gelir, sizi caminin kapısından alır götürürler” buyururlarmış.

Bu intisab hadisesi ile ilgili olarak Selçuk Eraydın hocamız şu nakli yapmıştır: ''Kesin tarih hatırlamıyorum ama son yıllarıydı Hoca'nın, Vefatından iki üç yıl kadar önceydi, şunu söyledi Hoca bize: "Evladım, dedi, bir rüya gördüm. Bu rüyada bir işaret vâki oldu. Ve o işaret üzerine ziyaretine gittim Efendi'nin. Giderken kafamda birtakım istifhamlar vardı. Gittim, sohbetlerine katıldım Zahiren bir şey söylemediğim halde, orada, zihnimdeki suallerin hepsine cevap aldım. Onun üzerine bende bir teslimiyet hasıl oldu. Kendiliğinden oldu ve ben elhamdulillah teslim oldum.” (2)

Seyyid Mahir İz Efendi Üstadımız Şeyh Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri ile ilgili hislerini şu şekilde ifade buyurmuşlardır: “Hemen eline sarıldım, öptüm. İrtihalinden önce ancak iki kere görüşebildim. İlmin kıyl-ü kalini her zaman bir noktada toplamak kabil olmadığından, hiçbir zaman ilmi tetkikten geri kalmamakla beraber; hakikat-i mahza'ya vukuf ancak ehlinin irşadıyla mümkün olabileceğine inanırım. İşte bu sebeptendir ki yakaza dışı bir işaretle süllem-i irademi sema-yı marifete miraç için feyz-i Sami'ye rapt eyledim. O, Hazret-i Sami'dir. Biz devr-i padişahiden beri neler gördük, fakat böylesine tesadüf etmedik…” (3)

Seyyid Mahir İz Efendi’nin tasavvuf hakkındaki beyanları şu şekilde hulasa edilmiştir: "Ahlak tedricen bozulmaya ve vahdet-i diniyye gevşemeye yüz tııtunca, yer yer zuhur eden ehlullaha el uzatan cemaatler, dergahları ve tarikatlan vücuda getirmişlerdir.” "Tasavvuf, ebedl saadete nail olmak için nefsi tezkiye, ahlakı tasfiye, zahir ve batın tamir hallerinden bahseden bir hal ilmidir. Tasavvuf, diğer ilimlerden farklı olarak, mutasavvıflarca çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. Bu tariflerin, her sufinin işgal ettiği makama göre yapıldığını gözden uzak tutmamak gerekir" “…masiva ilgisi kalpte bir lekedir; Hakk' ın kalbe tecellisine manidir. Bu leke ancak hikmet ve irfan güneşiyle giderilebilir. Hikmet, ilmin mahiyetini araştırmaktır; irfan ise bir nevi sezerek anlayıştır, ayrı bir mevhibedir. İnsan, hayatı müddetince masivayla beraber yaşar. o halde bundan kurtulma yolu nedir? Tabii insan, yaşamak için yiyecek, içecek, yatacak, yakacak, doyacak, sevecek, bütün hayati ihtiyaçlara bağlanacağı gibi mehasine de gönül verecektir. İşte, tarikat dervişe zikir, fikir ve aşk yoluyla bunları gönülden nasıl çıkaracağını bildirir.” “Tasavvufun gayesi, Hakk'ın nzasmı kazanmak için nefisleri temizlemekten, güzel ahlak sahibi olmaya çalışmaktan, kısacası Allah ve Resulü'nün ahlakıyla ahlaklanmaktan ibarettir. (4)

Üstad Seyyid Mahir İz Efendi, mezkur vetireden sonra tasavvufi görüşlerini talebelerinin gönüllerine yeri geldikçe ilka ederdi. Bu hususta bir eser de te’lif eylemişlerdir. Bu hususu İsmail E. Erünsal Bey şu şekilde nakl ederler: “Hoca’nın tasavvufi konulara dair derin bilgisi vardı. Bu konularda çok güzel sohbetler yapardı. Ben de her zaman: “Hocam bunları yazsanız da herkes istifade etse.” derdim. Hoca, ısrarlarımdan etkilenmiş olacak ki bir süre sonra bu konuda bir kitap yazdı. Hoca bana hediye ettiği nüshaya şöyle bir iltifatı layık görmüştü:

‘Talebem arasında ilk olarak bir îmâ-yı edebî ile eserin te’lif lüzumunu işrâb eden ve bu suretle müşevvik-i evvel saydığım faziletli ve sevgili evladım İsmail Erünsal’a bir hatıra-i vedâdkârânemdir. Mâhir İz.’

Mahir Bey’in Tasavvuf kitabının yazılmasına vesile olan İsmail Erünsal’a kitabı ithafı. (6)

Hazret-i Mevlana (kuddise sırruh)’nın türbe-i şerifi ile ilgili bir resim için ise şöyle yazmıştır:

“Görünen türbe-i zi-izz ü âla
Merkad-i Hazret-i Mevlana'dır
Varsa ger çeşm-i. basirette cila
Pertev-i feyzi onun peydadır…”

Beyit: "Bu resimde görünen yüksek kubbeli mübarek türbe Hz. Mevlana'nın kabr-i şerifidir. Gözlerinde maneviyatın derinliklerini görecek bir parlaklık, nüfuz-u nazar olan kişiler, o zatın feyzinin etrafa saçtığı nurun apaçık parıltılarını görebilirler” demektir. (7)

Seyyid Mahir İz Hocamız, âli neseb, fevkalade haseb sahibi idi. İlmi derinliği, edebiyattaki vuhufiyyeti ve hizmet sevdası ile tasavvuf neşvesini de zatında cem eden, bütün bu yönleri kendisinde cem etmesi ile de Osmanlı Medeniyetinin en bedihi bir mümessili olarak gençliğe kadim medeniyetin asaletini ve letafetini aksettiren bir ışık bir çerağ bir Üstad olmuştu. Topluma yön verecek öncülerin “sesi gür ve güzel, bilgili, giyim-kuşam ve temizliğe özen gösteren, vakur bir duruş sergileyen vasıflardaki ehil kimseler arasından seçilmeli." (8) gerektiği kanaatini taşımaktaydı. "Rağbet-i mal iledir cami-i İslamın da, Mescid-i köhne-i bi-vakfa cemaat gelmez." (9) buyururdu. “Benim iki adım var ilk adım Abdullah, ikinci adım Mahir… Abdullah Mahir’im ben” buyuran üstadımız kulluğu, ilmi, irfanı ve hizmeti ile iz bırakmıştı neslinde iz burakmıştı nesillere…

Üstad Seyyid Mahir İz Efendi’nin talebelerinden olan Muhterem Abdullah Sert Bey onun talebelerine olan muamelesini şu şekilde tasvir eder: “Mahir Hocamız tam bir İstanbul beyefendisiydi. O her aylık maaşını alınca ondan zekatını hemen verirdi. Şimdi bakıyorsunuz her talebesi Mahir Hoca’yı anlatıyor. İşte hocalık bu diyorum. Sizi kaç talebeniz sizden sonra ne kadar anlatıyorsa ne kadar iz bıraktıysanız o kadar talebe yetiştirmişsinizdir. Mahir Hocamız hakkında bu kadar eserler yazılıyor, sempozyumlar yapılıyor, mülakatlar yapılıyor. Niye? Çünkü hepsi Mahir Hoca’mızdan bir şekilde beslenmiş. İlmi ile beslenmiş, Sevgisi ile beslenmiş, muhabbeti ile beslenmiş, ikramı ile beslenmiş, özel ilgisi ile beslenmiş… Güzellikler okuyarak ve görerek öğreniliyor. Bu gibi zatları okumaz görmezseniz öyşe hüdayi-nabit dediğimiz kendi kendinize giderseniz, hayali yaşarsınız ama (hamlığınız ile) birçok yerdede göze batarsınız. Onun için güzelliklerin kadim bir medeniyetten öyle teselsül ederek bu gibi zevata geldiği mesclislerde olmamız lazım. Edebiyat çevresinde yetişirseniz güzel bir edebiyatçı olursunuz. Kendi kendine yazarak olmaz yani. Ediblerin yanında yetişirseniz göre göre edebi ögrenirsiniz. Bizim medeniyetimiz birazda şifahi olarak göre göre gelmiştir. Mahir Hocamızda şunu gördük Osmanlı Medeniyetinde her şeyin yazılarak gelmediğini şifahi olarak edebi, adabı, Ilmi ve irfanı, İstanbul beyefendisinin ne demek olduğunu… İnsan onlarla konuşurken dahi zorlanıyordu. İnsanlar değişir ama hakikat değişmez, fazilet kaybolmaz. Biz Mahir Hoca’mızdan sadece hukuku, edebiyatı değil bir misafire nasıl şeker ikram edilmesi gerektiğini de öğrendik. İşte bunlar bugün fakültelerde öğretilmiyor. Bugün evde de öğretilmiyor bu incelikler... Ama Mahir İz Hocamız her şeyi kucaklayan bir çatı gibi öğretti. Kalb dünyasına dair bu güzellikleri bizlere…”

Ekseriyetle hizmet vazifelerini Çengelköy'deki Kuleli Askeri Lisesi, Üsküdar Paşakapısı Orta Mektebi, Haydarpaşa Lisesi, Çamlıca Kız Lisesi ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü gibi mahallerde Üsküdar’da almış, vefatı da Üsküdar Paşabahçe semtinde vuku bulmuştur.. Hayatı boyunca asil bir İstanbul Beyefendisi olarak yaşayan Seyyid Mahir İz Efendi derin izler bırakarak ahiret alemine irtihal-i dar-i beka kılmıştı. Üstad Seyyid Mahir İz Hocamızın Muallim Naci'ye ait sık sık tekrarladığı beyit ile hasbihalimizi tamam edelim:

“Dersi bitmez bir debistan-ı hakayıktır cihan
Onda en kamil muallimler sebak-handır bütün…”

Kaynakça:

1) Uzun, Mustafa İsmet, İstanbul/Üsküdar Medeniyetinden Etkin Bir İz Muallim Abdullah Mâhir İz, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu: VIII 21-23 Kasım 2014 Bildiriler, 2015, cilt: II, s. 217-237
2) Özdamar, Mustafa, Mahir Iz Hoca, s. 187-188.
3) İz, Mahir, Yılların İzi, s. 506-508.
4) Işık, Ayhan Mahir İz Hayatı Eserleri ve Tasavvufî Görüşleri, Bartın Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi = Journal of the Faculty of Islamic Sciences of Bartın University, 2014, cilt: I, sayı: 1, s. 84-85-86-100 Türkçe [G00078]
5) Mahir Bey’in Tasavvuf Kitabının yazılmasına vesile olan İsmail Erünsal’a kitabı ithafı.
6) Mahir Bey’in Tasavvuf Kitabının yazılmasına vesile olan İsmail Erünsal’a kitabı ithafı.
7) Uzun, Mustafa İsmet, İstanbul/Üsküdar Medeniyetinden Etkin Bir İz Muallim Abdullah Mâhir İz, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu: VIII 21-23 Kasım 2014 Bildiriler, 2015, cilt: II, s. 222-236
8) Altıntaş, Ramazan Mihrab Minber Kürsü Eksenli Din Hizmetleri: “Mahir İz Hoca Örneği” , Cami Merkezli Hayat: YECDER III. Ulusal Din Görevlileri Sempozyum Tebliğleri (13 Mayıs 2012-İstanbul) , 2013, s. 26
9) Altıntaş, Ramazan Mihrab Minber Kürsü Eksenli Din Hizmetleri: “Mahir İz Hoca Örneği” , Cami Merkezli Hayat: YECDER III. Ulusal Din Görevlileri Sempozyum Tebliğleri (13 Mayıs 2012-İstanbul) , 2013, s. 27

 

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Bu Dünya İçin Değerliyim

Medeniyet tarihimiz sadrında öyle zatlar derc etmiştir ki; onların gönüllere ektikler...

Tekliften Önce Tanım

Medeniyet tarihimiz sadrında öyle zatlar derc etmiştir ki; onların gönüllere ektikler...

Yalnız O Karışır

Medeniyet tarihimiz sadrında öyle zatlar derc etmiştir ki; onların gönüllere ektikler...