Üst Üste Olmayan İki Nokta

Eğlenceli bir gezi yazısı yazmak isterdim. Bir şiir, bir öykü... Ama bugün size bambaşka bir şey anlatacağım. Anlatmakta geç kalınmış bir şey anlatacağım. Beş ay önce gördüğüm, öğrendiğim şeylerin zekâtını vereceğim sizlere aktarmakla. Her şeyin zekâtı kendi cinsindendir denilir ya, o hesap. "Çok da uzatma anlat artık" dediğinizi duyar gibiyim ama inanın nereden başlayacağımı bilemiyorum. En iyisi şöyle bir giriş yapayım. Bundan beş ay kadar önce okulumuzun İHH ekibi olarak arkadaşlarla, aklımızda ve kalbimizde derin izler bırakan bir yolculuk yaptık. Bu yolculuk bize yardım faaliyetlerinin arka planını öğretecekti. Yardımlar nerede toplanır, tırlara nerede yüklenir? Hatta sınır nasıl geçilir, nereye kadar gidilebilir? Belki de şu an tahmin etmişsinizdir yolcuğumuzun nereye olduğunu: Hatay/Reyhanlı – İdlib. Kısaca Suriye yolculuğu... Tabi sınırı geçmek için valilikten onay gerekliydi. Yolculuktan yaklaşık iki ay önce imzaladığımız belgedeki "Başımıza bir şey gelmesi durumunda hak talebinde bulunmayacağız" cümlesi bizi biraz tedirgin ediyordu. Ancak grubumuzdaki bir ablamızın ikinci gidişi olması bizi biraz rahatlattı. İstanbul'dan yolculuğa çıktığımızda neyle karşılaşacağımız konusunda tereddütlüydük. Havalimanına indiğimizde Hatay İHH ekibinden bir abi bizi aldı ve Reyhanlı'daki lojistik merkezine götürdü. Orada yardımların kategorilere ayrılışı, paketlenmesi vs. hakkında bilgi edindik. İlk defa bu kadar yakından tanık olduğum bu sisteme hayran kaldım. Gerçi yardım faaliyetleri bu kadar sistematik olmasa bir yerde illaki sekteye uğrayacaktı. Sistematik yardıma bir örnek vererek geçmek istiyorum. Lojistik merkezinin bir yerinde yetim annelerinin çalışacağı, tabiri caizse küçük bir fabrika oluşturulmuş. Onlara dikiş eğitimi verilmiş ve sistem böylece devreye girmiş. Vakfa yapılan kumaş yardımları bir yerde, çocuklar için yapılan bayramlık bağışları başka bir yerde toplanmış. Her bir bayramlık bağışında mağazaya gidip daha pahalıya bayramlık almaktansa, yardım kumaşları yetim annelerine verilmiş. Onlar da diktikleri her elbise için belli bir miktar ücret almaya başlamışlar. Yani kısaca; mağazaya verilecek olan bayramlık elbiselerin ücretleri, yetim annelerine emeklerinin karşılığı olarak veriliyormuş. Bunu anlatırken şunları da söyledi Mehmet abi: Her ne kadar yardıma ihtiyaçları olsa da “bu size gönderilen yardım” diyerek ellerine nakit para vermek bizim için de çok zor, onlar için de.

Böylelikle hem yardım faaliyetleri arasında devir daim oluyor hem de ellerinin emeğiyle az da olsa para kazanmış oluyorlar. Bu arada şunu da belirtmeliyim ki sınır ötesindeki yakın bölgelerde Türk lirası kullanılıyor.

Sonrasında İHH'nın Hatay’daki yetim köyüne gittik. Yetimhaneyle ilgili en dikkat çekici şeylerden biri, kuşbakışı görünümünde bir kulak ve bir göz siluetinin olmasıydı. Mesaj gayet açıktı: Yetimlere göz kulak oluyoruz. Yetimhanenin içerisinde çocukların her türlü gelişimi için güzel alanlar vardı. Kütüphane, sanat atölyeleri, derslikler vs. Gördüğümüz şeyler karşısında dedik ki "Maşallah buranın imkânları çok güzel." Tabi cümlemiz bundan ibaret değildi; İnsanın önüne tüm imkânlar serilse de anasızlık- babasızlık, yeri doldurulacak bir şey değildi. Burada bilinçli yardım yapma konusunda bir hususa değindi Mehmet abi, dedi ki: Halkımız yetimlere çok değer veriyor. Yapılan bağışların ciddi bir kısmını da yetim bağışları oluşturuyor. Bazen farklı hususlarda ciddi destek gerekiyor ancak yetim malına dokunulmaz. Biz de buna dikkat ettiğimiz için yetim bağışlarını, farklı bağış kategorilerinde kullanmıyoruz. Böylece acil ihtiyaçlar da olsa bazı aksamalar oluyor. Ve devam etti: Hatta şöyle şeyler de yaşıyoruz; yardımları yerine ulaştırırken yetim bağışlarını yalnızca yetimlere veriyoruz. O esnada ihtiyaç sahibi ama yetim olmayan çocukların ağladıklarını, gözlerinin dolduğunu görüyoruz. Bunun için bilinçli yardım yapmak önemli.

Bilinçli yardım derken şunu kastetti Mehmet abi: yapılan yardımlar genel bağış adıyla yapılırsa, en acil olan ihtiyaç neyse bağışlar orada kullanılıyor, böylece faaliyetler aksamamış oluyor. Zaten acil ihtiyaçlar vakfın sosyal medyasında paylaşılıyor. Bu gönderileri takip ederek en acil ihtiyaçların neler olduğunu öğrenip daha bilinçli yardımda bulunabilirsiniz. Çünkü aciliyet değişebiliyor. Kimi zaman un, kimi zaman battaniye, kimi zaman mazot…

Neyse, çok da uzatmadan sınır ötesine geçelim sizinle. Yetim köyünde bir gece geçirmemizin ardından, sabah erkenden Cilvegözü sınır kapısından İdlib’e doğru harekete geçtik. Yanımızda bir rehber bir de koruma vardı. Vakıf gönüllüleri rehber olmadan, rehber de koruma olmadan sınırı geçemezmiş. Çünkü Suriye sınırı içerisindeki Esed rejimi ve muhalifler arasındaki sınır her an değişebilirmiş. Yani dün rejimin elinde olan bölge bugün muhaliflerin elinde olabilirmiş. Sınırı geçerken T.C kimlik kartlarımızı teslim ederek, ziyaretçi kartlarımızı aldık. Sınırda kimlik kontrolü vs için beklerken çok fazla tırın giriş çıkış yaptığını gördük. Ancak tırların tamamı Türkiye'nin yardım tırları değildi. AB’nin ve farklı yabancı kuruluşların yardım tırları da vardı. Bunu rehberimize sorduğumuzda, çok farklı yerlerden bölgeye yardımların geldiği ancak bazı ülkelerden gelen yardımların istihbarat toplamak için kamuflaj olduğu cevabını aldık. Çok da şaşılacak bir şey yoktu doğrusu.

Sınırı geçtiğimizde ilk uğradığımız yer önceki günün akşamında vurulan bir mühimmat deposu, rejim muhaliflerinin mühimmat deposuydu. Daha alana girer girmez, burnumuza yanık ve şarapnel parçalarının kokusu gelmeye başladı. Yanımdaki arkadaşım tedirginlikle bileğimi sıktığında ben oradaki insanların çok normal bir şey olmuş gibi hayatlarına devam etmelerini içim burkularak izledim. Orada telefonlarımızı kapatmamızı, fotoğraf çekmememizi söylediler. Biz de denileni yaptık. Rehberimiz: İki yıldır bu bölgeye gelir giderim, ben de sizinle birlikte öğrendim buranın mühimmat deposu olduğunu dedi. Muhalifler bu konuda çok dikkatli olmak zorundalardı. Çünkü yeri tespit edilen mühimmat deposunun vurulması an meselesiydi. Deponun vurulmasının üzerinden çok da vakit geçmediği için, burada fazla durmamız tehlikeli olabilirdi. Böylelikle oradan hemen ayrıldık. Arabaya bindik ve yıkık dökük şehrin içerisinde normale döndürülmeye çalışılan hayata yolculuk yapmaya başladık. Hem çok ürpertici, çok inandırıcı, hem de çok acı vericiydi insanlık için. Bir yandan da rüya gibiydi. Sanki böyle bir şey olamazdı, olmamalıydı. Her yer bu kadar harap edilemez, çocuklar gözyaşına böylece terkedilemezdi. Sonrasında İHH’nin sağlık birimi denebilecek bir yere gittik. Protez kol-bacak takılan bölüme bir de katarakt ameliyatının yapıldığı yere uğradık. Kısaca özetlemem gerekirse protez malzemelerinin Euro ile alındığını, bunun için çok pahalı olduğunu öğrendik. Ayrıca küçük çocuklarda protezin, gelişim durumlarına göre değiştirilmesi gerektiği için maliyet devamlı artıyormuş. Yolumuza devam etmek için buradan da ayrıldık.

Yıkılmış binaların, müstakil evlerin, döküntülerinin arasında tek bir çiçek yetişmiş okulun ziyaretçisi olmuştuk şimdi. Arada bir küçük çocuklar çıkıyordu karşımıza. Yüzlerinde savaşın kasırgası, yüreklerinde çocukluğun neşesi ve fısıltısı. Onlar vatanlarının geleceğiydi, umuduydu. Şimdi bu umut yıkık dökük sokaklarda, bu satırlara ilham olmayı bekliyordu. Harap olmuş mahallenin sokaklarında bizden başka kimse olmasa da ezan-ı Muhammedi yükseliyordu minareden. Öğle namazını kılıp devam etsek dedim rehber abiye. "Namazı böyle yerlerde kılamayız, buradan dönünce kılabiliriz" cevabını alınca anladım hala daha bir şeyleri idrak edemediğimi. Bölgenin genelini göreceğimiz bir yere çıktık sonrasında. Solmuş bir hayat, renksiz kalmış bir dünya duruyordu karşımızda. Biz merak ettiklerimizi soruyor, öğreniyorduk. Ama bilmediğimiz bir şey vardı: Buraların ahvalini ancak İstanbul’a döndüğümüzde, her beş on dakikada bir askeri noktalarda durdurulmayan araçlar, kırmızı ışıkta kilometrelerce kuyruk oluşturunca anlayacaktık.

Şunu da belirtmeden geçmeyeyim. Şu an Suriye'de ikisi resmi, üçü gayri resmi olmak üzere beş farklı ülke faaliyet yürütüyormuş. İran ve Rusya, halkın ayaklanmasını bastıramayan Esed rejiminin çağırması üzerine ülkeye giriş yaptığı için resmi devletlermiş. Gayri resmi olan devletler arasında Türkiye olsa da sınır güvenliği meselesi Türkiye'nin Suriye'de bulunmasını meşru hale getiriyor. Diğer iki devlette tahmin edebileceğiniz gibi Amerika ve İsrail. Amerika petrol kuyularını, İsrail ise isminden çok anlaşılmasa da, olası bir su kıtlığında İsrail'in su ihtiyacını ciddi oranda karşılayacak olan su kaynaklarını yani Golan tepelerini kontrol altında tutuyormuş.

Yazıyı çok uzattığımın farkındayım. Daha anlatacak şeylerim var. Ama noktayı on iki yaşındaki yetim bir kızın gözleriyle koymak istiyorum. Çat pat bildiğimiz Arapçamızla anlaşmaya çalıştığımız o küçük kızın ela gözleri, kuracağı her cümlenin ardında doluyor, böylece hayatıma yeni bir noktalama işareti ekliyordu: üst üste olmayan iki nota. Üç nokta koysak devamı vardır ama iki nokta olursa devamı oladabilir olmayadabilir bazı şeylerin. Tıpkı sınırımızın hemen ötesinde bir hayatın hem var olması hem de olmaması gibi..

Selam ve dua ile..

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Bin Atlı Çocuklar Gibi Şendik

Eğlenceli bir gezi yazısı yazmak isterdim. Bir şiir, bir öykü... Ama bugün size bamba...

Türk Değilse Yüktür

Eğlenceli bir gezi yazısı yazmak isterdim. Bir şiir, bir öykü... Ama bugün size bamba...

Önden Giden Atlar

Eğlenceli bir gezi yazısı yazmak isterdim. Bir şiir, bir öykü... Ama bugün size bamba...