Üsküdar'ın Mânevi Sahibi Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleri

Beş Osmanlı padişahına yön veren önemli bir şahsiyet. ışıklı bir yol.

Şahsının mânevi ikliminde dolaştığımız her an bir hayat dersi, bilgi mevsiminden bir lahsa, değerler yağmurundan bir damla misali.

Tanıdıkça hayranlık uyandıran, anladığımız ölçüde ise daha çok anlayıp daha çok nasipdâr olmak isteyeceğiniz bir hazineler topluluğu.

Şimdi bu dersler ve büyük değerlerden bende en çok etki bırakanlardan bazılarını anladığım ölçüde, kalemimin yettiğince nakletmeye çalışacağım. Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri birçok ilde bulunmuş, bulunduğu her ilde ilim tahsil etmiştir. Bende en çok etki bırakmış olan ildir, Bursa. Ve alıp götüren hadiselerin başladığı şehirdir.

Hüdâyî Hazretleri, talebelik yıllarında ciddî bir ilim eğitimi yanında tasavvufî bir alâka ile gönül âlemini de az çok yoğurmuştu. Gayret ve çalışkanlığı sebebiyle de medresede kendisiyle husûsî bir şekilde ilgilenen hocası Nâzırzâde’nin muîdi olmuştu. Sonraki yıllarda hocası Nâzırzâde ile birlikte muhtelif kadılık vazifelerinde bulundu. Son olarak da Bursa’ya tâyin edildiler. Hocası baş-kadı, kendisi de Ferhâdiye medresesinde müderrisliğin yanında Câmi-i Atik mahkemesinde kadı naibi oldu. Onun kâmil mânâda tasavvufa sülûk edip mârifetullâha nâil olması da işte bu zamana rastlar.

Şöyle ki; her türlü ilmî liyâkat ve makamına rağmen Hüdâyî Hazretleri, o zamanlar Bursa kadılığı vazifesini yürüten Kadı Mahmûd Efendi adında sayısız kadıdan sadece biriydi. Bir gün karşısına o güne kadar hiç rastlamadığı türden pek farklı bir dâvâ çıktı. İki gözünden sel gibi yaşlar akıtan bir kadıncağız, kocasından şikâyetle mahkemeye mürâcaat etmişti. Kendisini dinleyen Kadı Mahmûd’a şunları söyledi:

“–Kadı Efendi! Kocam her sene hacca gitmeye niyet eder, fakat bir türlü fakirlikten dolayı gidemez. Bu sene de hacca gideceğim diye tutturdu. Hattâ: «–Eğer bu sene hacca gidemezsem seni boşayacağım!» dedi. Daha sonra Kurban Bayramı’na yakın ortalıktan kayboluverdi. Beş altı gün sonra da ortaya çıkıp hacca gidip geldiğini söyledi. Hiç böyle bir şey olur mu? Kadı Efendi! Artık bu yalancı adamdan boşanmak istiyorum!..”

Kadı Mahmûd Efendi, yapılan şikâyetin tahkîki için kadının kocasını çağırttı ve ona hanımının söylediklerinin doğru olup olmadığını sordu. Adam cevâben:

“–Kadı Efendi! Hanımımın söyledikleri de doğrudur, benim söylediklerim de. Bilesiniz ki ben gerçekten hacca gidip gelmiş bulunmaktayım. Hattâ o mübârek beldelerde bâzı Bursalı hacılarla da görüştüm ve kendilerine getirmeleri için birtakım hediyeler emânet ettim…” dedi.

Kadı Mahmûd Efendi şaşırdı:
–Bu nasıl olur efendi?!.” diye sordu. Adamcağız da anlatmaya başladı:

“–Efendim, her sene olduğu gibi bu sene de hacca gidemeyince, büyük bir üzüntüyle Eskici Mehmed Dede’ye gittim. O da, benim elimi tutarak gözümü yummamı istedi. Gözümü açtığımda ise Kâbe’deydim!..” dedi.

Böyle bir hâdiseye ilk defa şâhid olan Kadı Efendi, bunun mümkün olamayacağını söyleyerek adamın ifâdelerini kabul etmedi.

Bunun üzerine hâlâ mukaddes topraklardaki rûhâniyet ve mâneviyat iklîminin taze hissiyâtı içinde olan adamcağız, saf, fakat mânidar bir cevapla haykırdı:

Kadı efendi! Allah Teâlâ’nın düşmanı olan şeytan bir anda bütün dünyayı dolaşıyor da, Allah dostu olan has bir kul, niçin bir anda Kâbe’ye gidemesin?dedi.

Kadı Mahmûd Efendi de, bu cevabı gâyet mânidar bularak kararı Bursalı hacıların dönüşüne tehir etti. Bursalı hacılar döndüğünde de yaptığı tahkîkat neticesinde meseleyi olduğu gibi öğrendi ve büyük bir hayret ve şaşkınlık içerisinde dâvâyı iptal etmek zorunda kaldı.

Fakat, yüreğine muammâlı bir kor düşmüş, zihni karmakarışık olmuştu. Rûh ve irâde çağlayanı, sarhoş bir hâlde akmaya başladı. Ne yapacağını düşünürken gönlüne damlayan bir ilhamla derhâl Eskici Mehmed Dede’ye koştu. Hakîkat ve esrâr deryâsına dalabilmek için ona intisâb etmek istedi. Ancak Eskici Dede:

–Kadı Efendi! Nasîbiniz benden değil, zamanın mürşid-i kâmili Muhammed Üftâde Hazretleri’ndendir.” dedi.

Bu defa Kadı Mahmûd, aynı niyet ve sâikle Üftâde Hazretleri’nin dergâhına yöneldi. Fakat hikmet-i ilâhî olarak dergâha yaklaştığında atının ayakları kayalara saplandı. O da, atından indi ve yürüyerek dergâha vardı. Pîr’in önünde el bağlayıp onun talebesi olmak istedi.

Meşhur Bursa kadısı Mahmûd Efendi’yi şaşaalı kaftanlar içinde gören Hazret-i Pîr, gelişen ahvâlden mânen haberdardı. Ancak Kadı Efendi’nin niyet ve samîmiyet derecesini iyice ölçmek istercesine talebeliğe hemen kabul etmedi:

“–Gidin Kadı Efendi! Sizin şöhrete boğulmuş, mal ve makam debdebesi içinde şaşaalı bir hayâtınız var. Bu kapı ise, yokluk kapısıdır. Zâten atınız bile buraya gelmek istemediğinden kayalara saplanmadı mı?” dedi ve dergâhın kapısına doğru yürüdü.

Bir yandan şeyhin mânevî câzibesi, diğer yandan da gördüğü açık kerâmetler karşısında hayret vâdilerinde dolaşan Kadı Mahmûd Efendi, hakîkati idrâk etmişti. Kararı kesindi. Zira nefs engelini aşıp vâsıl-ı ilâllâh olabilmesi için vakit geçirmeden artık böyle bir kapıya teslim olması zarûrî idi. Hemen şeyhin arkasından koşup boyun büktü ve:

“–Efendim! İrâdesiz ve şaşkın bir vaziyetteyim. Âdeta dipsiz bir uçuruma düşer gibiyim. Ne olur bana himmet ve yardım elinizi uzatınız. Bu bîçâreyi talebeniz olmakla şereflendiriniz!” dedi.

Bunun üzerine tebessüm eden Üftâde Hazretleri, talebelik için kadılık ve müderrisliği bırakması, elindeki bütün mal ve mülkü fakirlere dağıtması ve nefsini terbiye edebilmek için sıkı bir riyâzata girmesi gibi üç büyük şart koştu. Çünkü nefsini tanıyıp terbiye etmesi zarûriydi. Kadı Mahmûd Efendi’nin cân u gönülden teslim olması ile de onu mürîdlerinin arasına dâhil eyledi.[1]

Sonra da Kadı Mahmûd’un kalbindeki kesâfetin temizlenmesi için, yani kadılık makamının kendisine verdiği gurur, kibir ve ucubu bertaraf etmek için sırtındaki süslü kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer satmasını emir buyurdu. Ayrıca dergâhın helâ temizliği vazifesini de ona verdi.

Üftâde Hazretleri’nin huzûruna tam bir teslîmiyet ve hâlisiyet içinde gelen Kadı Mahmûd Efendi, üstâdının emirlerine cân u gönülden tâbî oldu.

Yalnızca üç sene gibi kısa bir zamanda Üftâde Hazretleri’nin baş talebesi durumuna gelmiş bulunan Hüdâyî Hazretleri’nin bu yükselişi dolayısıyla eski dervişândan bâzılarında hoşnudsuzluk görülmeye başlamıştı. Bunun farkına varan Üftâde Hazretleri, onların gönül âlemlerini tashîh için şu güzel usûle başvurdu:

Bir kış akşamıydı. Üftâde Hazretleri, talebelerine mâneviyat dolu bir sohbet yaptıktan sonra sofranın hazırlanmasını emir buyurdu. Ardından talebelerinin sofraya getirdikleri nîmetlere nazar ederek mânidar bir şekilde:

–Evlâtlarım! Acabâ asmasından daha yeni kopmuş taze üzüm bulmak mümkün müdür?” dedi.

Bütün dervişler, bu suâle şaşırarak birbirlerinin yüzlerine baktılar. Hattâ bir kısmı:

«Bu kış mevsiminde taze üzüm olmaz ki!» diye düşündü.

Ancak üstâdına büyük bir teslîmiyetle bağlı olan ve birçok merhaleyi geçmiş bulunan Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, bu talepte bir hikmet olduğunu düşünerek edeple:

–Hocam! Müsâadeniz olursa, arzunuzu yerine getireyim!” dedi.

Verilen izin üzerine de hemen bağa gitti. Bütün asmalar kar altındaydı. Birini seçip karlarını temizlediğinde salkım salkım taze ve olgun üzümlerle karşılaştı. Bunun, üstâdının bir kerâmeti olduğunu düşünerek elindeki sepeti doldurdu ve doğruca dergâhın yolunu tuttu. Yolda zikrullâh ile meşgul bir vaziyette gelirken her taraf kar içinde olması sebebiyle fark edemediği bir kuyunun içine düştü. Kuyu derin olduğu için bir türlü de içinden çıkamadı. Çaresiz bir hâlde idi ki, yukarıdan bir ses duydu:

“–Evlâdım! Uzat elini!”

Baktı; nur yüzlü bir zâttı. Elini uzattı ve kuyudan çıktı. Hazret-i Hüdâyî, kendisini kurtaran bu zâta, henüz kim olduğunu soracaktı ki, o bir anda ortalıktan kayboldu.

Nihâyet elinde taze üzüm sepeti ile dergâha varan Hüdâyî Hazretleri, başından geçenleri üstâdına nakletti. Üftâde Hazretleri de, onu kuyudan kurtaran kimsenin Hızır -aleyhisselâm- olduğunu beyândan sonra diğer dervişlere:

“–Evlâdımız Hüdâyî’nin kemâli tamam olmuştur. O hilâfeti çoktan hak etmişti zaten.” dediler.

Bundan sonra Üftâde Hazretleri, onu halîfesi olarak Sivrihisar’a gönderdi. Bir müddet orada hizmet eden Hüdâyî Hazretleri, bilâhare mânevî bir işaretle Bursa’ya döndü. Son demlerini yaşayan üstâdı Üftâde Hazretleri’ne büyük bir gönül iştiyâkı içinde hizmet etti. Bu hizmetten gâyet memnun kalan Hazret-i Üftâde bir gün:

“–Oğlum! Pâdişahlar ardıncayürüsün!” diye duâda bulunmuştur.[2]

Nitekim bir gün sultan I. Ahmet Han Üsküdar meydanında atıyla giderken, Aziz Mahmûd Hüdâyî’nin geldiğini gördü. Genç Padişah derhal atından inerek Aziz Mahmûd Hüdâyî’yi atına bindirdi. Kendisi ise yanında yaya yürümeye başladı. Bir müddet sonra Aziz Mahmûd Hüdâyî atı durdurup indi ve tekrar padişaha dönerek, sultanım siz böyle söyleyince derhal hocam gözümün önüne geldi. Ve o bir gün bana padişahlar ardınca yürüsün evladım diye duada bulunmuştu. Ben de hocamın duasını hatırladım. Sözleri vuku bulsun istedim buyurmuştur.

Hüdâyî Hazretleri’nin pek meşhur olan kerâmetlerinden biri de, gâyet fırtınalı bir havada hiçbir kayıkçının denize açılamadığı bir zamanda kendi kayığına binerek birkaç müridiyle Üsküdar’dan sâlim bir şekilde karşıya geçmesidir. Allah Teâlâ’nın izniyle kayığın takip ettiği yol, âdeta süt-liman olmuş ve dört bir yanda şaha kalkmış dalgalar bu Allah dostunun kayığına hiçbir zarar vermemiştir.

Hâlen Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu yola “Hüdâyî Yolu” denir. Bilen kayıkçılar, şiddetli fırtınalarda bu yolu takip ederler. Bu durum, Hüdâyî Hazretleri’nin günümüze kadar uzanan bâriz bir kerâmetidir.

Osmanlı Devleti’nin son günlerine kadar Boğaz’da deniz seferi yapan kaptanlar; yolcularını, Üsküdar’dan geçerken Azîz Mahmûd Hüdâyî -kuddise sirruh- dergâhına, Beşiktaş önünden geçerken Yahyâ Efendi dergâhına, Beykoz’dan geçerken de Hazret-i Yûşâ -aleyhisselâm- tarafına doğru tevcîh ederek “Fâtiha”ya dâvet ederlerdi.

Bir zamanlar halkın, İstanbul’ da medfûn olan büyük velîlere karşı edebi işte böyleydi!

Ve o günlerden günümüze bir dua var ki tekrar mazhar ve nasipdâr olmayı dilediğim ve ümit ettiğim o dua.

Sevenleri için bu şekildedir: "Sağlığımızda bizi, vefatımızdan sonra kabrimizi ziyaret edenler ve türbemizin önünden geçtiğinde Fatiha okuyanlar bizimdir. Bizi sevenler denizde boğulmasın ahir ömürlerinde fakirlik çekmesin, imanlarını kurtarmadıkça göçmesin."

Ne kadar mânidâr değil mi?

Evet kendisini ziyaret imkânı bulmuştum ama o dönem gençliğin getirdiği bilinçsizlik ve boşluk vardı

İşte bu yüzden, İnşâAllah tekrar gidebilirim diyorum. Yalnız bedenen değil yüreğimle giderim bu defa.

KAYNAKÇA:

  1. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1991, c.4 s.338
  2. M. Salim Güven, çeşitli yönleriyle Aziz Mahmut Hüdai Yüksek lisans tezi, 1992.
(1) Yorum
  • Daha çocuk denecek yaştaykenden itibaren bu hikayesini bilmekle beraber, senin kalemindende okumak ayrı güzeldi canım arkadaşım.

Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Kırgızistan Hatıraları (Gönül Gurber Ele Düşse)

Beş Osmanlı padişahına yön veren önemli bir şahsiyet. ışıklı bir yol. Şahsının mânevi ikliminde d...

Tamir Kutusu

Beş Osmanlı padişahına yön veren önemli bir şahsiyet. ışıklı bir yol. Şahsının mânevi ikliminde d...

Aşk Yolunda Bir Gönül Eri: Yunus Emre Hazretleri - 2

Beş Osmanlı padişahına yön veren önemli bir şahsiyet. ışıklı bir yol. Şahsının mânevi ikliminde d...