Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Unutulmuş Bir Kontrol Mekanizması

avatar

Merve Diken

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 1

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Aşağıdaki satıları yazarken ‘1800’lü yıllardı’ yazacaktım ki, silkelendim. Oysa sadece 8-10 sene öncesinden söz edeceğim. Çok değil sadece 8-10 sene önce Allah Resulü’nün Sılahi Rahim öğütleri yaşatılmaya devam ediyordu. Kurban payının 1/3’ünün hızla ayrıldığı, zekatta ilk akla geldiği, açlık ve tokluğunun, sevinç ve hüzünlerinin bilindiği yılları yaşadık biz. Mahalle kültürü, akraba etkisi dediğimiz yakınlıkları yaşadık. Geç saatte annemizi yarı ikna yarı tehdit ederek çıktığımız kapı önü oturmalarında, komşunun ‘hadi evlerinize bu saatte ne işiniz var’ söylemiyle kapılardan içeri süzüldük. Doğru olmayan bir davranışımızı kuzenlerimiz görecek diye çoğu zaman frenledik, yaşamadık. Bu bahsettiğim mevzu bir korku pompalaması değil, bir kontrol mekanizması. Komşudan, kuzenden ya da ‘şikayet mi edecek’ gibi akla gelebilecek anne-babadan korkma değil mevzu. İnsan eşrefi mahlûkat olarak yaratılmasının gereği, nefsi ile doğru olmayan bir takım davranışlara yönelse bile, içinde onu rahatsız eden bir duyguya sahiptir her zaman.

Doğru olmayan bir davranış sergilenecekse de genelde tenha yerlere olan bir yönelim içine girer(di). Zira Bakara, En’am, Tevbe, Nahl, Taha, Enbiya … ve bir çok ayette Allah’ın gizli ve açıktan yapılanları bildiği bildirilirken de insanın gizliye olan meyline atıf vardır. İşte bu özellikle akraba-ahbap kontrol mekanizmalarının da tam burayla ilişkili olduğunu düşünürüm. Genelde yine o 8-10 yıl öncesine baktığımızda, akrabalar, ahbaplar, aynı köylüler yakın mesafelerde oturum sağlarlardı. Böylece kontrol mekanizmaları da çok daha iyi işlerdi. Lise dönemimde internet kafelere gitmek meşhurdu. Ancak ailelerimiz meşru görmezdi. Biz de görmezdik ama merak kavururdu içimizi. Çoğu kez arkadaşlarım giderken bir kuzenim görürse diye gitmekten vazgeçmişliğim olmuştu. Çok masum gelebilir ancak maalesef kar topu minik minik karların sıkıştırılmasıyla can acıtan bir hale dönüşüyor.

Velhasılı kelam, komşunun da akrabanın da söz söyleme yetkisi vardı üzerimizde. (Muhakkak bu durumun anne-babanın zayıf kaldığı toplumlarda olumsuza kullanıldığı yerlerde olmuştur. Bu konu ayrı bir yazıda ele alınabilir.) Ebeveynlerimizin ‘size ne oluyor ya huu’ dediklerini hiç duymazdık. Tabi bu kontrol mekanizmasının da üzerinde kendi kontrolleri vardı. Bu mekanizmanın olumsuz işlediğine ben hiç şahit olmadım. Hiç şikayet edilmedim, edileni görmedim. Sadece kendimizi kontrol etmemize neden olan, o çekinme, o haya duygularını diri tutuyordu.

Sadece 8-10 yıl sonrasına, bugüne olan yolcuğumuzda o kontrol mekanizmasını görmek asla mümkün değil. Birçok kişi için sevindirici yanları olabilir. Ancak benim gibi gelenek sever, her gün olumsuz vakalar ile karşılaşan sosyolog için bu mekanizmanın ortadan kalkması birçok sıkıntının doğması, nefsimizin çok daha rahat söze karışması anlamlarını taşıyor.

‘Bize ne ettiyse sosyal medya etti’ demek istemiyorum ama sosyal medyada çarşaf çarşaf akrabalara sövücü paylaşımları, eli ensesine koyup durum yapan hanımların eliyle bu kontrol mekanizması tamamen ortadan kalktı.

İlk olarak yakın oturmalar son buldu. Akrabaya, ahbaba fersah fersah uzaklar tercih edildi. Ev oturmaları ‘bayramdan bayrama’ haline getirildi. Durum böyle olunca insan canından bir parça olan akrabasının bile olumlu olumsuz halinden habersiz hale geldi. Gözden ırak olanın gönülden de ıraklaşmasıyla haller unutuldu; yardımlaşma, imece usulü ortadan kalktı. Nefis daha rahat kol gezer ve sözünü dinletir hale geldi. ‘kimse karışamaz benim evladım’cı, ‘ben takipteyim sen merak etme’ci, ‘kime ne’ci anneler hızla türedi. Çevremize şöyle bir göz atalım. Günün çoğunu evde geçiren kadınların, sosyal medya kullanımları çok daha fazla. Yine o çevreye bir daha göz atalım. Bu kadınların sosyal medyadan öğrendikleri yararlı! bilgileri hayata geçirmeleri bir yana, çocuklarıyla ilgilenme vakitleri de ciddi azalma halinde ve dahası çocukları da kendileri gibi sosyal medya fenomeni olma yolunda.

Evet kontrol mekanizması kalktı. ‘Beraber domates konservesi yapalım’, ‘çocukları parka götürelim’, ‘örnek çıkaralım’, ‘daha kalkmadın mı öğlen oldu’ vs vs diyen akrabalarımız yok çevremizde. İstediğimiz saatte kalkıp yatıyoruz. Gerekirse daha çok olan vaktimizin içinde her gün makarna ile geçiştirmeye devam ediyoruz öğünlerimizi ve çocuğumuza kimseler karışamıyor. Senin, yolunu bile bilmediğin okuluna giderken, hiç tanımadığın birinin aracına binen kızını kontrol edecek bir mekanizma da yok. Hatta okulda akraba akranları yok; kontrolüne destek olacak. Maalesef dünyaya gelmesine vesile olduğun çocuğunu tanımaktan uzak olduğun halde göğsün dik ‘kimse karışamaz’ cümlesini tekrarlıyorsun. Kimsenin hatta senin dahi karışamadığın bir nesil yetişip gidiyor.

8-10 yıl önce konu komşu kontrolünü üzerimizde hisseden bizler, anne-baba kontrolünün zerresi üzerinde kalmamış çocukları izliyoruz. 12 yaşında bir çocuk annesine ‘sen bana karışamazsın’ diyor. Çünkü sıkça annesinden ‘kimse karışamaz’ cümlesini duyuyor. Tüm kelimeler ılık ılık yerleşiyor her zerremize.

Akrabasına, ahbabına, içini dışını bildiği, sofrasına oturduğu, seyahat ettiği canına güvenemeyenler, 3 günlük komşularına güvenerek çocuklarını, evlerini teslim ediyor. Sonrası içler acısı.

Konu birkaç sayfaya sığacak nitelikte değil. Üstelik yazdığım her cümleyi açıklayacak 3-5 cümle daha sıralamak istiyorum. Ancak bize ayrılan yere sığacak gibi durmuyor. Linç edilme ihtimali olan şu cümlelerimi de sıralayıp satırlarımı sonlandırmak istiyorum. Bu toplumda babalar, annelerin sınırsız isteklerine cevap vermek için daha fazla çalışıp, evde geçirdikleri süreyi uyumakla sınırlı tutar hale gelmiş durumdalar. Anneler ise babayı sonsuz istekleri ile evden uzaklaştırıp, çocuk eğitiminde yalnızlaşıp bunu da sosyal mecraya devretmiş ‘kimse karışamaz, benim hayatım, özgürüm’ kavramlarına boyanmanın rahatlığı içinde, bir neslin tükenmesini izler konumdalar. Bizleri nasıl bir toplumun beklediğini düşünürken içime cam parçalarının battığını hisseder gibi olup, dua etmekten öte gidememenin ıstırabını yaşıyorum….

1991 İstanbul doğumlu olup, Sosyoloji Lisans ve Yüksek Lisans mezunuyum. ‘Dert’im’ ile tanışıp, öğrenimimi sürdürdüğüm Balıkesir şehrinde ‘Kuantum ve Tasavvuf’ merakımla yazmaya başladım. ‘Niyetiniz Ümmeti Muhammedi Ateşten Kurtarmak Olsun’ sözünün muhatabı olarak gençler üzerinde çalışmaya, gençlik kulüplerinde eğitimin içinde olmaya ve en önemlisi yazmaya devam etmekteyim. İyi okur, iyi yüzer, iyi kahve içerim. Şimdilerde bir de iyi yazmaya niyet etmiş olup; ‘iyi’ anılmak isterim.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.