Sıradaki içerik:

Bir Olur

e
sv

Ümmetin Avukatı Ahmet Kekeç

avatar

M Nihat Malkoç

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 6 dakika)

Bu dünyadan, ardında hoş bir seda bırakarak bir Ahmet Kekeç geçti. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” hadisini kendisine şiar edindiği için bir kötülük gördüğünde önce eliyle, eliyle düzeltmeye gücü yetmediğinde diliyle düzeltmeye çalıştı. Gün geldi ona da güç yetiremedi. Bu sefer de zulmedene buğz ederek kalbiyle safını belli etti. Bu da onun hayat rehberi Hz. Muhammed(sav)’in insanlara önerdiği ve bizzat tatbik ettiği nebevî bir metottu.

Merhum Ahmet Kekeç, ilk şahsî darbeyi eğitimci olmak için gittiği Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Enstitüsü’nde, zamanın idarecilerinden gördü. Söz konusu bölümden atıldı. Enstitüyü bitirebilseydi okullarda, dört duvar arasında belli bir kesimin öğretmeni olacaktı.  Fakat okulu bitirmesine fırsat verilmeyince çok daha geniş bir kesimin hocası oldu. Yazdıklarıyla ve konuşmalarıyla İslâmî duyarlılıklı kesimin ilgi ve sevgisini kazandı.

Merhum Ahmet Kekeç, yerli ve millî düşüncenin birkaç önemli isminden biriydi. Dinine, devletine, vatanına ve  bayrağına bağlı milliyetçi bir insan olmasının yanında; İslâm coğrafyasındaki Müslümanların dertlerini kendisine dert edinmesi açısından da ümmetçi bir insandı. İslâmî ve insanî mevzulara dudak ucuyla değinen kuru bir kalem değil, onları kendine dert edinen; kelimenin tam anlamıyla donanımlı bir dava adamıydı. O, davasında ısrarlı ve devamlıydı. Bu yolda çektiği çileleri günahlarına kefaret sayan bir anlayışa sahipti.

Merhum Kekeç; övülecekleri övdü, yerilecekleri de münasip bir dille yerdi. Fakat bunu yaparken hiçbir zaman şahsî ve nefsî olarak hareket etmedi. Daima hak ve hakikati ölçü aldı. Memleketi sevenleri karşılıksız sevdi. Vatan hainliği yapanları da bir kalemde sildi. Zira onun kavgası İslâm’ın davasına ve insanlık kavgasına endeksliydi.

Büyük ve köklü bir entelektüel birikime sahip olan Ahmet Kekeç karınca gibi çalışkan ve işkolik bir insandı. Sayfa sekreterliğinden köşe yazarlığına kadar gazeteyle ilgili her işi yapardı. Maksat gazetenin çıkışını ve devamlılığını sağlamaktı; sen ben kavgası değildi.

Ölümüne dek elinden bırakmadığı, muarızlarına karşı adeta keskin bir kılıç gibi kullandığı kalemini henüz 17 yaşında eline alan Ahmet Kekeç, sadece bir gazeteci ve köşe yazarı değil, yaşadığı dönemin önemli tanıklarından biriydi. Birçok hadiseyi ya yaşamış, ya da gözlemlemişti. O, sığ gündemle meşgul olmayan, söz denizinde kulaç atan edepli bir edipti. Ezelî ve ebedî olanın peşindeydi. Doğru bildiği yolda bir başına kalsa da, bütün varını kaybedeceğini bilse de o yoldan ısrarla yürüyendi. Taviz vermek ve geri adım atmak onun şahsiyetinde olmayan kavramlardı. Millî ve manevî değerlerine saldırıda bulunanlara karşı iki tarafı keskin bir kılıcı andıran kalemi vardı. Bu kalemden hakikat kıvılcımları neşet ederdi.

Engin bir edebiyat birikimi vardı Ahmet Kekeç’in. Edebî açıdan donanımlıydı alabildiğine. Derinlikli bir yazardı. Bu sadece kuru bir hasıladan ve malumatfuruşluktan ibaret değildi. Hikâyeden romana, günlükten anıya, inceleme ve araştırmadan denemeye dek birçok alanda yazma yeteneği de mevcuttu. Türkiye’de hikâye vadisinde bir yol açmış olsa da birçok kişi bunun farkında değildi. Roman sahasında Yağmurdan Sonra’dan Ulufer’e kadar büyük bir itinayla kalem oynatmış, hikâye sahasında ise “Son İyi Şeyler”i o gerçekleştirmişti. “Beni Türk İmamlarına Emanet Ediniz” diye de deneme türünde yazılı bir vasiyeti olmuştu.

Kitaplara sevdalanan Ahmet Kekeç çok okuyan bir insandı. Okumadığı şiir, hikâye ve roman yok denecek kadar azdı. Bu nitelikli okumalar onun yazma iştahını artırıyordu. Fakat asgari de olsa geçimini devam ettirebilmesi için para getiren bir işle meşgul olması gerekiyordu. Yapabileceği en iyi iş de yazarlıktı. Gazeteciliğe ve köşe yazarlığına yönelmesi biraz da bu yüzdendir. Fakat mesaisini gazeteye ayırdığı için edebiyat sahasında yeterince kalem oynatma fırsatı bulamıyordu. Bu da büyük bir yazar olmasının önünde engel teşkil ediyordu. Düzenli bir işi olsaydı bugün edebiyatımızın önemli bir hikâyecisi veya romancısı olabilirdi. Hikâye sahasında yazdığı “Son İyi İşler” bu kanaatimizi güçlendiren örnektir.

Bir edebiyat sevdalısı olan merhum Ahmet Kekeç; kaleme aldığı hikâye, eleştiri ve denemelerini 1980’den itibaren Aylık Dergi, Mavera, Yönelişler, Kayıtlar, Kırkayak (Kırklar), Kitap Dergisi, Girişim ve  İmza dergilerinde yayımlamıştı.

Ümmetin avukatı Ahmet Kekeç, gördüğü olumsuzluklar karşısında bazen öfkelenmiş, bazen de hüzünlenmiş, yüreğinin ortasından derin bir âh çekerek “Maalesef Türkiye” deme ihtiyacını duymuştu.

Konuşanların başının belâya girdiğini, mahkeme kapılarında sürüm sürüm süründürüldüğünü bizzat kendi hayatından tecrübe etmiş, bunu kinayeli olarak “Yurtta Sus Cihanda Sus” adlı eseriyle müşahhaslaştırmıştı. Bu ülkede işini hakkıyla ve lâyıkıyla ve de vicdanının sesini dinleyerek yapan gazetecilerin durumunu “Gazeteciyim Ama Tedavi Görüyorum” isimli kitabıyla, henüz görme yetisini kaybetmeyen gözlerin önüne sermişti. “Atam Sen Kalk Ben Yatam” kitabında da Atatürk istismarcılarına okkalı bir tokat şaplatarak ve de ipliklerini pazara çıkararak Atatürk’ü sevmekle hokkabazlığı birbirinden ayırma gayreti içerisinde olmuştu. Böylece kripto Kemalistleri, adeta kırmızı görmüş boğaya döndürmüştü.

Ahmet Kekeç, polemikçi bir yazar ve hatipti. Kendisine, özellikle de inançlarına sataşanlara, sataşmayı (cephe almayı) severdi. Zira hiçbir zaman altta kalmazdı. Onları kendisine sataştıklarına bin pişman ederdi. Fakat bunu yaparken edep sınırlarını da aşmazdı. O, konuşurken bağırmazdı. Tabir caizse onun kendisi değil, düşünceleri bağırırdı. O, televizyon programlarında bağırıp çağırarak çirkinleşen müsvedde aydınlardan biri değildi.

Bir kalem ve kelâm erbabı olan Ahmet Kekeç; Millî Gazete, Yeni Haber, Vahdet, Akit ve Yeni Şafak gibi birçok yayın organında kalem oynattı. Son yıllarda yazmakta olduğu mevkuteler Star ve Akşam gazeteleriydi. Bu yazılara baktığımızda onun derdinin İslâm’ın ve insanın derdi olduğunu, Türkiye merkezli meselelere değindiğini ve çözüm yolları aradığını görüyoruz. Çünkü o, hepimizin Türkiye adlı gemide insanlık yolculuğunda olduğumuzun idrakindeydi. Bu gemiye gelecek zararın hepimizi yakından ilgilendireceğinin de farkındaydı.

Ahmet Kekeç, köşe tutan ya da köşesine sinen bir köşe yazarı değildi. O, İslâm ve insanlık düşmanlarına öfkesini ve kalemini bileyen bir aydındı. Sevenleri de, sevmeyenleri de çoktu onun.  Çok geniş bir okur kitlesi vardı.

Takipçileri şuurlu Müslümanlardı. Her meselede onun bakış açısını ve görüşünü önemseyen insanlardı. Çünkü Kekeç, hemen her hadiseye İslâmiyet ve insaniyet penceresinden bakardı. Zaten olması gereken de bu değil miydi?

Ahmet Kekeç, rüzgârın estiği yöne göre tavır ve konum almazdı hiçbir zaman. Zira rüzgârın nereden estiği değildi mühim olan. Biz rüzgâra karşı yapabileceklerimizin ne kadarını yapıyorduk. Sert rüzgârların (buna fırtına da diyebiliriz) tahribatını engellemek için nasıl bir mücadele sergiliyorduk? Öncelikle ve özellikle bunu sormalıydık kendimize. Kendimizi, sert ve tahrip eden rüzgarlardan korumak yeterli değildi. Bir Müslüman olarak ümmetin ahvalini de göz önüne alma mecburiyetimiz vardı. O, bunu hakkıyla ve lâyıkıyla gerçekleştirdi. Diğerkâmlıkta sınır tanımayarak insanlara güzel bir numune oldu.

Merhum Ahmet Kekeç, daima hakka ve hakikate göre konumlanmaya çalışırdı. Dünyevîleşmeyi bir afet olarak görürdü. Kendisini bu dünyadan geçen muvakkat bir yolcu sayardı. Onun içindir ki bu dünyada geride kalan yakınlarına maddî bir miras bırakmadı. “Bırakamadı” değil, özellikle “Bırakmadı” diyorum. Zira isteseydi onun da katları ve yatları olurdu. Fakat o, dünyaya geliş gayesinin kulluk imtihanı olduğunun farkındaydı. Bizi bu dünyaya gönderen kudret sahibi, geri çağırdığında ömrümüzü neyin peşinde geçirdiğimizin o ince  muhasebesini yapacaktı. Akıllı olan, ölmeden evvel bu muhasebeyi nefsiyle yapmalıydı. O, son nefesini verene kadar bu muhasebe şuuruyla yaşadı ve ona göre hareket etti.

Ahmet Kekeç hakkaniyet duygusunun hakkını veren bir insandı. Düşmanının bile haklı olduğu mevzuda mağdur ve mahzun edilmesini istemezdi. Zira adalet sevdalısıydı.

Ahmet Kekeç; demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerini rafa kaldıran darbelerin en büyük düşmanıydı. 28 Şubat post modern darbesi karşısında sesini alabildiğine yüksek tondan çıkarmış, bu küstah kalkışmaya karşı vakur bir duruş sergilemişti. Onda darbelere karşı, tabir caizse aşırı bir refleks oluşmuştu. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 15 Temmuz darbelerinde, büyük bedeller ödese de, onun hep karşı safta olduğunu görüyoruz.

Merhum Ahmet Kekeç, bütün darbelere karşı olsa da 15 Temmuz darbe girişimine çok fazla içerlenmişti. Hainlerin başarısız olmalarına, kahramanların darbecileri püskürtmesine en çok da o sevinmişti. 15 Temmuz’un ardından şu tespiti yapmıştı: “Dünya tarihinde bugüne kadar 700 darbe teşebbüsünde bulunulmuş. Bunlardan bozulan tek darbe 15 Temmuz’dur.” Onun 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından (16 Temmuz’da) yazdıkları şunlardır:

“İç savaş isteyen hokkabazların, ikide bir “27 Mayıs benzeri bir müdahalenin gündeme geleceğini” söyleyen cibilliyetsizlerin, demokrasinin “bazen darbeyle de tesis edileceğini” söyleyen haysiyetsizlerin ve illa ki FETÖ tasmasıyla dolaşan şerefsizlerin istediği ve beklediği “darbe” halk tarafından bastırıldı. Halk demokrasiye sahip çıktı. Ülkesine sahip çıktı. Onuruna sahip çıktı. Cumhurbaşkanı’na sahip çıktı. Meclis’e sahip çıktı. Hükümetine sahip çıktı. Hanesine sahip çıktı. Daha da önemlisi, geleceğine sahip çıktı.”

Yaşadığı sürece birçok badireler atlatan, mahkeme koridorlarında volta atan Ahmet Kekeç’in kalemini hiçbir güç düşüremedi.  O, darbe dönemlerinde de bir şekilde yolunu bulup yazmaya devam etti. Çünkü o, bir davanın sözcüsüydü. Kendi dertlerinin tercümanı değil, milletin tercümanıydı. Ona göre kalemin düşmesi kalenin düşmesi anlamına geliyordu.

Merhum Kekeç’in karşı mahalleliler tarafından çok eleştirilen; hatta “yandaş gazeteci” damgası yemesine yol açan mevcut iktidara olan desteği kör bir partizanlıktan ibaret değildi. O, inançlarına en yakın mevcut iktidarı gördüğü için kalemiyle ve kelâmıyla onları destekliyordu. Fakat inancına ters şeyler gördüğünde de onları da tenkit etmekten çekinmiyordu. Çünkü esas olan şahıslar değil, şahısların fikirleri ve davaya sadakatleriydi.

Merhum Kekeç, kıt kanaat diye niteleyebileceğimiz rızkını ömrü boyunca kalemiyle ve kelâmıyla kazandı. O, çirkin argo tabirle “yalaka” olsaydı ve isteseydi iktidarın birçok nimetinden faydalanabilirdi. O, bazı gazeteciler Reis’in uçağına binmek için birbirini ezerken, her zaman desteklediği cumhurbaşkanının yurt içi ve yurtdışı gezilerine bile katılmazdı.

Merhum Ahmet Kekeç, hiçbir zaman kendisi için özel muamele istemedi. Bunun en bariz delili onun ölümüne neden olan son hastane olayıdır. Daha evvel bir kez veremi, iki kez de kanseri yenen Kekeç, son dönemde eski hastalıklarına bağlı olarak tekrar rahatsızlanmış, İstanbul’da kalabalık bir devlet hastanesinde tedavi edilirken çağın vebası olarak nitelendirebileceğimiz koronavirüse (kovid-19) yakalanmıştı. Aynı zamanda KOAH hastası da olan Kekeç, virüsten kaynaklı hastalığa yenilerek hayatını kaybetti. Talep etseydi, yarım lâfıyla İstanbul’daki en büyük özel hastanelerin kapıları ona açılmaz mıydı? Ama o, özel muamele istemedi. Normal vatandaş gibi sıradan ve kalabalık bir hastaneyi tercih etti.

Ahmet Kekeç istikamet sahibi, kıblesi belli bir insandı. Küçük adamların küçük hesaplarına hiçbir zaman alet olmadı. Büyük bir davanın bu çağdaki gür sesi oldu. Belki maddî açıdan çileli bir hayat yaşadı ama adı kirli işlere karışmadı; temiz bir isim bıraktı.

Aslında can bedenden çıkınca insan sembolik olarak ölür. Eseri olan insanlar bedenen ölse de adı vefalı dillerde ve gönüllerde daima yaşar. Bu kişi Kekeç gibi bizden biri olunca onun adı belleklerden hiç silinmez. Böyle de olmalıdır zaten. Vefa duygusu bunu gerektirir.

Merhum Ahmet Kekeç’in cenazesinde validen belediye başkanlarına, milletvekillerinden bakanlara kadar devlet erkanı hazır bulundu. Bütün dünyayı kasıp kavuran pandemiye rağmen edebiyat, kültür ve sanat dünyası  da, halk da cenazeye teveccüh etti.

Ahmet Kekeç, maddeden ölse de adı ve aziz hatırası manen hep yaşayacak, yaşatılacaktır. İstanbul’un dinî mekânlarının başında gelen Eyüp Sultan haziresinde gömülmesi ona verilen değerin göstergelerinden biridir. Kekeç’in ismini hafızalarda kalıcı kılmak için, ardından yazılanlar bir anma kitabı haline getirilmelidir. Yine ismini okullara, kültür merkezlerine, cadde ve sokaklara vererek unutulmasına engel olabiliriz. Bu bizler için bir insanlık vazifesidir. Şayet böyle yaparsak yeni Ahmet Kekeçler peşinden gelecektir. Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun. Milletimizin başı sağ olsun.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.