Türk Millî Kültürü

İnsanoğlu, ferdi ilişkilerinin uyumu ile topluma dönüşür. Toplumlar ise özüne mütenâsip değerler oluşturur ve onların etrafında bir araya gelerek kendilerini muhâfaza eder. Bu değerler yumağı, bir süre sonra o toplumun ayıt edici remizlerini meydana getirir. Hayatlarını idâme ettiren mânevî gıda ve karanlıklarda yol gösteren meşale hükmündeki vasıflar, kültürün bizatihi kendisidir. Kültür, ne kendini inkâr eden ihtişam, ne de peşinen köleliğe razı olunan düzendir. Bilakis maddi ve îmâni kıymetler bütünü, sanatın ve düşüncenin membaı, muhakeme ve istidadın icrası, aklın ve çevrenin ölçüsüdür. Ölçü, yani nizam, yani âhenk…

Kültür mefhumu, (18. yüzyıl sonlarında) literatüre girdiğinden bu yana, siyasetçisinden eğitimcisine, sosyal bilimcisinden fen bilimcisine kadar cümle sahalarda kendine yer bulmuştur. Sadece milletlerin îman, sanat, düşünce, gelenek, maddî ve mânevî değerleri için değil, anlam genişlemesi yaşayarak usul, üslûp, sistem vb, mânâlarında da kullanılmaya başlanmıştır. Bugün birçok tanımı olan kültür, her fikrin ve inancın değişkenliğinde başka bir yüzü ile karşımıza çıkmaktadır. Kültürün bu çeşitli tanımları içerisinde bizim için en kıymetli olanı ise, Türkün töresi ve İslam’ın ahkâmı dairesinde yapılanıdır.

Kültür unsurları bahçe peyzajının kısımları gibidir, her biri kendi içinde bir anlam taşımakla birlikte, aynı zamanda büyük resmin bir parçası konumundadır. Parçalar, ne kadar özgün ve âhenkli ise bahçe o derece müstesna olur. Bu parçalar, sadece şekil açısından değil, muhtevâ açısından da düzene muhâlif olmamalıdır. Yoksa endâze bozulur ve orijinalliği kaybolur. Çiçekler, çalılıklar ve ağaçlar coğrafi şartların münasipliğine göre tercih edilmelidir. Bu bahçeyi ilk oluşturanlar kurucu zihniyettir. Bu kişiler de kendi değerleri çerçevesinde hareket etmelidir. Fakat kültür, güzel bir peyzaj yapmakla bitmez, o bahçeye bakmak, çiçekleri dermek, ağaçları budamak ve kuruyanların yerine uygun olanları dikmek lazım gelir. Kültür, bahçe gibi sürekli bir bakıma ihtiyaç duyar. Çünkü nasıl ki zaman içinde bitkiler ve ağaçlar kurursa, kültürün unsurları da ehemmiyetini yitirebilir ya da yeni bir anlayış daha baskın hale gelebilir. Değişim, kurucu peyzaja uygun olduğu müddetçe sorun teşkil etmez. Önemli olan dün ile bugünün dengesini kurup, o bütünlüğü sağlayabilmektir. Haliyle her fert ve her nesil kendi kültürünün bahçıvanıdır ve öze sadık kalmak şartıyla, bu bahçeyi daha da zenginleştirmek ve büyütmek durumundadır.

Kültür, yemeden içmeye, uyumadan uyanmaya, susmadan konuşmaya, savaştan barışa, düğünden cenazeye, bireyden topluma, zerreden küreye kadar ila ahir her hususu kapsayan bir mefhumdur. Bu mefhumları değerli kılan en önemli âmil ise inançtır. Mîmârî, mûsikî, mutfak, merhamet, mesûliyet gibi birçok konu, inancın ve bu inanç etrafındaki değerlerin harcıyla yoğrularak belli bir kıvama gelmiştir. Her millet kıyafet giyer, lakin herkesin inancı, dikim tarzına ve renk uyumuna büyük etki ederek, o milletin kıyafet kültürünü husule getirir. Her millet musiki icra eder, ama inanç dairesinde kullanılan aletler, besteler, güfteler, müziğe konu olan kavramlar ve etkilenme oranları ile hayata aksetme derecesi, o milletin müzik kültürünü oluşturur. Her millet konuşur, ancak din odaklı kelimelere yüklenen mânâ veya kavramların insanlarda oluşturduğu tasavvur, o milletin lisan kültürünü meydana getirir. Haliyle bütün kültürlerin en baskın faktörü inançtır. Gerek İslam toplumları, gerek batı toplumları ve gerekse semavi dinlere inanmayan diğer toplumlar tetkik edildiğinde, bu bariz özellik ziyadesiyle görülecektir.

Kültürün umûmî îzahından sonra millî kültür ve millî kimlik kavramlarına da temas etmek îcap eder. Bu îtibarla, gerek millî kimlik ve gerekse millî kültür, ait olduğu milletin ve millîyetin değerlerini kişiliğinde taşımaktır. Taşımakla kalmayıp, söz ile ikrar ve özellikle amel ile tasdik etmektir. Aslında kendi değerlerini yaşayan ve üslubunu muhafaza eden her kültür millîdir. Lakin buradaki millî ifadesi, başka toplumlarla bizim milletimiz arasında farklılık arz eder. Kendi açımızdan meseleye bakacak olursak, Türk kültürünün temeli îman ve töre merkezlidir. Fakat bugün îtibâriyle bazı alanları orijinalliğini kaybetmeye başlamıştır. Yani Oğuz Kağan’dan Göktürk Bengütaşlarına, Nizâmiye Medreselerinden Ahilere uzanan ve oradan da günümüze gelen süreçte, kurucu peyzaja uygun olmayan ağaçlar ve bitkiler yerleştirilmiştir. Netice îtibâriyle aidiyet nişânelerinin bir kısmı, belirginliğini kaybetmiştir. Belirginliğin kaybolması bir raddeye kadar ikāme edilebilir, ancak tehlikeli olan bu tereddînin farkında olmamaktır.

Bir zamanların İstanbul beyefendisi mesabesindeki geleneğimiz, şimdilerde kaba, hanzo, cahil, şuursuz, mukallit ve gayr-ı nizâmî tavırları ile kendini izhar ediyor. Millî fıtratımıza aykırı olan her şey, benliğimiz istîlâya kalkışıyor. Samimiyetimizi üryan, ahlakımızı mecalsiz ve azametimizi alelâde kılıyor. İyi yahut kötü niyetle dışarıdan getirilip bahçemize dikilen zakkum ağaçları, ağulu bitkiler, özellikle gençlerimize büyülü ciddiyetsizlik salgılıyor. Başka iklimlerden etkilenen fikir adamları teşhis veya îcat yerine, lafazanlıkla fikirlerin namusunu kirletiyor. Oysaki mazimizin hiçbir safhasında cıvıklık, aşağılık kompleksi ve hamakat emâreleri yoktur. Millî kültür, gerçeklik tasavvurunun bilincinde olmakla birlikte köklerden beslenen berrak pınardır. Şayet bahçemizin temel taşları olan Bilge Kağan’dan, Mâtürîdî’den, Sadreddin Konevî’den, Âşık Emrah’tan, Ahmet Cevdet Paşa’dan ila ahir uzak durulursa, varlık pınarımız berraklıktan bulanıklığa tahavvül eder.

Türk millî kültürüne mensup olduğunu ifade etmek mühimdir, lakin ehem olan onu yaşam şekline dönüştürmektir. Tekrâren söylemekten imtina etmeyeceğim kat’i bir hakikat vardır ki, Türk millî kültürünün ana kaideleri, İslam’ın ahkâmı ve törenin kurallarından müteşekkildir. Bu iki temel dayanaktan âzâde kalarak millî bir Türk kimliğine sahip olmak mümkün değildir; olacağını iddia etmek ise kendini inkârdan başka bir şey değildir. Millî ifadesinde sadece örfi gelenek varlığının anlaşılması da doğru değildir. Çünkü İslam ve töre, kilit ile anahtar, örs ile çekiç ve bayrak ile rüzgâr gibi her sahada birbirinin mütemmim cüzü olmuştur. Bilinmesi lazım gelen bir başka hususta şudur ki, Türk millî kimliği dün, bugün ve yarının gerçekliği dairesinde kendini tekâmül ettirir. Haliyle kültürümüzü geliştirip ve onun muhitinde sağlamca ayakta kalabilmek için, dünü etraflıca öğrenmeye, bugünü şahsiyetlice yaşamaya ve yarını hayal edip tafsilatıyla planlamaya devam etmeliyiz.

Kültürü güçlü kılan itici güç, inanmaktır. İnanmak yani îman etmek; bir olan yaradana, adâlete, ahlâka, irfâna ve gayrete… Çünkü millî bir kültürün husule gelmesinde inanmanın etkisi ziyâdedir. Toplumların inançları takatini yitirince, evvela idrak mefhumları mecalden düşer, akabinde kültüre olan bağlılıkları ehemmiyetini yitirir. Mâzî ile bağlar kopar, iktisâdî mefhumlar öne çıkar ve kimlik ülküsü erozyona uğrar. Kültür erozyonuna maruz kalan fertler, kendi îmanlarının zıddına benzemekten rahatsızlık duymazlar. Hâlbuki kültürü farklılığıyla yükselten ana faktör, inançtır. Bu inançtan vâreste kalınması demek, millî kimliğin müstahkem kalelerinin istilacılara açılması anlamına gelir. Binâenaleyh Türk balaları, millî kültüre ve kimliğe bağlı kalmanın temel şartının îmandan geçtiğini bilmelidir.

Hangi sahada hizmet etmiş olursa olsun, başarılı kimselerin ortak özellikleri millî kültürün rahle-i tedrisinden geçmiş olmalarıdır. Çin Seddi’nden Tuna boylarına uzanan coğrafyada gerek mîmârî, gerek mûsikî ve gerekse ahlâkî örgülerin her birinde kültür eğitiminin remizleri bâriz ve baskındır. Mâmâfih, millî kültürün suyu ile yunmamış ve şavkıyla ışıldamamış kimseler, sığlığın, öykünmenin ve kargaşanın ateşini körükleyip durmuştur ve hala böyledir. Buna mukabil îmanın hayat suyu ve törenin ışıklarıyla kemâle ermiş Türk kültürü, dağda çobanın, sarayda paşanın ya da savaşta komutanın üslûbunda kendini izhar eder. Her birinde farklılık olmakla beraber, bir asâlet nişânesi ve revnaklı bir tarz vardır. Zira Türk kültürü, fertlere şahsiyet kazandırmayı ve hayatın bütün safhalarını çelişkilerden uzak tutmayı amaç edinir.

Söylemlerin amellere dönüştüğü kültürler, hala diriliğini muhafaza ediyor demektir. Kelam ile amel orantısı, çarkın sorunsuz işlediğinin alâmetidir. Genellikle yeni bir düzen ve nizâmın kurulduğu zamanlarda bu uyum kemal dereceye yükselir. Gerek esaretten kurtulan Göktürklerde, gerek İslam’la müşerref olan Selçukîlerde ve gerekse Osmanlı Devletinin ilk dönemlerinde, bu velût hali ve canlılığı müşâhede edebiliyoruz. Lakin aynı hareketi ve tazeliği Cumhuriyetimizin ilk asrında bulamıyoruz. Bırakın yeni bir hareketlenmeyi, maatteessüf kendini ana kaynaklardan izâle ettiğini görüyoruz. Kültürümüzün binlerce yıllık seyrinde, Türk devletlerinin kuruluş dönemi heyecanları mukayese edildiğinde, en sathi ve ithal dönem Cumhuriyet devri olmuştur. Kuvveden fiile dönüşen hamlelerin kahiri ekseriyeti batı menşeili adımlar üzerinden yürümüştür. Söylemler amellere dönüşürken millî kültürün ümüğü sıkılmış ve boynuna kement vurulmuştur. Bu durum ise bizleri günbegün özden civara savurmuştur. Netice îtibâriyle, son birkaç nesildir gerek fertlerin davranışları, gerek müesseselerimizin mîmârî tarzı ve gerekse maârifimizin kazandırdığı istîdatlar, yapay bir gökkuşağı gibi benliğimize temas edememiştir. Özümüzle rabıta kuramamış; idrâkimizi yıpratmış ve fıtratımızı iğdiş etmiştir. Haliyle Türk gençleri, millî bir kimliğin kapsama alanına girebilmeleri için, kadimden beslenmeli ve âtîde ses getirecek icrâatlara girişmelidir. Kadimden beslenirken oralara saplanıp kalmamak gerekir. Lakin yenilenirken de popülizm rüzgârında savrulmamaya dikkat edilmelidir.

Millî kültürün tesirinin kendi müntesipleri üzerindeki etkisini ölçmek oldukça kolaydır. Toplumun evvelâ mevcut kültürden hangi oranda tatmin olduğuna, devamında ise baskın kültürden ne oranda etkilendiğine bakılmalıdır. Lisandan kıyafete, eğlence şeklinden dinlenmeye, mûsikîden maârife kadar, bütün kültür sahalarının ne tarafa kaydığını gözlemlemek yeterli olacaktır. Çünkü hangi kültür seni içine çekiyorsa, sen o kültürün kapsama alanındasın demektir. Aslında buradaki temel mesele şuurdur: Başka bir kültürden etkilenmek ya da alıntılar yapmak tabiî bir şeydir. Millî kimlik bilinci diri ise yapılan iktibaslar mevcut durum içinde harmanlanarak yeni bir üslûba vesile olur. Fakat toplumun idrak mefhumu zayıf ise, bu alıntılar var olanı silerek yerine geçer. Bu meyanda yukarıda misallerini verdiğimiz Göktürk, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetinin kuruluş dönemlerinde, başka uygarlıklardan alınan değerlerin Türk millî kimliği ile âhenkli bir imtizaç kurması, tamamen kurucu zihniyetin ve toplumun şuur derecesi ile alakalıdır. Cumhuriyet devrinde ise kültür inkişâfının söylemlerdeki mevcûdiyetine rağmen, eski dönemlere nazaran yeterince başarıya ulaşmaması, şuur ve özellikle usul eksikliği yüzünden olmuştur. Bugün dahi çektiğimiz sıkıntıların temelinde, son birkaç asırdır Türklüğün ve Müslümanlığın mahrekinden saparak farklı yollara tevessül edişimiz yatmaktadır.

Millî kültürümüz, bizim varolma sebebimizdir. İçi dolu hakikatlerimizdir. Her türlü tehlikeye karşı donanımlı muhafızımızdır. Fırtınalardan kurtarıp bâd-ı sabâ ile ruhumuzu serinleten kıymetler yumağımızdır. Rahatsız edici ve korkunç kahkahaları, sükûtun incileriyle tezyin etmiş tebessümlerimizdir. Millî kültür, Buhara’da, Herat’ta, Mevrv’de İsfahan’da, Kahire’de Erzurum’da, Konya’da, Bursa’da, Bosna’da ve dahi İstanbul’da mîmârînin şöhretidir. Mîmârî mevzuunda aynı heyecanla Ankara’dan bahsedemiyorsak, Ankara’nın başşehir olmasına karar verenlerin millî kültüre yeterince ehemmiyet vermeyişlerinden kaynaklanmaktadır. Bu kanaatimizin ispatı, Ankara odaklı yeni Türkiye peyzajıdır. Her bina ucube, her sokak gulyabani ve her şehir gözlere çığlık attıran cinstendir. Lakin Ankara’yı yanlış başlangıçların gergin havasıyla baş başa bırakamayız. Üzerine sinen heyûlâyı kaldırıp, kısır sloganları bertaraf edip ve ideolojik safsataları irfânın ve medeniyetin ahlâkıyla milli kültüre tebdil etmeliyiz. Çünkü millî kültür, Kutluk Kağan’ın, Gazneli Mahmud’un, Celaleddin Harizmşah’ın, Sultan Baybars’ın, Orhan Gazi’nin, Çanakkale ve İstiklal Harbinin neferlerinin şerefli cesareti ve emsalsiz fıtratının yarlığıdır. Millî kültür, Vezir Tonyukuk’un engin ferâseti, Ahmet Yesevî’nin çağın içinden geçen erenlerinin fedakârlığı ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu ve Balkanları hayâsız ellerden halâs eden talebelerinin samîmiyetidir. Millî kültür, arza, semâya ve deryalara hâkim olmaktır. Millî kültür, nereden geldiği belli olmayan türrehata yüz çevirip, Dede Korkut, Kaşgarlı Mahmut, Sultan Veled, Necâtî Bey, Kul Mehmed, Eşrefoğlu Rûmî, Karacaoğlan, Namık Kemal’in dilindeki nağmelere vakıf olmaktır. Millî kültür, Bîrûnî, Hüseyin Baykara, Karahisârî Ahmed Şemseddin, Taşköprizâde Ahmed Efendi, Sedefkâr Mehmet Efendi, Gaspıralı İsmâil Bey, Fahrettin Paşa, Osman Batur’un ila ahir, sanat, ilim ve mücadelesini örnek almaktır. Millî kültür, bütün canlılara ve eşya âlemine karşı yüksek mesuliyet sahibi olmaktır.

Millî kültürün kapsama alanına giremeyen dimağların, Sivas Divriği Ulu Cami ve Darüşşifasını, Urfa’nın yanık türkülerini, Antep’in leziz yemeklerini, Alanya’nın can veren havasını, Ege’nin bereketli topraklarını, Edirne’nin hangi zahmetle yurt toprağı edildiğini, Kastamonu’nun tarih huzmelerini, İstanbul’un dünya gözündeki ehemmiyetini ve Ankara’nın yeni devrin karargâh merkezi olması lazım geldiğini fehmedemez. Bunları fehmedemeyenler, Urumçi’nin, Kırım’ın, Silistre’nin, Rodos’un, Medine’nin, Halep’in ve Tebriz’in ne mânâya geldiğini de idrak edemez. Millî kültür işte böylesine mühim bir bütündür. Türk millî kültürünün ruhu ve bedeni tek bir yerde yaşamaz; bütün zamanlardan, mekânlardan ve ulu şahsiyetlerden gelen nefeslerin toplamıyla yaşar. Bunu bilmek, Türk gençlerinin en birincil vazifesidir. Zira kültürümüz, türkü dinleyen îmanlı ve töreli gençlerin bilinçleriyle yeniden çınarlaşacaktır.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Osmanlı’nın İlk Müderrisi: Dâvûd-i Kayserî Hazretleri

İnsanoğlu, ferdi ilişkilerinin uyumu ile topluma dönüşür. Toplumlar ise özü...

İlmin ve Maneviyatın Mahfisi: Hazreti Pir Ramazan Afyonkarahisari

İnsanoğlu, ferdi ilişkilerinin uyumu ile topluma dönüşür. Toplumlar ise özü...

İslâm Medeniyetinde Bir Eğitim Kültürü: Medreseler

İnsanoğlu, ferdi ilişkilerinin uyumu ile topluma dönüşür. Toplumlar ise özü...