Türk Ailesinde Roman; Türk Romanında Aile

Aile; insanın ilk yuvası, dünyanın keşmekeşinden kurtulup sığındığı tek limandır. Kişinin kendisi, dünya ve evrenle ilgili deneyimler kazandığı; karakterinin büyük oranda şekillendiği, yanlışlarını doğrultma imkânı veren ilk okuludur. Bir milletin normatif değerlerinin oluşumunda, kabulünde ve nesiller arası aktarımında; kültürel zeminin korunmasında, kesintisiz ve sorunsuz bir iletişimin varlığı için ana dilin öğretilmesinde aile, başat rol oynar. Toplumsal birlik ve beraberlik ruhunun oluşumu, gelecek kuşakların ülkenin menfaatine olarak yetiştirilmesi aileyle ilgili akla gelebilecek diğer önemli hususlardır.

Modernitenin dünyayı etkisi altına almasında asrın pazarlama organları olan gazete, dergi, sinema, televizyon ve moda gibi pek çok araç kullanılmıştır. Ancak bunların içinde, ailenin eğitilmesi ve değişiminde modern yaşamla paralel bir kabullenme şansına kısa zamanda erişen roman olur. Batılı eserleri taklitle ilk örnekleri verilen Türk romanında, Tanzimat’tan günümüze toplumsal değişim, modernleşme çabaları, toplumsal bozulma ve yozlaşma gibi konular ele alınmış; toplumun temeli konumundaki aile değişimin vitrini olarak sunulmuştur.

Bu değişimin çeşitli açılardan hem sebebi hem de sonucu konumundaki romanı, aile cephesinden irdelediğimiz yazımız; romanın, Türk edebiyatında ortaya çıktığı ve ilk örneklerin sunulduğu Cumhuriyet öncesi dönem örnekleriyle sınırlandırmıştır. Batılılaşma ve modernitenin başladığı Cumhuriyet öncesi dönem, aynı zamanda roman türünün Türk ailesine kabulü ve aileye tesiri yönünden de araştırılması zarurî görülen bir dönemidir, denilebilir.

Roman; bir edebî tür olarak ilk kez Avrupa’da, Hıristiyanlıkla ortaya çıkmış (Meriç, 2013: 353), uzun zaman erkek dünyasından ziyade kadınlarca sahiplenilen bir tür olarak varlığını sürdürmüştür. Batı dünyasında yaşanan siyasî ve sosyal gelişmeler roman türüne bakışı değiştirmiş, özellikle modernleşmeyle birlikte gelişen sınıfın ifade vasıtası hâline gelmiştir (Meriç, 2009: 131). Büyük şehir, para, iktidar dairesi, makine medeniyeti gibi topluma yeni yaşayış tarzları ve yeni teklifler sunan roman türü; toplumun kaderi ile uğraşmak, toplumsal evrimi sağlamak, bir bakıma toplumlara “peygamberlik” yapmak amacını taşıyan romancıların emrinde kullanılır. Öyle ki roman, medenî insanı uyuşturan bir zehir haline gelir. Batılı insanın romanla birlikte kendini toplumdan ayırdığı, topluma başka bir varlık olarak yaklaştığı ve ona tavır almanın mümkün olduğuna inandığı gözlemlenebilir (Meriç, 2009: 143). Toplumun nüvesi konumundaki ailenin de romandaki bu tavır alıştan etkilenmemesi elbette düşünülemez.

Roman, örf adetimiz yıkıldıktan sonra ve çöküş devrinin eseri olarak doğmuştur.” der, Cemil Meriç (Meriç, 2013: 340). Nitekim kendini imanda veya aksiyonda gerçekleştiren Osmanlı’da, laf kalabalığı yapmadan, gizli yaraları ifşa etmeden ahlâk dersi vermeyi düstur edinmiş bir tür olan hikâye vardır ve Osmanlı insanı romana bu sebeple iltifat etmez. Ancak hiçbir kurum değişime uzun süre direnemez. Tanzimat ve Meşrutiyet dönemleri sonrası Batı ile iletişim kuran bazı aileler dışında, Batılılaşmaya karşı mesafeli duruşunu bozmayan Osmanlı ailesi, kitle iletişim araçları ve popüler kültürle birlikte bozulma ve yozlaşmadan çok geçmeden payını alır (C. Yumuşak, 2012: 140). Böylece 19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren önce tercümelerle sonra özgün eserlerle örnekleri verilen roman, değişimin gölgesindeki aileyi ve aileyle ilgili meseleleri de mevzu edinerek Türk edebiyatı türleri arasında yerini alır.

Türk edebiyatının, Şemseddin Sami tarafından kaleme alınmış ilk te’lif Türk romanı olan Taaşşuk-ı Tal’at ve Fitnat (1870)’tan Servet-i Fünun edebiyatı yazarı Halid Ziya Uşaklıgil’e kadar yazılmış romanlar ilk dönem romanları olarak kabul edilmiştir. İlk Türk romancıları gerek toplumla ve gerekse hayatımızla alakadar ol/a/mayışları, roman türünü aslî unsurlarıyla tanımadan taklit etmeye kalkmaları ve bir roman dili kuramamaları sebebiyle daima eleştiriye maruz kalmıştır (Tanpınar, 2007: 48). Zira her toplumun romanından kendi meselelerini ifade etmesi, ele aldığı konuları gerçekçi değerlendirmelerle okuyucuya sunması beklenir. Oysa ilk örneklerin verildiği dönemde dil, aileyi ve aile fertleri arasındaki ilişkiyi anlatmada yetersiz kalmış; Türk aile yapısının mahremiyet duygusuna sahip olması da romanda aile konusunun ele alınmasını zorlaştırmıştır. Romanın ana unsurlarından kabul edilen çatışmayı besleyecek sevgi, aşk, ihanet, kıskançlık, kavga gibi aile içi ilişkilerin anlatılmasını ayıp telakki eden Osmanlı ailesi, romanlarda ancak sunî bir varlık olarak yer bulur (Yetiş, 2007: 211). Görücü usulü evliliğin zararları, kız çocuklarının eğitimi, evlilikte karşılıklı saygı ve sevgi, sadakat gibi konular işlense de hep bozuk, dağılan, harap olan veya en azından zarar gören aileler romanda boy göstermiştir. Romandaki acemilikler ve romantizm akımının da etkisiyle gerçekten uzak, karikatürize tipler yer alır. Osmanlı hikâyelerinde gözlemlenen destansı yiğitliklere modern roman anlayışında yer yoktur. Namık Kemal’in İntibah’ında Âli Bey, Ahmet Midhat Efendi’nin Felâtun Bey ile Râkım Efendi eserinin her iki kahramanı ve Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası romanında Bihruz Bey aileden kopuk tiplerdir (Yetiş, 2007: 211). Kadın konusunun bir sorun olarak ele alındığı Tanzimat romanlarında, sağlıklı ailenin teşekkülü; kadınların iyi bir eş ve anne olmasına, kız çocuklarının eğitilmesine bağlanmış, sadece romanlarda değil gazete yazılarında da bu hususlara değinilmiştir. Buna rağmen romanlarda kadın, hakikî bir hüviyet gösteremez (Tanpınar, 2007: 64). Aile dağılmış; babalar ölmüş, anneler silik, oğullar arayış içindedir. Ailenin erkeği olan genç adam, ailesinin geçimini sağlamak yerine safahat âlemlerinde veya olmaz bir aşkın peşinde kaybolur gider. İntibah romanında olduğu gibi kadınlar ya düşük, ahlâksız kadınlardır ya da cariye konumunda silik tiplerdir. Kızların sahih bir hikâyesi henüz yoktur (C. Yumuşak, 2012: 158).

İlk kadın romancımız olan Fatma Aliye Hanım, erkek egemenliğindeki romancılar arasından muhafazakâr bir tavrı ile ayrılır. Ahmet Mithat Efendi ile Hayâl ve Hakikat romanını yazmış olan yazar; gençlere, evlenme ve eş seçimi noktasında aile baskısından uzak olmaları gerektiği, genç kızların evliliğe daha gerçekçi his ve beklentilerle yaklaşması gerektiği mesajını verir. Ailenin korunması ve sağlıklı bir ailenin nasıl kurulacağı ile ilgili düşüncelerini Enîn isimli romanında dile getirirken; görücü usulü evliliğin zararları ve evlilikte karşılıklı sevgi, saygı, sadakat gibi konuları bilhassa vurgular (C. Yumuşak, 2012:160-161).

II. Abdülhamid dönemi romanlarını temsil eden ve köklü bir aileden geldiği söylenen Halit Ziya’nın roman tekniği açısından daha başarılı eserler verdiği kabul edilse de Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu gibi öne çıkan romanlarında, Türk ailesini değil, devrin hastalıklı insanını ve ailesini karşımıza çıkarır. Mai ve Siyah kahramanı Ahmet Cemil, Servet-i Fünun ekolünün timsali; hayallerinin peşinde koşarken ailesinin dağılmasına engel olamayan, hem ailesinin hem de hayallerinin yok oluşu karşısında gerçeklerden kaçmayı tercih eden, destanlardan alışık olduğumuz yiğit kahramanları aratır bir teslimiyet içindedir.

Aşk-ı Memnu’da ve yine bir Servet-i Fünun yazarı olan Mehmet Rauf’un Eylül romanında ortak bir konu ele alınır: Evlilikte sadakat duygusunun yitirilmesi. Aynı ev içerisinde yaşayan ve akrabalık ilişkileri ile birbirine bağlı karakterlerin, masum bir duygu üzerinden birbirlerine yakınlaşmalarının anlatılması, ailenin yıkılışı ve toplumsal değerlerin tükenişinin bir belgesi olarak düşündürücüdür. Ailenin bozulmasına işaret eden bu örnekler, bilhassa değişim sancısı çeken toplumlarda zaman zaman karşılaşabileceğimiz örneklerdir. Ancak Batılı bir eğitimle yetişmiş ve Batı’yı taklitten öteye geçemeyen yazarlar için, sağlıklı Türk ailesi örnekleri sunamamaları ve bozulmanın sebeplerini ele almaktan uzak durmaları sebebiyle aile kurumuna dekor olmaktan öteye önem vermediklerini söylemek yanlış olmaz.

Romanların modernite “pazarlamasına” bir örnek olarak dönemin en çok okunan yazarlarından birisi olan Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Mürebbiye isimli romanını örnek vermek gerekir. Zira modernist, feminist ve romantik aşk savunucusu olan yazar, bu romanında, yabancı dil öğretmek için evlere ve dolayısıyla Türk ailesinin içine alınan, gerek döneminde gerekse sonraki nesillerin benlik ve kültürlerinden kopmasında büyük pay sahibi olmuş yabancı dadıların varlığını gözler önüne sermiştir (Yetiş, 2007: 211). Mürebbiye adı verilen sözde eğitimcilerin, memleketinden uzakta macera arayan ve çoğunlukla da misyonerlik faaliyetleri yürüten kimseler olması ailelere kurulan tuzağın bir başka yönünü gösterir.

Millî edebiyat dönemi yazarlarından olan, Türkçülük düşüncesiyle millî menfaatlere kıymet veren, kadın olması ve kadını hemen hemen bütün romanlarında öne çıkarmasıyla takdir edilen Halide Edip Adıvar, buna rağmen eserlerinde aile mefhumunu göz ardı eder. Kazım Yetiş bunu, yazarın eski aile anlayışıyla yeni ve ideolojik insanın yetişmesinin zor olduğunu düşündüğü için aileyi anlatan roman yazmadığı sebebiyle açıklar. Sinekli Bakkal’da Rabia, Müslüman olan Peregrini ile evlenir. Doğu ile Batı evlendirilir ki geri kalmış olan Türk ırkı ilerleme kaydedebilsin. Kültürde değişme ile yetinmez, daha ilerde izdivaçlar düşünür (Yetiş, 2007: 211).

Aynı dönem yazarlarından Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kiralık Konak isimli eserinde, aileyi konak hayatı içerisinde tasavvur ederek ailenin bütünlüğüne, kalabalık aile yaşantısına dikkat çekmek istemişse de burada anlatılan aile, maddi ve manevi anlamda tükenmiş, yozlaşmış, dağılmış bir aile olarak okuyucuya sunulmuştur. Ailede öyle bir yıkım vardır ki bu tükeniş gerçek olsa Türkiye Cumhuriyeti kurulamazdı intibaı verilmektedir (Yetiş, 2007: 211).

Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu’nda da aile aramak yersizdir. Kalbi kırık genç bir kızın Anadolu köylerinde idealist bir öğretmene dönüşümünü konu alsa da bu roman bir aşk romanıdır ve örnek bir aile okuyucuya sunulamamaktadır. Yaprak Dökümü bir ailenin çöküş hikayesidir. Olumsuz örnek olabilecek kadın karakter Ferhunde karşısında geleneksel değerleri savunan ancak direnişi uzun sürmeyen Ali Rıza Bey, ailenin modern dünya karşısındaki teslimiyetini sembolize eder. Peyami Safa’nın Sözde Kızlar, Mahşer gibi romanları da ailedeki çöküşü anlatan Cumhuriyet öncesi romanlarımız arasındadır.

Ele alınan romanlarla kesin bir yargıya varmak mümkün olmasa da Türk modernleşmesinin topluma yön vermek, model sunmak ve aldığı sonuçları değerlendirmek açısından en kullanışlı tür olarak romanı gördüğü; bununla birlikte ilk romancılarımızdan Cumhuriyete kadar olan dönemde roman yazmış yazarlarımızın, gerek roman türünü gerekse de içinden çıktıkları toplumu tanımayışları sebebiyle ailenin sorunlarına değinmekte yetersiz ve sığ kaldıkları anlaşılmıştır. Elbette Osmanlı ailesinin muhafazakâr bir yapıda olması, kadından bahsetmenin ayıp karşılanması yazarların zorlandıkları noktalar olmuştur. Ancak olumlu örnekler yerine hep dağılmış, parçalanmış ve yozlaşmış aile örneklerine yer verilmesi akla, roman türünün Batılı aile örnekleriyle birlikte ithal edilmiş olabileceği düşüncesini getirmektedir. Millî ve manevî değerlerin korunması ve yaşatılmasında tarihî bir sorumluluğu olan Türk ailesinin hayatiyetini ve hakikatini dile getiremeyen yazarlarımız, aynı zamanda pek çok alanda karşılaştığımız “bir dil inşa edememe” problemini de bir kez daha gözler önüne serer.

Son söz olarak; hangi edebî türde olursa olsun, köklerinden beslenemeyen ve içinde yetiştiği toplumu anlayarak anlatamayan eserlerin okuyucusuna ve geleceğe söyleyeceği şeyler sınırlı ve geçici olmaktadır. Edebiyat dünyasından beklenen, “en son ocak” sönene dek, Anadolu’nun harcını yoğurmuş Türk ailesini anlatmaya devam etmeleridir.

KAYNAKÇA:

Ahmet Hamdi TANPINAR, Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergâh Yayınları, İstanbul 2007.

Cemil MERİÇ, Kırk Ambar, Cilt 1 Rümuz-ül Edeb, İletişim Yayınları, İstanbul 2009.

Cemil MERİÇ, Sosyoloji Notları, İletişim Yayınları, İstanbul 2013.

Firdevs CANBAZ YUMUŞAK, Osmanlı’dan Cumhuriyete Türk Romanında Aile Kurumu ve Ütopik Romanlarımızda Aile, Muhafazakâr Düşünce, Yıl: 8, Sayı: 31, Ocak- Şubat- Mart 2012.

Kâzım YETİŞ, Dönemler ve Problemler Aynasında Türk Edebiyatı, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2007.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Kuş Uçtu Kervan Göçtü

Aile; insanın ilk yuvası, dünyanın keşmekeşinden kurtulup sığındığı tek limandır. Kişinin kendi...

Ve Bir Kuş Daha Kanatlanır Adı Şehit Olan

Aile; insanın ilk yuvası, dünyanın keşmekeşinden kurtulup sığındığı tek limandır. Kişinin kendi...

Yûnus Emre Celâlli Olabilir Mi?

Aile; insanın ilk yuvası, dünyanın keşmekeşinden kurtulup sığındığı tek limandır. Kişinin kendi...