Temmuz, Vesaire

"Giydikleri âfitab-ı temmuz
İçtikleri, şûle-i cihansûz."

Başka bir şey bu. Bambaşka bir şey… Susuyorum. Meccanen. Suskunluğumun ah’ı denizleri yakıyor. Ah, bir klişe daha diyor şiir mutemetleri. Orijinal tek bir söz mü kalmamış şu gök kubbede?

Hoş sadayı defolu statüsünde kabul edip hurdacılar kapıyor antikacı sandığından. Dil bilimciler yine hataları tashih ediyor, anlatım bozukluklarını arıyor arıyor arıyorlar. Yenilgi yenilgi büyürken şiirler, benim küllerimden tekrar tekrar ah’lar doğuyor, ah’larım ağaçları, ırmakları, yanardağları da yakıyor. İyi şairmiş, mübalağadan da anlarmış, diyorlar. Dünyaya bir şey olduğu yok, bırak bunları diye de ekliyorlar. Her şey yerli yerinde. Yerli yerindesin sen bile. Yangınları büyütme!

Ben büyütmüyorum. Büyütmesin şairler de bu yangınları. Kelimeler yağsın üstümüze şiirden, serin serin. Zaten “Dünyanın en uzun hüznü yağıyor.” Kurak gönlümüze. “Kuşlar uçuşuyor içimde.” İçimizde… Kuşlar!

Turnike ve yürüyen merdiven yorgunu sözcüklerim kurumaya bırakılmış papatyalar gibi. Ihlamur kokusu yayılıyor ay ışığında, manolyaların serenadıyla. Böyle yapılırmış serenad, minarelerin şehadetiyle… Gül biraz ne olur, gül! Yaşamak’la… “Su biter, seller durmaz.” Biraz nemli bir şiir biraz gam yıkar sanki bir yiğidi ve yağmur…

Yağmuru beklerken buhar olup kayboluyorum ben de. Arıyorum. Yüz yıldır. Berzahtan uyanarak. Bir gün ben de kavalıyla bir sümbülü emziren o çabana rastlayabilirim dağ başında, şiirimle baş başa. Daimi bir arayışta olduğumu kimse bilmez. Takipçisi çok kimsesi yok bir dünyada kim, kimin ne kadar kimsesi ise?... Ah, kimseler bilmez gülüşlerin açtığı yaraları…

Olmuyor işte. “Hiçbir tabip şu yaraya merhem olmuyor.” Ben yine sayfalarca okuyor, sayfalarca yürüyor, bekliyor, düşüp kalkıyor, düşünüyor ve uyuyamıyorum. Bir temmuz gecesinde, kışa yakışan hüzün mutasyona uğramış, temmuzda bulaşmış gibi ciğerlerime. Bütün edebi, felsefi sanatlar varoluşçu, nihilist bütün söylemler Mars’ta suyu buluyor gibi. Mars’a göçü başlatamıyorum. Kavimler duruyor, ben göçüyorum benden. Bana. Narsist söylemlere mi aldanıyorum?

Aldanmıyorum. Şair sözü elbette… Tarifeli. Çok bilinmeyenli denklem gibi. Rafine. Gözyaşlarım İris kadar narin akıyor salına salına. Endamlı, işveli bir ceylanın çeşme başında içtiği sulardan sıçrıyor kapkara düşlerime. Bir temmuz gecesinde alegorik masallar, türküler… Gam damlıyor yüreğime ah anam, anam… “Bayram gelmiş neyime?”…

Kendi ellerimle besliyorum kınalı kuzumu. Kurban, besili oldukça kurban…Yılda bir geliyor, bayramı bayram gibi karşıla, diyorlar. Savaştan çıkmış gibisin. Savaştan çıkmış gibiyim.

Savaşı kendi ile olanın ateşkesi kimledir?

Nerededir karada yüzen kuşların şahı?...

Kurbanım sana dediğim çıplak ayaklar, ey!

Rüyaların Yusuf’u, çölün ayinesi nerede?

Karart yıldızları, güneş uyuyor ninnilerle.

Gece uyanan dertlerin üstüne, bir güzelleme…

Bayram geliyor, bayram gidiyor. Derdimi türkülerle beslerken hasret demliyorum hacet ve şükürle, ikişer rekat hesap kitap ve nakarat. Kavuştaklar sonra. Ne kadar güzelmişsin sen ey hasret, diyorum. Hasret, en sevdiğim sözcük oluyor sözlüklerde, bir türkü tutturuyorum ki biraz gülden biraz goncadan. Bahçede hanımeli açtırıyor dudağımı uçuklatan hasret…Hasretinden yanan gönlümle. Leyla, en ıssız gözlerde açıyor, gece açan çiçeklerle…Deve dikenleriyle. Dervişler, şiir çekiyor sinelerine, leyla ah leyla, Mevla olmadan hemen önce. Çıkmaz sokaklardan, kayıp limanlardan kalbimizin en ağır misafiri geliyor temmuza. İadeli, taahhütlü, ömür boyu taksitli, iki dünyada garantili, icazetli, belgeli şairlik… Öyle kolay ki artık. Öylesine zor. “Gün biter gülüşün kalır bende.” Gün bitiyor. Gülüşün… Bende.

Şarkı bitti, sen hala buradasın, diyor Leyla. Taş dile geliyor, toprak konuşuyor, bülbüller şakıyor da Mecnun, susuyor. Sen yoktun Mecnun, sen yokken ben hiç olmadım diyor Leyla. Sen yokken…

Sen yokken senli şiirler vardı, dağların koynunda. Her gece ben sığınıp Sübhanıma, kalem şahit, melekler şahit, yer ve gök şahit ki imanıma, elifin yanına yalnız he ekledim. Yorganıma kırk yama kır çiçekleri… Kelimelerim taşlandı, yüreğim dağ’landı. O dağlar, şehre indi. Rabbim diye seslendim, bileklerim ağrıyor, dünya güneş yüzü görmüyor, üşüdü zikrim, üşüdü hayalim… Üşüdüm.

Gökyüzü çiçeklendikçe sesim kısıldı. Şerh edemedim bir bakışın tek harfini, tefsire gelmedi gözlerin gözlere hasreti…

Kar yağıyor temmuzda. Ruhumun labirentlerinde dolanıyorum. “Yitirdim yârimi….” Aranıyorum.

Rahatı kaçıyor trenlerin. Temmuz, temmuz olalı böyle tipi böyle boran görmüyor, böyle savrulmuş yaz/ı/lar da. Temmuzu giyiyorum üstüme muhabbet kabilesiyle, mumdan gemilerle ateş denizini geçerek. Dünyayı yakan ateşi içiyorum soğuk soğuk hüsn ü aşk ile. Aşk ile…

Kurban, temmuz oluyor, temmuz, bayram…

Temmuz ağıdı, temmuz hüsranı, temmuz gazeli vesaire…

Göz, gözü göremeyince…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Kuş Uçtu Kervan Göçtü

"Giydikleri âfitab-ı temmuz İçtikleri, şûle-i cihansûz." Baş...

Ve Bir Kuş Daha Kanatlanır Adı Şehit Olan

"Giydikleri âfitab-ı temmuz İçtikleri, şûle-i cihansûz." Baş...

Yûnus Emre Celâlli Olabilir Mi?

"Giydikleri âfitab-ı temmuz İçtikleri, şûle-i cihansûz." Baş...