Teknokratik Liyakat Çıkmazında

Bizler liyakatin şartları söz konusu olduğunda uzmanlık gerektiren çeşitli alanların teknik bilgisine vukufiyeti yeterli görmeye meyilliyiz. Halbuki liyakat yalnızca teknik bilgi ve beceriye sahip olmak anlamına gelmez; liyakat, verilecek kararları ve onun uygulamalarını neden-sonuç ilişkisi içerisinde ve bütüncül bir biçimde değerlendirebilme yetkinliğine uygun görülen vasıftır. Bu vasfın içerikleri, köklerini, yalnızca biçimsel akıldan değil, aynı zamanda insanın manevi boyutu olan vicdandan alır. Vicdan, insanı bir ahlak varlığı haline getiren içsel duyuşun adıdır. Bu duyuşun yitirilmesi dışa vurulan her davranışın bilgelik ve hikmetten boşanışı anlamına gelir.

***

İşi ehline veriniz,” öğüdünün ardındaki anlamı kavramak aynı zamanda liyakat sahibi kimselerde bulunmasını arzuladığımız nitelikleri kavramaktır. Ehil olmak demek tüm eylemlerimize hakim olması gereken adaleti sorumluluk bilinciyle yaşatmak ve bu uğurda eylemek demektir. Sorumluluk bilinci, yeryüzünün insana emanet edildiğinin idrakidir; emaneti üstlenmekse söz konusu bilince uygun olarak yaşamayı zorunlu kılar.

Bu yazımda işin ehline verilmesi gerektiği söyleminin kendisi aracılığıyla karikatürize edildiği meritokratik gönderimleri bulunan teknokrasinin sorumluluk bilincinden uzak yüzünü göstermeyi ve onun anlam içerikleri üzerinde düşündürmeyi deneyeceğim.

***

17. yüzyılda Batı’da modernitenin doğuşu bilimin ve onun pratik çıktısı olan teknolojinin hızla ilerlemesine neden oldu. Bu gelişim gerek bireysel hayatı gerek toplumsal kurum ve organizasyonları yeniden üreten devrim niteliğindeki yükleri beraberinde getirdi. Artık insanoğlu yaşamın bütün dokularını dönüştüren ya da dönüştürme potansiyeli olan bu büyük dalgayla yüzleşmek durumundaydı; zira kapitalist ekonomik düzene koşut olarak gelişen teknoloji giderek tahakküm aracına dönüşüyordu.

Özellikle 20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde teknolojide yaşanan büyüme doğal olarak onu kontrol edenleri de ayrıcalıklı hale getirdi. Teknoloji ve onu yönetenler, üretim sistemlerinden ulaşıma, tarımdan ticarete, iletişim biçimlerindeki dönüşümlerden eğitim, sağlık gibi temel gereksinimlere kadar sosyal hayatın tamamını düzenleyen yeni bir olgu olarak karşımıza çıktı. Sonuç olarak pozitivist bilim anlayışıyla şekillenen teknik rasyonalizm düşüncesi teknokrasi denilen politik ve sosyal bir teoriyi meydana getirdi; tabii teknokratları da...

Teknokrasi, temelde, yönetim erkinin ve teknik bilgi gerektirdiği varsayılan çeşitli alanların uzmanlar tarafından elde tutulması gerektiğini savlayan politik teoridir. Burada vurgulanması gereken nokta teknokratların nihai karar vericiler pozisyonunda bulunmasıdır. Dolayısıyla teknokrasi, sosyal hayata egemen olan aklın tamamiyle mühendislerin, ekonomistlerin ve bilim insanlarının hakimiyetine verilmesidir. Bu anlayışın zihni arkaplanında demokratik mekanizmalara duyulan güvensizliğin yattığı söylenmelidir; zira teknokrasiye göre politik süreçlerin yönetimi “epistemolojik yetkinliği” bulunmayan sivillerin inisiyatifine bırakılmamalıdır.

***

Teknokrasiyi kitleler adına çekici kılan ve onları liyakatin teknik beceriye sahip kimseler için uygun olduğunu düşünmeye iten temel faktörün adalete duyulan açlık olduğunu düşünüyorum. Zira politika yapıcıların ya da karar mekanizmalarını elinde tutan elitlerin kendi çıkarlarına hizmet eden uygulamalarda bulunmaları toplumları, yönetim erkini “apolitik” olduğu zannedilen tekno/bürokratlara bırakmaya itiyor olabilir. Ancak sıkça gözden kaçırılan bir gerçeği hala görmeyecek miyiz: Eğer temel meselemiz işi, adaleti sağlayacak olan ehil kimselere vermekse hangi yönetim biçimi adaletsizliği ve liyakatsizliği vadeder ki? O halde burada bir yanlış anlama yok mu? Bana göre var; çünkü teoride teknokratik yönetimlerin kararlarına hakim olacak motivasyonun bilimsel gerçeklere, dolayısıyla toplumsal eşitliği sağlayacak “objektif bakış açısına” uygun olacağı varsayımı ne kadar olası görünse de yönetilen toplumun kültürel dinamiklerini gözetme konusundaki ağırsama eğilimi teknokrasiyi irrite edici hale getirmeye yetmelidir. Zira teknokrasi ancak bu şekilde nevi şahsına münhasır “objektif bakış açısı” marifetiyle toplumsal beklentilerin yerine soğuk “bilimsel zorunlulukların” uygulanmasını “mantıklı” hale getirebilir. Ayrıca nihayetinde bir insan olan teknokratın teknik bilgiye sahip olması sebebiyle apolitik davranacağı beklentisi safdillikken ziyadesiyle rahatsız edici bu anlayışı kabullenmek tanrısal güç atfedilen teknik bilgiye iradenin devredilmesi değil de nedir?

Neticede şunu söylemekten kendimi alamıyorum: Teknokrasi, menfaate dayalı gerekçelerle alınması gerekli bulunan şefkatsiz kararları bilimsellik kisvesi altında meşru kılmanın konforlu yolundan başkası değildir. Liyakat vaadi ise bu hileli düzenin ancak tuzu biberi olabilir; zira yazının başında da belirttiğim gibi liyakat, araçsal aklın hizmetine sunulduğu güce değil, vicdani duyuşun hakim olduğu kalplere layık görülen vasıftır. Dolayısıyla ne teknokrasi ne de onun başka bir formu olan meritokrasi toplumun sosyal taleplerine adaletle karşılık verebilecek insani boyutlara sahiptir; çünkü güce tapan hiçbir yönetim biçimi adaleti tahkim edemez. Şairin de dediği gibi: “her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği...”

Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir. (Nisâ Suresi - 58. Ayet)

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Körlük Öldükten Sonra Yaşamak Gibi Bir Şey

Bizler liyakatin şartları söz konusu olduğunda uzmanlık gerektiren çeşitli alanların tek...

Dijitalin Dili ve Dini

Bizler liyakatin şartları söz konusu olduğunda uzmanlık gerektiren çeşitli alanların tek...

Novalis ve Şiir

Bizler liyakatin şartları söz konusu olduğunda uzmanlık gerektiren çeşitli alanların tek...