Tekliften Önce Tanım

XXI. yüzyıla baktığımızda toplum denen mekanizmanın işleyişi açısından bugün en büyük sorunun bir teklif sorunu/kısırlığı olduğunu dile getirmiştik. Düşünce tarihine bakıldığı zaman antik felsefeden modern felsefeye kadar uzanan iki bin yıllık süreçte insanlık önce bir krizin eşiğine kadar ulaşmış ve bu sancı çağını yeniden yorumlayacak olan teklifi kendisiyle beraberinde getirmiştir. Elbette ki değişimin öncüleri mücadelelerini bu süreçlerin hiçbirisinde güle oynaya vermemişlerdir. Nitekim hangi toplumun bir ferdi olursak olalım herhangi bir konuda vicdanımızda kendisine yer bulan rahatsızlığı dile getirişimiz birilerini elbette rahatsız edecektir. Dolayısıyla bu çıkarsama yürüyeceğimiz yolun ne kadar çetin olacağını daha yolun başındayken bize işaret etmiş oluyor. O zaman tarih sahnesindeki bu örneklerin bizlere gösterdiği işaretleri kendimize rehber kılarak kendisi için yürünecek bir yol isteyenler için öncesinde ve daha şimdiden ünlü müfessir ve sosyoloğun sözleriyle karşılık vermek daha doğru olacaktır. ‘’Bu yol dikenlidir, ayağını sevenler gelmesin’’

Ünlü şair ‘'bizi bulunduğumuz yere getiren tarihin sırrına vakıf olmadıkça bir şahsiyet sahibi olmamız mümkün değildir’’ diyor. Burada dikkatleri ‘’vakıf olmak’’ eylemine çekmekte yarar var. Şair bu vakıf olmak eyleminin içerisinde acaba hangi alt eylemleri kastetmektedir? Ona baktığım zaman ben vakıf olmak eyleminin arkasında gizlenen iki eylem olduğunu düşünüyorum: Kabul ve reddediş.

La Mettrie’nin insanı bir makine olarak resmettiği XVIII. yüzyılda sekülarizmin zaferini ilan etmesine katkıda bulunan pek çok sebepten bahsedebiliriz. Pek tabii bunların en başında bir başkaldırı ve reddediş gelmektedir. Hristiyanlığın rasyonel düşünceyi savunmakta olan insanın gözündeki mantık dışı tutumları; papa, kral ve politikacılardan oluşan geleneksel yapının zorbalık ve adaletsizlikleri kendisine karşı başkaldırı ve isyan işaretleri taşıyan bir yapıyı doğurmuştu. Voltaire ve Condorcet başta olmak üzere tüm Fransız Aydınlanmacıları Kiliseye ve ruhbanlığa karşı bir savaş başlattılar. İşte bir tanımı reddediş!

Modern Felsefenin önemli düşünürlerinden Francis Bacon bütün bir insani bilginin inşasına yeniden başlamayı veyahut dönemin bir başka filozofu Descartes kuşkularından arınarak öz bilincin kesinliğine ulaşmayı kendilerine amaç edindiklerinde işe geçmişin bütün bilgi ve birikimlerini reddederek başladılar. İşte bir başka isyan örneği daha!

Fakat geçmişten gelen birikimi bütünüyle reddedişin tabloda birtakım parçaları eksik bıraktığı -özellikle toplum,ahlak ve siyaset teorilerindeki yetersizlikler- gözden kaçmamış olacak ki XIX. yüzyılda romantikler düşünce tarihinin derinliklerinde yatan bazı ilke ve tanımlamaları tekrar gün yüzüne çıkarttılar. Ve tablonun eksik parçalarının ne olduğunu ifade etmeye çabaladılar. İşte bir tanımın doğru çalışan parçalarını kabulleniş.

Tabii ki aydınların anarşizmi temelsiz, toy bir hamaset anarşizmi değildi. Tarihi alıp isyandan bir adım öncesine götürdüğümüzde onları başarıya ulaştıran birtakım önemli etmenlerin olduğunu görüyoruz. Bunların başında çağın tanımını reddedişe dayanak sağlayan kendini tanıma meselesi geliyor. Çünkü kendini tanımayı başarmış olanlar mevcut bir tanımı reddetme potansiyeline sahip olur. Başka bir ifadeyle ancak kendini tanımış olanlar bir tanım ortaya koyabilir ve bir tanım ortaya koyabilenler ancak bütün tanımları reddedebilir. Dolayısıyla aydın anarşizmi olarak adlandırdığım yapı kendi döneminde tüm geçmiş birikimlere derinlemesine nüfuz ettiğinde iki şeyle karşılaştı: aranılan kimlik ve reddedilmesi gereken şey. Dolayısıyla kendini tanımak meselesi benliği düşünce tarihinin süzgecinden geçirmek şeklinde tanımlanacak olursa eğer perdenin öte kısmında belirecek olan şey ne olduğumuz, ne olmamız gerektiği, ne olmadığımız ve ne olmamamız gerektiği sorularının cevapları olarak karşımızda duracaktır.

Zaman ve insanlık mevcudiyetini devam ettirdiği müddetçe toplum denen ruhun her an bir değişim halinde olduğunu unutmamak gerekmektedir. Dolayısıyla fıtratında dinamizmin olduğu bir ruhun mutlak tanıma erişmekten ziyade hedefinin her zaman kendi tanımını revize etme güdüsüyle hareket etmek olduğu aşikardır. Nitekim biraz önce değindiğimiz XVII. ve XVIII. yüzyılın tanımları da saltanatını sadece XIX. yüzyıla kadar sürdürebilmiştir. O dönemde de romantiklerin mevcut tanıma karşı başlattığı isyan, çağı ve kendini tanıyabilme becerisi uzun ömürlü olmasa da bugün hala bir kriz olarak hortlamayı bekleyen ve paspasın altına aceleyle süpürülmüş olan yeni bir tanımın doğmasına sebebiyet vermiştir. Bakıldığında örneklerin hepsi farklı yüzyıllardan, farklı toplumlardan getirilmiş olsa da temelde yatan metodun değişmediği aşikar. ‘’Kendini tanıma, yüzyılı tanıma, isyan ve yüzyılı yeniden tanımlama’’

Sonuç olarak teklif krizinin aslında dışarıdan sadece bir baş ağrısı olarak görüldüğü sonucu ortaya çıkıyor. Derinlemesine düşünenler bu baş ağrısının temelinde bir takım hastalıkların yattığını ve asla kendi başına ve her şeyden bağımsız bir hastalık olmadığının farkına varmış olacaklardır. En azından yukarıda bahsettiğimiz mevzu onları bu şekilde düşünmeye sevk edecektir.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Bu Dünya İçin Değerliyim

XXI. yüzyıla baktığımızda toplum denen mekanizmanın işleyişi açısından bugün en b&u...

Yalnız O Karışır

XXI. yüzyıla baktığımızda toplum denen mekanizmanın işleyişi açısından bugün en b&u...