Sıradaki içerik:

Mamafih

e
sv

Taş Yığını Binalar ve Çocuklar

avatar

Gülden Bayraktar

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Yol boyunca  başını polis arabasının camına dayayıp yolu izledi. Bilmediği bir şehrin, bilmediği sokaklarından geçiyordu. Bir boşluğun içindeydi sanki. Hiçbir şey hissetmiyordu. Göğüs kafesini saran bir darlık oluşuyordu bazen, ellerini göğsüne bastırıp rahatlamaya çalıştı. Geldik, dedi aracı kullanan memur. Sonra yavaş hareketlerle araçtan indi. Elinde küçük bir çanta, sırtında kolları uzun gelen bir hırka… İndiği yerde öylece kalakaldı. Tam karşısında duran taş yığını bina ile göz göze geldi. Üşüdüğünü hissetti o an… Hırkasına iyice sarıldı. Ona refakat eden memur hadi içeri girelim, dedi. Memuru takip etti. Danışma, resmi işlemler, prosedürler… Memur hızlıca işlemlerini hallederken o ise hiç sesini çıkarmadan boş bakışlarla izliyordu etrafı.

Memur elinde küçük bir çanta ve dosyasıyla birlikte onu bu taş yığını binaya teslim etti. Yol boyunca ona eşlik etti ama artık veda vakti gelmişti. Göz göze geldiler. Sessiz bir vedaydı bu. Üstelik ilk defa da yaşamıyordu bunu. Kimseye doya doya sarılarak veda edememişti. Vedalar nasıl olmalıydı, gidenlerin ardından ne söylenirdi? bilmiyordu. Sustu.. sadece sustu. Memur, artık buraya emanetsin, dedi giderken. Emanet diye geçirdi içinden… Annesi de derdi eğer bana bir şey olursa teyzene emanetsin diye. Sahi şimdi teyzesi nerdeydi? Annesi olsaydı onu bu taş yığını binaya emanet eder miydi? Göğsü yine daralmaya başladı, eliyle bastırdı göğsünü, derin derin nefes aldı. İyi misin? dedi, yeni yol arkadaşı. Bu taş yığını binadaki görevli memurlardan biriydi.

Artık buraya emanetti ve burdaki görevliler bundan sonra ona yol arkadaşlığı edecekti. İyiyim der gibi başını salladı. Biraz sohbet etmek ister misin, adın ne ? tanışalım seninle dedi, görevli memur. Gözlerinde birikmiş kederin izleriyle başını kaldırdı. Adımın ne önemi var tüm hayatım zaten önünüzdeki dosyada mevcut. Sırada ne varsa ona geçelim… Görevli fazla uzatmadı. Dosyasını açıp ismine tekrar baktı hırçınlığını görmezden gelerek. Seni kalacağın yere götüreyim, sırada yerleşmen var. İki kat merdiven çıkıp karanlık koridorun sonundaki kapıya geldiler. Kapıyı güler yüzlü bir hanım açtı. Fatma hanım, yeni kızımız geldi. Artık sizinle kalacak. Adı Gonca… Goncaydı adı. Annesi onu gül goncam diye severdi. Gonca kızım, güllere benzeyesin, derdi. Hoş geldin Gonca kızım, dedi Fatma hanım. Annesinin sesini duydu sanki. Acı bir tebessüm ilişti dudağının kenarına. Çaresiz bir hoşbuldum döküldü dudaklarından… Bu taş yığını bina sanki ev içinde ev gibiydi. Gonca’ya kalacağı odayı gösterdi. Bak geleceğini duyunca bu yatağı senin için hazırladık, dedi Fatma hanım. Ne yani beni mi beklediniz? Elbette Gonca kızım, burada kendini yalnız hissetme sakın, dedi Fatma hanım. Yatağın kenarına ilişti Gonca. Biraz dinlenmek, yalnız kalmak istiyordu. Fatma hanım anaç bir kadındı. Bir de ben tuz basmayayım yaralarına, derdi. Burda her gün nelere şahit oluyordu. Acıyı iyi tanıyordu artık. O da alışacak nasıl olsa diyerek, sen dinlen tabi ben sana yemek saatinde haber veririm arkadaşlarınla tanışırsın, deyip; kapıyı usulca çekip çıktı. Gonca odada yalnız kaldı. Son bir haftadır ilk defa yalnız kalmıştı. Sırtındaki yükler alınmıştı sanki. Omuzlarında bir hafiflik hissetti. Tam sevinecekti ki odanın kapısına takıldı gözü. Oraya yeni yükler koymuşlar gibi geldi gözüne. Bir yığın yeni yük, bilmediği şehir, tanımadığı insanlar ve bundan sonra ne olacağı… Bu zamana kadar hep tanıdıklarından yaralar almıştı. Bir nevi alışkanlık gibi olmuştu. Bundan sonra ise koca bir çaresizlik. İnsan ne kadar diken üstünde durabilirdi? Başını koyacağı bir diz aradı, anne diye fısıldadı ince bir kan sızar gibi dudaklarından. Gözleri tutamadı artık kendini, ağlamaya başladı. İnsan acıdan ağlarsa gözyaşları sıcak olurmuş. Yanaklarını, dudaklarını, ellerini yaktı bu sıcaklık. Başını avuçlarının arasına aldı. Hayat filmini geri sardı. Tüm sahneleri aynı acıyla duruyordu. Annesini düşündü. Bir gece salonun ortasında düştü bayıldı. O zamanlar dokuz yaşında bir çocuktu. Çok korkmuştu. Annesini uyandıramamıştı. Sonra komşularını çağırdı. Annesi o gün ambulans sirenleri arasında evden çıkıp gitmişti. Bir daha dönemedi. Geç kalınmış demişler… Kısa kemik tümörüymüş. Adını ilk defa duymuştu ama annesini elinden alıp götürmüştü. Önce ilçedeki hastaneye götürdüler. Annesini orada ziyaret edebiliyordu kalın camların ardında olsa da.

Saçları dökülmüş iyice zayıflamış hali geldi gözlerinin önüne. Bu anı hatırlamak istemedi. Sonra annesini fakülte hastanesine naklettiler. Oraya gidemedi Gonca. Annesi yokken kimse Gonca’yı görmüyordu zaten. Anne ev demekmiş, anne korunak, bir çocuk ancak anneye emanet edilebilirmiş. Babası yok gibi bir şeydi. Gonca babasını hiç sevememişti. Hatırlamak istemediği çocukluk yıllarının azılı katili gibiydi. Annesiyle bir dünya kurmuş orada yaşıyordu. Artık onu da elinden almışlardı. Teyzesi annesine bakıyordu. Babası zaten kayıptı. Annesinin yakın bir arkadaşı Gonca’yı yanına almıştı. Sinirli bir kadındı. Bazen kendine hakim olamaz kendi çocuklarını da Gonca’yı da döverdi. Sonra pişman olur, oturur onlarla ağlardı. Baba olmak, adam olmak, her erkeğin harcı değil. Bizi bu hale o müsveddeler getirdi. Bak annen hastanede benim de sonum tımarhane derdi. Bir cuma günüydü öğlen saati okuldan dönerken sela okunuyordu. Cami oturduğu evin bitişiğindeydi. Tam eve girecekken selanın sonunda okunan duyuru yüreğine kor bir alev gibi düştü. Mahallemiz sakinlerinden Pınar Şen vefat etmiştir. Cenazesi ikindi namazına müteakip mahalle kabristanlığına defnedilecektir. Düştü… Annesi gibi kapının önüne düştü. Sonrasını kendi de hatırlamıyordu. Kendine geldiğinde caminin avlusundaydı. Teyzesi elinden tutuyordu, babası yine kayıptı. Annemi göreceğim, dedi. Musallaya uzanmış yatıyor gibi gördü annesini. Sonradan görmeye devam ettiği, olmayan şeyleri oluyormuş gibi görme halleri ilk defa o gün başlamıştı. Annesi öyle bembeyaz bir elbiseyle musallada yatıyordu. Başında yeşil bir örtü vardı. Saçları iki yandan örgülüydü. Koşup annesine sarılmak istedi. Teyzesi Gonca’yı tutamadı. Yüzünü gösterdiler annesinin. Gözü yarı açık, yüzü sapsarı. Gözünden yine sıcak yaşlar akmaya başladı. Annesinin yüzüne döküldü. Merhumun üstüne ağlamasın,dedi oradaki kadınlar. Annesi hastanedeyken, kira ödenmemişti. Evlerini dağıtmışlardı. Ev sahipleri aynı zamanda dünyanın sahibi oldukları için(!) bu konuda da anlayış göstermekten uzaktılar. Sanki merhamet onların gönüllerine uğramamıştı..

Annesi hastanede tedavi görürken bunu duyunca vasiyet etmişti. Bana bir şey olursa ne olur beni cami avlusunda yıkayıp kefenletin diye… Sığınacak kimsesi olmayanların yeri değil, Allah’tan başka kimseden bir şey istemeyenlerin yeriydi cami avlusu… İnce ince bir yağmur yağarken tüy gibi hafiflemiş bedenini koydular toprağa. Mayıs ayıydı. Yağmurun ardından gökkuşağı belirmişti. İyi kadın, diyordu mahalleli, baksana ardından ne kadar ferahlık geldi. Gonca teyzesine emanetti artık. Uzun bir süre de beraber yaşadılar. Acısıyla yaşamaya alışmıştı.

Ama acı insanın yakasına bir kere yapıştı mı artık kolay kolay bırakmazdı. Bir sabah yine acı boynuna ilmeğini attı. Babası çıkageldi bir yerlerden. İnsan yitiğini bulduğuna sevinir ama Gonca hüngür hüngür ağlamıştı. Çekti aldı teyzesinin yanından. Onbir yaşındaydı o zamanlar.. annesi öleli iki yıl olmuştu. Babası kesinlikle teyzesiyle görüşmesine izin vermezdi. Onu sevmiyorum derdi. Babaydı… Birileri çıkıp bir şey söylese, ben babasıyım size ne? derdi. Sonra sonra kimse karışmadı işine, kimse onunla uğraşmak istemedi. Teyzesi de evlenmişti. Onun da kendi hayatı vardı artık. Bir tek Gonca yenilmişti. Hem de silahsız girdiği bir savaşta. Kabul ediyordu yaşadığı her şeyi. Ve bir zaman sonra annesinin arkadaşı gibi düşünmeye başladığını farketmişti. Doğru söylemiş Sevim teyze kabul etmek en güzeli en azından şaşırmıyorsun. Bir sabah yine delirdi babası. Öyle çok dövdü ki Gonca’nın ağzı burnu kan revan içinde kaldı. Tutup kolundan attı sokak kapısının soğuk betonlarının üzerine. Üzerine basıp çekip gitti sonra… Mahalleden kadınlar, çocuklar gördü bu hâli. Sonrasında bir ambulans sesi bu sefer de Gonca’yı götürmüştü. Hastane odasında kendine geldiğinde ilk söylediği ne olur beni ona vermeyin oldu. Hayır vermeyecekler, dedi ilgilenen doktoru. Teyzem mi geldi dedi sevinçle. Teyzeni bilmiyorum ama devlet korumasına alacaklar seni artık dedi, gülümseyerek. Bu sözü çok duymuştu aslında devlet koruması… Sevim teyzesi geldi yine aklına. Aldanma kızım anan baban korumamış, devlet mi koruyacak seni, derdi. Göğsüde ilk o zaman daralmaya başlamıştı. Sonrası burdaydı işte. O günden sonra babasını bir daha görmedi. Ya tekrar çıkıp gelirse diye korktu hep. Kapının önünde duran yüklerden biri de oydu. Eliyle başını iyice sıktı. Elinden gelse başını avuçları arasında ezerdi. Ya da elleriyle boğazını sıkardı. Ellerine baktı bu defa… Kıpkırmızı kan içindeydi. Parmak uçlarından kan sızıyordu. Böyle böyle delireceğim galiba dedi, böyle böyle… Karşısında annesi duruyordu. Üzerinde beyaz bir elbiseyle. Ardından kapının önünde babasının yüzü belirdi. İyice kapattı gözlerini sonra tekrar açtı. Bu defa karşısında kendisi duruyordu.

Usulca uzaklaştı kendinden de… Hafif bir kapı tıklamasıyla her şey silindi giti. Fatma hanım sesleniyordu. Gonca kızım, müsaitsen gel yeni arkadaşlarınla tanıştıralım seni…
 
Bazı sözler yarımdır, ben bu sözü tamamlayamam. Bu öykünün devamını yazamam. Taş yığını binalarda gökyüzlü çocuklar yaşarlar. Biz her gün önlerinden geçeriz. Onlar kurtulmak için göğe bakarlar…

1986 Samsunlu doğumlu, Ebrar ve Ertuğrul isimli iki emanetin emanetçisiyim. Eğitime açıköğretimden devam eden, fiili okuma yazma gayreti olan okur-yazarım. Genç nesillere faydalı olmak adına gençlik kulüplerinde eğitim görevine devam etmekteyim. Yazma hikayem okumakla başladı. Tasavvuf ve aşka dair okumalar rehberim oldu. Temennim bir ömrü kalbimin rehberi eşliğinde yazarak ve yaşayarak geçirmektir.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.