Taptuk Emre’nin Gözde Talebesi Bizim Yunus

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Koyun yatayım şeyh eşiğinde,
Dönmedim şeyhimden ne döneyim.

Hak bir mürşit verdi bana kapısında öl dediler,
Hakk’ı kaçan bulasın Hakk’a kul olmayınca.
Erenler eşiğine yaslanıp yatmayınca.

Hakk’tan gelen bütün sözler aslında insana bir tek şeyi öğütler. Kendine bir ayna bul, aynada bir kusur görür isen aynayı kırma. Kusuru kendinde bil. Aynanın ne günahı vardır bre gafil?

Taptuk Emre Hazretleri gönülleri aydınlatan bir ayna diye bilinmiş, Moğol saldırılarıyla ağır yaralar almış Anadolu halkının kalp derdine derman arayan, tabiplerden sayılmış, köklü bir ağaç Hoca Ahmet Yesevi’nin talebeleri olarak, Anadolu’ya dal budak salmış erenlerden biridir. Rivayete göre: Taptuk Emre Hazretleri, Sakarya ili civarında Emre’m köyünde, bir başka söylenceye göre, Manisa Kula Emre köyünde yaşamıştır. Saruhan Beyinin kızı Fatma Sultan’la evlenmek üzere, annesini Saruhan beyinin yanına gönderir. Saruhan beyi, Taptuk’un annesine; “Oğlu kırk yük altın getirirse” ancak o zaman kızını vereceğini bildirir. Annesi boynu bükük olarak köyüne dönüp, durumu Taptuk Emre Hazretlerine aktarır.

Taptuk, annesini tekrar Saruhan beyine göndererek beyin şartlarını kabul ettiğini söyler. Taptuk Emre Saruhan beyine yolladığı kırk deveye, çuvallar içinde kum ve çakıl doldurur. Sultanın hazinesine boşaltılırken içindeki kum ve çakıllar altına dönüşür. Bunun üzerine Saruhan beyi de sözünde durarak kızı Fatma Sultanı Taptuk Emre Hazretlerine nikâhlar.

Taptuk Emre Hazretleriyle karşılaşmamız; Hacı Bektaş-ı Veli Hazretlerinin menakıpnamelerinde konu edilmektedir. Hacı Bektaş, Anadolu’ya gelir ve Kırşehir’in Sulucakarahöyük köyüne yerleşir. Anadolu’daki bütün erenleri Kırşehir’e davet eder. Nallıhan kazasında ikamet eden Emre hariç bütün erenler, Kırşehir’e giderler. Emre “Ben nasibimi aldım. Der ve davete uymaz ama Hacı Bektaş hazretlerinin ısrarı ile gider. Gelmeyişinin sebebi sorulduğunda “Erenler Meclisinde bir gün perde aralığından bir el uzandı ve bize nasibimizi verdi.” der.” O eli görsen tanır mısın? diye sorulduğunda, “Elbette, ayasında yeşil bir ben vardı, bir ordunun içinde görsem tanırım o eli.” diye ifade eder. O zaman Hacı Bektaş elini Emre’ye uzatır, yeşil beni bu elin içinde gören Emre, hayretler içinde “Taptuk Sultanım!” diye bağırmaya başlar. Taptuk inanmış, “Tapar” anlamına gelmektedir.

Bir eğitimci yetiştirdiği tüm öğrencilerin önemli yerlerde olmasıyla gurur duyar. Usta çırağıyla öğünür. Taptuk Emre Hazretleri de dünyaya mal olmuş, vefatı sonrası, Türkiye’de ve Rumeli’de makamı olan, memleketlerce paylaşılamayan, Yunus Emre Hazretleri gibi bir talebeye hocalık yapmıştır.

Ama bizim Yunus hangisi? Nallıhan kadılığı yaparken Taptuk Emre’nin dizinin dibinde oturup, benliğini taşa çalmak için ben bilmem zikriyle dervişliğe adım atan Yunus Emre mi? Karaman ili Sarı Veliler kazasında tüccarlık yapan Taptuk Emre’yi tanıyınca malını mülkünü Allah yolunda feda eden Yunus Emre mi? Eskişehir Sarıköy’de çiftçilik yapan halk tarafından bu yönüyle zikredilen, Necip Fazıl merhumun ifadesiyle bizim Yunus mu?

Ama yazımızda Sarıköylü Yunus’tan bahsedelim ve Taptuk Emre’yle olan muhabbetlerini anlatalım.

Bir zamanlar havaların kurak gitmesi sonucu Anadolu’da büyük bir kıtlık yaşanır. Yunus Emre’ye, köylülerini kıtlıktan kurtaracak buğdayı bulmak üzere Hacı Bektaş-ı Veli Hazretlerine gitmesi yönünde ısrar edilir. Yunus yolda giderken, yabani alıç toplayarak Hacı Bektaşi Veli Dergâhı’na varır. Hacı Bektaşi Veli’ye alıç hediyesini sunarak, dergâhta birkaç gün konakladıktan sonra, buğday ister. Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre’ye “Buğday mı istersin, nefes mi?” diye sorar. Yunus Emre buğday ister. Hacı Bektaş-ı Veli aynı soruyu üç defa tekrar etmesine rağmen, Yunus Emre buğday talep etmekten geri durmaz. Ve Hacı Bektaş-ı Veli’den aldığı buğdayları çuvallarına doldurup köyüne doğru yola revan olur.

Yolu yarılamışken, nefes talep etmediğinden dolayı özünde pişmanlık hisseder; “Erzak tükenir, nefes tükenmez.” diye aklından geçirir. Bunun üzerine Yunus Emre Hazretleri yolunu tekrar Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhına çevirerek kendisine nefes vermesini rica eder. Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri, “Bizden geçti, Taptuk Emre’yi bulacaksın, o seni talebeliğe kabul edecek” diye buyurur. Bunun üzerine Yunus Emre Hazretleri, Hacı Bektaş-ı Veli’nin yanından ayrılarak Taptuk Emre Hazretlerinin dergâhına varır. Durumu Taptuk Emre’ye anlatır. Taptuk Emre de Yunus’a dergâhta odunculuk görevi verir.

Yunus Emre Hazretleri 40 yıl Taptuk’a hizmet eder. Vazifesini büyük bir dikkat ve titizlikle yapar. Hiçbir zaman dergâha eğri odun getirmez. Taptuk bunu sorduğunda “Dergâhtan içeri eğri odun girmez” diye Yunus cevap verir.

Bir gün Yunus Emre Hazretleri oduna gider. Fakat o gün odunu çok kestiğinden yanında getirdiği urgan odunu sarmaya yetersiz gelir. Orada bulunan bir yılanı, urgan parçası sanarak, odunları sarar ve dergâha getirir. Odunu dergâha bıraktıktan sonra, Taptuk Emre’nin karısı Kadıncık Ana, bunun örme değil bir yılan olduğunu söyler. Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri ve Hocası Üftade Hazretleriyle ilgili yaşanan rivayet Yunus Emre Hazretleri için de anlatılır. Taptuk Emre Hazretleri talebelerine kırlardan çiçek toplamalarını söyler. Her talebe bir sürü çiçekle geri döner. Fakat Yunus Emre, hangi çiçeği toplamak üzere giderse, o çiçeği zikir ve tespih hâlinde gördüğünden koparamaz. Yalnız çiçeklerden birisi zikir edemeyecek kadar solgun olduğundan kendisini hediye olarak götürmesini, Yunus’a hal diliyle söyler. Yunus Emre de çiçeği koparıp Taptuk Emre’ye getirir. Başına gelen olayı da şeyhine anlatır.

Yunus Emre; bir söylentiye göre hocasının kızına âşık olduğu dedikodusu yayıldığı için, sıkılarak dergâhı terk eder. Farklı kaynaklarda ise; bir türlü olgunlaşamadığı büyük bir mertebe elde edemediğini düşünerek, hocasının yanından ayrılır. Yolda giderken iki dervişe rastlar. Karınları acıktığı esnada, dervişlerin yaptığı bir dua üzerine, önlerine birer sofra yemek gelir. İkinci defa karınları acıktığında, arkadaşları Yunus Emre’ye yemeklerin tedarik etme sırasının kendisinde olduğunu, dua etmesi gerektiğini rica ederler. Yunus Emre yemek tedarik edemeyeceğinden, erenlerin yanında mahcup olacağından çekinir ve Allah’a “Beni bunların yanında mahcup etme, bunlar kimin hürmetine dua ettiler ve niyet ettilerse, benimkini de onların kinin hürmetine ver.” diye yalvarır. Yunus’un bu duası üzerine hepsinin önüne iki sofra dolusu yemek gelir. Dervişler, Yunus Emre’ye kimin hürmetine dua ettiğini sorarlar. Yunus Emre “Önce siz kimin için ettiğinizi söyleyiniz, ondan sonra ben söyleyeyim” der. Dervişler, “Yunus Emre Hazretleri için dua ettik ve onun hürmetine Rabbimize niyazda bulunduk.” Yunus da “Ben de siz kimin için niyet ettinizse o niyete dua etmiştim.” diyor.

Ve bu olay sonucunda hata ettiğini, himmete kavuştuğunu anlayarak şeyhi Taptuk Emre’nin yanına geri dönüyor. Taptuk ’un karısı Kadıncık Ana’ya giderek, kendisinin affettirilmesi için yalvarır. O da, “Sen sabahleyin kapının eşiğinde yat, gözü sonradan kör olan şeyhin abdest almaya yöneldiğinde asası kapıdan çıkarken sana.” deyince, o bana sorar, bu kim der, ben de Yunus derim. Eğer o hangi Yunus derse hemen buradan git. Yok eğer bizim Yunus mu derse, hem seni affettiğini hem de mertebeye ulaştığını anla” diye bildirir. Yunus Emre Hazretleri Kadıncık Ana’nın dediklerini uygular, Taptuk Emre, “Bizim Yunus mu” deyince, Yunus Emre Şeyhinin ellerine kapanarak affını diler. Şeyhi de Yunus Emre Hazretlerine tasavvuf yolunda icazete kavuştuğu müjdesini verir. Eline aldığı oku fırlatır ve okun yönünde gitmesini emir buyurur. Bundan sonra Bizim Yunus diyardan diyara şiirler söyler, Hakk’ı zikreder. Bin yıllarca nesilden nesile seslenir.

KAYNAKÇA:

  • Tatcı, Mustafa (1991),Yunus Emre Divanı, Ankara: Akçağ Yayınları.
  • ÖMER FUADDİ (2011) , Hz. Pir Şaban-ı Veli Menkıbeleri, sadeleştiren Muhammed Bedirhan, İstanbul Nefes Yayınları.
  • Ortaylı İlber (2004), (menkıbe) Osmanlı Devletinin Kuruluşu Efsaneler
    Gerçekler,Ankara İmge Kitabevi,
  • Ocak, Ahmet Yaşar (2010), Kültür Tarihi Kaynağı Olarak
    Menakıbnameler,Ankara Türk Tarih Kurumu Yayınları.
  • Gölpınarlı, Abdülbakı (1995), Vilayet Name Menakıb-ı Hünkâr Hacı
    Bektaş-ı Veli, İstanbul: İnkılap Kitabevi.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir