Tamir Kutusu

Kim ne derse desin, rahmetli babam esasen maharetli bir adamdır. Gerçi bunu ne vakit dile getirsem başta kırk yedi senelik eşi, öz be öz anacığım bana karşı çıkmakta; her seferinde karşıma geçip “Hadi be sen de!” der gibi -yüzüme dik dik bakmaktadır. Lakin ben hakikati böyle bilir, sonuna kadar da buna inanırım. Babam, yani namıdiğer Postacı Sadık, öyle hafife alınacak biri değildir gözümde.

Bu zavallı adamın, en yakınından bile, pek az itibar görmesinin sebebine gelecek olursak... Bana kalırsa bu da bir tür talihsizlik, hatta bir nevi haksızlık sayılır. Sessiz sedasız yaşamanın, büyük kavgalardan uzak durmanın, kayda değer vukuattan yoksun bir hayat sürmenin getirdiği hükümdür bu. Bütün suçu budur. Zaten kalender olanların akıbeti hep aynıdır genelde. Böylelerinin kendi hâline bir hayat sürmesi herkesin işine gelir fakat kimse onları kolay kolay beğenmez. Olsa olsa ardından “Kimseye zararı yoktu.” derler, o kadar…

Doğrudur, kimselere zararı yoktu babamın. Hatta zararı hepten kendi etti, demek yerinde olur. Son nefesinde dahi… Üç çocuk okutup büyütmüş, emekliye ayrılmış, tam da az buçuk rahata erecekken bir nisan akşamı bir çırpıda bu dünyadan yükü toplayıp gitmiştir kendisi.

Bilenler bilir elbet, insan öldü mü ardında, ölümün yokladığı o tuhaf evlere sinen illaki bir şeyler bırakır geride. Bize de öyle oldu. Babam öldü ama giysileri orada burada dolanmaya, ayakkabısı bir müddet kapı önünde durmaya, boş bir tabak ara sıra sofraya gidip gelmeye devam etti. Hayır, tek tek bunları sayıp içime bıraktığı hüznü, verdiği buruk tadı anlatmak değil niyetim. Aklımda daha canlı, daha “o” olan bir şey var.

Babam ve onun tamir kutusu…

Kutu dediğime aldanmamalı. Esasen şimdilerde plastikten yapılmış benzerlerinden pek de farkı olmayan, içine türlü türlü hırdavatın konduğu, üstten tutmalı, metal kapaklı, hayli ağır, bir nevi çantadan bahsetmekteyim. Ne vakit, nereden alınmış; bizim eve nasıl girmiştir hiç bilmem. Tek bildiğim başından beri bizledir ve onu, babamı hatırlatan diğer şeylerden mutlaka ayrı tutmak gerektir.

Denilebilir ki kıt kanaat yeten maaşıyla bizi ayakta tutmayı becermiş bu adam, geçim sırrını biraz da bu tamir kutusuna borçludur. Kimselere muhtaç olmadan ihtiyaçlarımızı, hatta zaman zaman fazlasını karşılamak konusunda onun üstüne yoktu. Fakat onun asıl meziyeti; hiç hesapta olmayan, çoğu kez masraflı, bütün bu hassas dengeyi sarsan tamir işlerine bulduğu çarelerdi.

Musluklar akıtır, mobilyalar eskir, kapı kolu gevşer, dolap kapakları düşer ve daha neler neler… Bizimkine benzeyen evlerde her an dengeyi alt üst edecek bu işlerde babam, yani o beğenmedikleri Postacı Sadık, tamir kutusu ile bütün bu dertlere çare arayan bir adamdı. Misal sallanan bir pencere pervazı için anam söylenmeye başlayınca birkaç hafta görmezden gelir, en son baktı başka türlü olmayacak beni yanına çağırıp besmeleyi çekerdi. Sanki çırağına seslenen bir usta misali… Bana doğru parmağını şıklatıp gözlerini kısar ve bir şeyler hatırlamaya çalışır gibi şöyle derdi:

“Yavrum git de şu tamir kutusundan “şeyi” getir… Şeyi… Yıldız tornavidayı…”

Tornavida, az sonra pense, sonra iki vida…

Şunu itiraf etmek gerek ki böyle işe yarar bir kutunun daha düzenli, içerisinin de daha dolu olması gerekirdi. Oysa zorda kalmadıkça babamın gidip bir hırdavatçıdan alışveriş yaptığını görmüş değilim. Aletlerin hâli de pek iç açıcı sayılmazdı hani. Pense paslı, çekiç sapından çıkmaya meyilli, tornavidaların sağı solu kırık... Somunlar, vidalar, dübeller… Çoğu daha önce başka bir işten artmış, oradan buradan elde kalmış ıvır zıvırdan ibaretti. Babam yine de elindekilere inancı tam bir hâlde devam ederdi işine. Benden bir şey isteyip de “yok” cevabını alırsa “Vardır ya…” diye inat ederdi önce. Ardından gidip kendi bakar, hiç olmadı saçma sapan bir yolla meseleyi halletmeye çalışırdı. Anahtarın numarası mı büyük hemen bir bez parçası bulur, sıkılacak somunu bununla sarar, bir şekilde başındaki derdi geçiştirmeye çalışırdı.

Tabii bazen de ne yapsa olmazdı. İşte o zamanlar çaresiz elindekini bırakıp “Tüh!” derdi.

“Tüh! Olmadı, gördün mü?..”

Ben bu “tüh”ün ne manaya geldiğini gayet iyi bildiğimden dağılan takımları toplayıp tekrar yerine, malum kutuya koyardım.

Evvelsi gün aklıma geldi bu tamir kutusu. Akşamına hemen anneme uğrayıp laf arasında nerede diye sordum.

“Balkon…” dedi bıkkın bir sesle. Gerisini dinlemedim. Kalktım, bir ümit balkona çıktım. Sedirin altına, her zamanki koyduğumuz yere baktım, yoktu. Doğrulup içeri dönecektim belki, fakat köşede, denizliklerin üstünde nihayet buldum onu. Hem de bambaşka bir vaziyette.

Annem içinde ne var ne yok boşaltmış, yerine de bir güzel toprak doldurup kutuyu begonyalarına saksı yapmıştı. Açık açık diyemedim elbette. Ama bana sorarsa bu, bir saksıdan çok mezara benziyordu.

Üstelik de babamın mezarına…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
İsmiyle Müsemma

Kim ne derse desin, rahmetli babam esasen maharetli bir adamdır. Gerçi bunu ne vakit dile getirsem b...

Dinmeyen Acı: Srebrenitsa

Kim ne derse desin, rahmetli babam esasen maharetli bir adamdır. Gerçi bunu ne vakit dile getirsem b...

Allah İçin Sanat ve Necip Fazıl Kısakürek

Kim ne derse desin, rahmetli babam esasen maharetli bir adamdır. Gerçi bunu ne vakit dile getirsem b...