Sözü Devr-i Zaman İçinde Tükenmeyen Bir Derviş Yunus Emre

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Osmanlı İmparatorluğu’nun ahir zaman münevverlerinden Ömer Seyfettin; “Bu millet alim değildir, ama ariftir. Bu irfanı sayesinde pek çok şeyi okumuşlardan daha iyi sezer, farkeder ve bilir.” diyor. Hiç şüphe yok ki, Türk milleti dünyanın kaderini değiştirecek pek çok alim de yetiştirmişti. Ancak Anadolu İrfanı’nın temellerini atan gönül mimarları, fazıl ve arif kimselerdi. Hoca Ahmed Yesevi’nin Türkistan’da tutuşturduğu kandilin ışığı, onun öğrencilerinin gayretleriyle Anadolu’yu aydınlattı. Hacı Bektaş-ı Veliler, Mevlana’lar, Yunus Emre’ler Anadolu’ya tasavvuf tohumunu ektiler ve gönüllerde büyük bir devletin temellerini attılar. Onların öğrencileri de Balkanlar’dan Avrupa’ya aynı filizi yeşerttiler. Her biri, şahsiyetleri ve ifa ettikleri vazifeler düşünüldüğünde birbirinden kıymetli olan bu isimler arasında Yunus Emre, halk adamı olarak ayrı bir yerde duruyor. Anadolu’nun Moğollar tarafından istila edildiği yıllarda dünyaya gelen Yunus Emre, onların bıraktığı harabeliğin üzerine sözleri ve şiirleriyle yeni bir medeniyetin kodlarını nakış nakış işlemişti.

Harabeliğin Üzerinde İnşa Ettiği Gül Bahçesi

Doğum tarihi net olarak bilinmemekle birlikte 1240’ta bugünkü Eskişehir’in bulunduğu bölgede dünyaya geldiği tahmin ediliyor Yunus Emre’nin.

1320 ya da 1321’de fani dünyaya gözlerini yumuyor. Anadolu Selçuklu Devleti’nin sonlarına, Moğol istilasının gerçekleştiği yıllara tekabül ediyor bu dönem. 1256’da Bağdat kütüphanesini talan edip İslam medeniyetinin en az 200 yıl geriye gitmesine neden olan barbarlığın Anadolu’da neler yaptığını düşünmeye bile gerek yok sanırım. Söz konusu yıllarda Anadolu’da gerçekleşen hadiseler ve yaşamış kişiler hakkında bu nedenle kayda değer bilgiler maalesef mevcut değil. Bir rivayete göre Arapça ve Farsça bilen derviş Yunus’un başka anlatılarda ise okuma yazma bilmediği aktarılıyor. Kaleme aldığı şiirlere bakıldığında büyük bir bilginin ve ilhamın varlığı göze çarpıyor. Dolayısıyla, birinci ihtimal daha gerçekçi duruyor. Dahası, gözünü açtığı Hacı Bektaş-ı Veli dergahının geleneğinde ümmi kabul edilen Yunus, Halveti geleneğine göre ise alim ve müftü olarak biliniyor. Zahiri ilimlere ne kadar vakıf olduğu sorusu, Anadolu’ya karış karış ektiği sevgi tohumları düşünüldüğünde çok da önemli görünmüyor. Sonuçta ümmi de olsa, koca bir medeniyetin harcını karan isimlerden biri Yunus Emre. Her yerin talan edildiği, bütün değerlerin ayaklar altına alındığı, binlerce yıllık birikimin kısa süre içerisinde yok edildiği bir coğrafyayı ihya etmek, ayağa kaldırmak için gönderilmişti belki de.

Taptuk Emre’nin Açtığı Gönül Kapısı

İlkin Hacı Bektaş-ı Veli dergahına vasıl olan Yunus, manevi kemalat yolculuğuna Hacı Bektaş-ı Veli’nin gönderdiği Taptuk Emre dergahında başlıyor. İddiaya göre yoksulluğun hüküm sürdüğü soğuk bir kış günü, yaşadığı köyün gençleriyle birlikte buğday almak üzere Hacı Bektaş-ı Veli dergahına gidiyor. Hünkâr Bektaş’ın karşısına çıkıyor ve buğday talep ediyor. Kendisindeki istidadı gören Hacı Bektaş-ı Veli hazretleri soruyor: “Buğday mı istersin himmet mi?” Ne olduğunu bilmediği himmet yerine ihtiyacı olan buğdayı tercih eden Yunus, yola revan olduktan sonra kendisinden beklenileni fark ediyor ve geri dönüyor. Hacı Bektaş-ı Veli’nin yönlendirmesiyle Taptuk Emre hazretlerinin huzuruna varıyor. Ondaki ışığın, kendisinde devasa bir çerağa dönüşeceğini bilmeden, böyle bir beklenti içerisine de girmeden yıllarca hizmet ediyor. Dergahın odunlarının toplama görevi verilen Yunus, “Taptuk Emre’nin dergahına eğri odun yakışmaz” diyerek sorumluluğunu bin bir zahmetle yerine getiriyor. İlginç bir dergahtan ayrılış hikayesi var Yunus’un. İbrahim Has Halveti’nin Erenler Kitabı’nda anlatılan menakıba göre odunculuğun dışında bir müddet de sakalık yapan Yunus Emre, sırtında oluşan yaranın iyileşmesi için ihvandan merhem istiyor. Taptuk Emre bunu duyunca imtihan kastıyla “Varsın gitsin, yanımızda durmasın” diyerek yol veriyor. Yunus Emre dergahı terk ediyor, dağda yürürken bir mağarada oturan iki arkadaş görüyor. Yemek vakti gelince biri kalkıp ötede bir yere gidiyor ve elinde tepsiyle geri dönüyor. Diğer yemek vaktinde de ikinci kişi aynı şeyi yapıyor. Yeniden acıktıklarında Yunus Emre’ye “sıra sende” diyorlar. Yunus, panik ve şaşkınlıkla “Nereden getireceğimi bilmiyorum. Yolunu yordamını söyleyin aynısını yapıp ben de getireyim” diyor. O iki arkadaş “Biz Taptuk Emre dergahındaki Yunus hatrına Rabbimizden diliyoruz, o da veriyor” diyorlar. Hatasını anlayan Derviş Yunus, Taptuk Emre’nin dergahına dönerek eşiğine yatıyor. Âmâ olan Taptuk Emre hazretleri kim olduğunu sorduğunda “Yunus” diye cevaplıyor. “Bizim Yunus mu?” mukabelesiyle imtihanı kazandığı anlaşılıyor. Şair Ahmet Kuddusi’nin rivayet ettiği başka bir hikayede de dergahta 47 yıl hizmet eden Yunus, odun taşırken sırtı yaralanınca yükünü yere bırakarak sızlanıyor. Taptuk Emre bu ahvale şahit oluyor ve imtihan kastıyla “Bizi anlayamadın” diyor. Tekkeyi terketmesini istiyor. Dervişler Yunus’u dışarı çıkarmaya çalışırken Yunus Emre başını içeride tutarak “Ey başım, Allah’a hamdolsun taşraya yollanmadın” diyor.

Bun duyan Taptuk Emre “Bağrımızı yaktın Yunus” nidasıyla onu tekkeye tekrar kabul ediyor.

Bir gün Taptuk Emre hazretleri kendisine oku dediğinde, dile geliyor Yunus:

“Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dünü günü
Bana seni gerek seni…”

Peşi sıra birbirinden hikmetli, asırları aşan ve kıyamete kadar okunacak, konuşulacak olan o muhteşem şiirler dökülüyor kaleme:

“Severim ben seni candan içeru
Yolum vardır bu erkandan içeru
Şeriat, tarikat yoldur varana
Hakikat meyvası andan içeru”

“Bir gez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi, elin yüzün yumaz değil
Bir gönülü yaptın ise, er eteğin tuttun ise
Bir kez hayır ettin ise, binde bir ise az değil”

“Ben yürürüm yana yana
Aşk boyadı beni kana
Ne akilem ne divane
Gel gör beni aşk neyledi…”

Ve daha binlercesi…

“Söyleyeler sözünü devr-i zaman içinde”

Kalpten çıkan söz kalbe gider, ağızdan çıkan söz kulaktan öteye geçmez, sözü malum. Molla Kasım’ın tek tek okuyup “şirk” olarak değerlendirdiği için imha ettiği, sonra karşısına çıkan “Derviş Yunus sözün eğri büğrü söyleme/ Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir” dizesiyle ayılıp pişman olarak kurtarmaya çalıştığı Yunus Emre şiirleri, içerisinde bulunduğumuz çağın hastalıklarının en büyük ilacı gibi görünüyor. Tıpkı onun dediği gibi “Yunus senin sözlerin manidir bilenlere/ Söyleyeler sözünü devr-i zaman içinde.” Samimiyet, muhabbet, sevgi, kardeşlik gibi kavramların lügatlerden çıkarıldığı ve hiçbir anlam ifade etmediği bugünlerde Yunus Emre şiirleri çok şey söylüyor bize. Aşk olsun anlayabilene, yaşayabilene…

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir