Sonsuzluk Irmağının Köprüsü

Sana bir selam gönderiyorum, gökyüzüyle boyanmış
Bir çehreyi hayal edip, okşuyorum adımlarını
Pusula koyuyorum içine, dört bir yanı gösteren
Dört yanını bilen adamlığı da, bir köşeye iliştiriyorum
Birini parmağına, diğerini koluna takasın diye

Neyi aramak lazım bilen var mı, dört kitabın içinde
Nereye baksam, bir mahkeme kuruluyor ruhları yargılayan
Bu sebeple, çocukluğum yaralanıyor pınar başlarında
Herkes, kendine yontarak pazarlık yapıyor

Biliyorum, fakat aldanıyorum yine
İnanıyorum her sürmeli göze ve yumuşak latifeye
İçinde vefanın huzmelerini, belki bulurum diye

Sebepler dünyasının hasret muhayyilesi ile vuslat imkânsızlıkları arasında, med-cezir misaliyiz. İçimizde imtihanın remizleri, dışımızda kısıtlanmış ferâset numuneleri dolaşıyor. Heyecanımızı ancak ustaca gülümseyenler sezebiliyor. Hayret verici bir imparatorluk taşıyoruz yüreğimizde; kimimiz erken yoruluyor, kimiz ise inatlaşıyor dirençsizliğin yorgunluklarına…

Kuşaktan kuşağa aktarılan geleneklerin genetik kodlarından sıyrılmış bir şaşkınlığın, yanından ve ortasından yürüyoruz. Kâh renkleniyor, kâh rengimizle satılıyor ve ucuzlaşıyoruz. Başlangıçtaki bütün zorluklara rağmen, şimdilerde fethin istilasındayız. İşvemiz, nazımız ve endamımız teemmülden âzâde işliyor küçüğe, büyüğe, komşuya ve dahi ataya… Kurallarımızı ustaca tevil eden yeni âdetlere sarılıyoruz; etrafımız çeyrek muhafazakârlıkla kendini güvende hissediyor ve tekevvünden tekâmüle uzanamıyoruz endâzesini kaybetmişler gibi. Cümbüşlerin zıtlıklarında bahtımıza siyah ağlar örüyoruz; her örgü nakışında ise, vefâyı düğümlüyoruz körelmiş izdivaçlarla…

Bağdaştıramadığımız kasıt ve anlam zincirlerinden sıyrılamadıkça, hayretler içinde hamd edebilmenin hazzıyla mutmain oluyoruz. Yanlış zihin, hatalı amaç ve insafın boyunduruğuna terkedilmiş mücrim kelimelerin karakterlerine, anlamsız müdahaleler yüklüyoruz… Kelimeleri günahkâr yapan sakıncalı taklitçilik, manaları da tahtından ediyor görgüsüz ve iz’ansızca. Dimağımızdan uzaklaşan anlam nişâneleri, müşterek değerlerden sıyrılıp, kendine başka mevsimlerin makul gördüğü ayamlara kucak açıyor. Her gidiş bir yıkım, her ayrılış bir ıstırap ve her uzaklaşma bir keder irini gibi, lisanımızı ve hayatımızı eksiltiyor. Nâzik ve itinâlı tahassüsler, en umulmadık inkılâplar ile en baş belası ve en âşinâ cellâtlara kâhyalık ediyor. Nitekim sola kaymış siyasi mihraklar, sağda demirlemiş vatanperver nutuklar ve dinle soslandırılmış muhafazakâr cepheler, gözümüzden bile esirgediğimiz vefâmızı kemiriyor akşamdan sabaha…

Her lisanın kendine has incileri andıran kelimeleri vardır; bu kelimeler zaman içerisinde birer âdet haline gelir ve o milletin ayırt edici özelliğini alır. Dünyanın en hünerli lisanı olan Türkçemiz de, yıllar içinde sayısız incilerle tezyin edilmiştir. Türk milletini diğer milletlerden farklı kılan hususiyetlerin başında, lisanının eşsiz ve engin seviyede olması gelir. Türkçenin derinliğine vakıf olanın her sözde, tadı damağında kalır; zira Türkçe gerek kendi öz ifadelerini, gerekse başka lisanlardan giren ibâreleri, billur kaplarda bengisu ile temizler. Bunların içinde, en levendane ve dervişane olanı ise vefadır. Muhteva açısından vefânın göz kamaştırıcı bir derinliği mevcuttur. Haslet olarak ise, insanlığın zirvelerini elinde tutar. Vefâ, kati surette heyulâya kapılmış düşünceyle ve hoyrat eylemlerle bir araya gelmez. Çünkü onun bir gözü Ötüken’de, bir gözü Medine’de ve bir gözü de, İstanbul’dadır. Aklının bir ucu Bosna’da diğer ucu Kerkük’tedir. Vefâ, güle meftundur, gül ise kalplerimizin en nadide köşesinde vefâ tahtında mukimdir.

Yaşamak, tıpkı bir imtihan ve sınanmanın tarifsiz hazzıdır. Bu tarifsizlik içinde, kâinata hikmet nazarıyla bakanların dâhiyane umutları arasında süzülür vefânın akisleri. Sözün yazıya, gecenin gündüze ve baharın yaza dönüşen tasarrufları, vefâ halkalarının şadırvanlarından dökülür kalbin yakut oluklarına. Endişesiz yaslanmaların yamaçları, daima vefâ çiçeklerinin rayihasıyla güzelleşir. Öylesine güzeldir ki bu çiçekler, kimi zaman iyi niyetli saiklerle, kimi zamanda bencilliğin hırsıyla koparılır durur. Fakat merhamet salgılayan bu çiçekler, durmadan ve yorulmadan yediveren gibi açmaya ve kokularını yaymaya devam eder. Çünkü vefâ çiçeklerinin tohumları hakikat, sevgi ve merhamet ile yoğrulmuştur. Ona tevarüs eden özelliklerin cümlesi, cennetin nimetlerinden neşet etmiştir. Bu sebeple vefâ, bir cennet meyvesidir. Her kim vefâ ile hemdem olursa, cennetin ziyasıyla aydınlanır; vefâdan uzak olanlar ise, cennetle arasına duvar örmüş bahtsızlar zümresinden sayılır.

Dünya, dört yönüyle anlaşılacak bir yerdir. Bu sebeple göz, sadece kendi otağının penceresinden bakarsa, eksik görür. Şairin ifade ettiği gibi, “dünyanın dört yanını bilen adamlığa ihtiyaç vardır”. Bahusus, vefânın da dört temel veçhesi mevcuttur ve arzın hitabıyla tecessüm bulmuştur. Bunlardan birincisi ve en önemlisi, Yüce Mevla’ya olan vefâdır. Hatta bu vefâ, ahde vefâdır. Zira elest meclisinde O’na kavlimizi ikrar ettik. Bu kavilden dönenlerin cümlesi ahde vefâsızlık etmiş ve iflah olmaz bir yola girmiştir. Hâlbuki bütün insanlık, nimetlere vefâ duygusuyla hareket etmeli ve kendi mesuliyetinin alemdarlığını yapmalıdır.

İkinci vefâ, “Hâtemül Enbiyâ”ya, onun seleflerine ve varislerine duyulması gereken vefâdır. Kimliğimizin husumetlerden arındırılması, olgun ve özgün gönüllere bürünmemizin en yüce timsali, Şanlı Peygamberimizdir. O, kadirşinaslığın, dostluğun ve eşref-i mahlûkatın en mümeyyiz vasıflarını üzerinde taşıyan, yüce gönüllü bir şahsiyettir. Her şeyden evvel “ümmetim” demeyi tercih eden fedakâr ve vefâkâr bir kalbe sahiptir. Bu sebeple hem adı, hem de kendi övülmüştür. Övgüye mazhariyetinin altında vefâya gösterdiği sarraf inceliği yatmaktadır. Bize de, (vefâ adına) bu ustalığın bir nakışı olmak düşer…

Üçüncü vefâ, kişinin bizatihi özüne, bütün insanlığa, canlılara ve eşya âlemine karşı vazifesini bilmesidir. İnsan onuru kutsaldır, onu rencide etmek, dünyayı yıkmakla eşdeğerdir. Nezaket ve hatır ise vefâya delâlet eden hususlardır. Haliyle kişioğlu, hem kendi özüne, hem de etrafına karşı vefâdâr olması iktizâ eder. Şeyh Galib’in “zübde-i alem” ifadesinden kastı, bu merhaledir. Zira vefânın kıymetini fehmetmek ve icraya dökmek, ancak seçkin şahsiyetlerin şanıdır.

Dördüncü vefâ ise, bireyin imanının ve milliyetinin mukaddesatına duyacağı muhabbet, teslimiyet ve sadakat vefâsıdır. İnsanoğlu kendi sürgününü, ekseriyetle kendi elleriyle hazırlar. Bahtiyarlığının potasını da, yine kendi oluşturur. Hayat öyle efsunlu aşamalardan süzülüp gelmez; çağrışımlarla damgalanmaz. Mecazlarla ve tasvirlerle boğulmaz. Bilakis gün kadar aydınlık ve gerçek kadar sarihtir. Haliyle insanın hilkatinin nereye meyledeceği, mukaddesatına bağlılığıyla ortaya çıkar. Binâenaleyh, vefânın bu son aşaması, kılcal damarları ihtiva eder. Bu yüzden vatanperverliğin ve milliyetperverliğin bezemelerini estetik hale getiren anlayış, vefâ ile tanımlanır. Zira kişi iman, devlet ve millet şuuruyla donanmışsa, ruhunu istila edecek gulyabanilikten ve bedevilikten ırak duracaktır. İşte vefanın, mukaddes yamaçlar üzerinden şahikalara yükselen mertebesi, bu ince çizgilerle mündemiçtir.

Damarlarımızda kan dolaşmaya devam ettikçe, kalbimizde ve ruhumuzda vefânın iltifatlı çehresinden taviz veremeyiz. Çünkü varolmamızın en önemli muhiti, vefânın damarlarımızda, kalbimizde ve ruhumuzdaki mevcudiyetidir. Bu hususta, anne sütümüzün üzerine kasem etmeliyiz ki, gönlümüzün tabiatını, yiğitliğe ve itidale tebdil eyleyelim. Dört koldan saldırılara maruz kalan nasibimizin vefâ pınarlarını, haramilerden halâs eyleyelim. Kişioğluna her şey nasiptir, vefâ da, bu nasiplerin zühre yıldızıdır. Canımızın ve sağlığımızın lütfunu vefânın şükür bağlarında dermeliyiz. Aklımızın düşünce ırmaklarını, vefanın mütevazı ve şifalı basiretine teşmil etmeliyiz. Zira vefâmızın mâmur edilmesi, vefâsızlık ordusunun tilmizlerine karşı sebat etmekten geçmektedir.

Gani gönüllü milletimiz, tarihin refakatinde mütemâdiyen ve müteselsilen fedakârlık ederek vefâ tepelerini ağraya bırakmamıştır. Bu büyük ferâgati de, birilerini mahzuz etmek için değil, rıza-i ilâhinin lütfuna mazhar olmak için yapmıştır. Haliyle vefâ, bu ulusun tabiatı olmuştur. Fakat oldum demek öldüm demektir; asıl önemli olan bugün ne yaptığımızdır. Ezcümle, düne ve yarına karşı vefâ göstermek isteyen, bugünün vefâsında kendini sabit kılmalıdır.

söz uzuyor uzun bir boşluğun tetiklerinde
nişanlanıyor bahtım ve vuruluyor tam on ikiden
dedim ya işte önceden dediklerimi
duyulmadıysa söylediklerim
vurun beni manalarımla birlikte
uğursuz fırtınalar dinmesin dursun, ne çıkar
vefa bize son demde ölümle gelir,
lisanım önümde, budunum ardımda yürür…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Yerin Altındakiler, Üstündekilerden Çok

Sana bir selam gönderiyorum, gökyüzüyle boyanmış Bir çehreyi hayal edip,...

Boşluk

Sana bir selam gönderiyorum, gökyüzüyle boyanmış Bir çehreyi hayal edip,...

Hayali Olmayanın Hayatı Var Mıdır?

Sana bir selam gönderiyorum, gökyüzüyle boyanmış Bir çehreyi hayal edip,...