Soluksuz Asalet

Hayat, tarihten pek büyük ve ondan daha ziyade geniş bir halkadır. Tıpkı yaşayan tarihin yazılan tarihten daha büyük olduğu gibi. Yazı ile tarih arasında sıkı bir ilişki kurmak her ne kadar doğru olsa da önemli şeyleri gözden kaçırdığı da bir gerçektir. Çünkü tarih bazen mitolojilerin süslü safhalarına raptedilmiş, bazen de efsanenin algılarıyla hayat bulmuştur.

Bütün milletlerin kendine özgü fevkalade tasavvurları mevcuttur. Türk milletinin de efsaneleri olmakla birlikte, diğer toplumlardan ayrı manaları havidir. Her birinde hakikat örgüleri ile donatılmış muhtevalar mevcuttur. Çünkü efsane bile olsa özden hali dillendirilmemiştir. Bu bakımdan Türk’ün efsaneleri yazılmış, görünmüş ve yaşanmışlıklardan ayırt edilemeyecek bir görünüm arz eder. Evveli, ahiri, zahiri ve batın aydınlıktır. Asaletini kâh rahvan adımlar kâh dörtnala koşan umutlarla mezcetmiştir. Hiçbir örgüsünde makyajın gölgeli ve yanıltıcı yüzünü kullanmayan bu mefkûre, daha hızlı yol almak için kendine bir kanat lazım geldiğini anlamış ve bu kanadı atı evcilleştirerek bulmuştur.

Türkler, kabiliyetini müşahhas kıldıkları pusatlarının eksik kalan tarafını atı evcilleştirerek tekmil ettiler. Çünkü bir hikâye yazmak istiyorlardı. Zavallıların sesi ve zalimlerin terbiyecisi olacak bu hikâye, büsbütün cihanı kaplamalıydı. Cihan kasvetli kavgaların yurdu halinde bir düzeltici ele muhtaçtı. Acunda her yer efkârlı melodiler gibi heyecandan uzak, münzevi karamsarlıkla boğuşuyordu. Türkler ise pusatlarını bileğileyip oklarını keskinleştirirken, tabiatın yeni bir nimetine odaklanmıştı. Sefaleti ihtişama taşıyacak olan bu nimet, uçsuz bucaksız cihan hâkimiyeti ile koşabilecek istidada malik olmalıydı. Evet, soluksuz yolların kesişme noktası olan nizam-ı âleme yetişmek için atların tabiatına dokunuldu.

Atı evcilleştirmek yeni bir imkânı elde etmek değildi. Kızılelma’ya daha çabuk varmanın icadıydı. Engin tecessüsün künhüne vakıf olmanın kolaylığıydı. Heybetli hazinelerin kurgusunu, aklın ışığıyla yol almanın tercihiydi. Mamafih kaybedilmiş zamanların ikamesiydi. Çünkü dünya barbarların eliyle ruhunu kaybetmeye başlamıştı. Yeni bir talihin meraklı dimağlardan vücut bulmasına imkân tanıyan Türk ülküsü, sis perdelerini süpürüp muhannete muhtaç elleri zengin kılıp, ihtiyarlamış hafızaları dinamikleştirmenin arzusunda ve bahtiyarlığın kalbinde kâmil bir medeniyeti hesaplarken, kendi icadı olan atı hep merkeze yerleştirdi. Çünkü Türkler sadık dostları sevmeyi ve onlarla iş görmeyi itiyad haline getirmişti…

Sadık dost, iman sahipleri için sadece dünya hayatında değil, ahiret hayatı içinde geçerlidir. At ve sahibi ayrılmaz parçalar kabul edildiğinden, hayat ve ölüm algısında, bütün-parça ilişkisi kurularak mezara birlikte gömülmüştür. Belki de öteki âlemde de fethedilecek topraklar vardı. Kim bilir diğer dünyanın ziyafetlerine tırıs adımlarla gidilmeliydi. Maddi ve manevi dünyanın bütün unsurlarında yer alan atlar, vuslatına Türkün elinde kavuşurken, gök kubbe cazibesini hep ata değer verenlere gösterdi.

Türkler, cihan hâkimiyetini ve nizam-ı ailemi tasavvur ederken, atın sadece hızından değil, kemiklerindeki o sağlamlığın esrarıyla silahlar yapmak suretiyle de faydalandı. Atlar her millette aynı iltifatı görmediğinden, her millete zaferleri getirecek heyecanı yaşatmadı. Türklerin sadece insana değil, nebatat ve hayvanata olan müsamahakâr yönü, atlarda ayrı bir imtiyaza vesile oldu. Bu bakımdan atlar kendilerine ikram eden Türklere aitmiş gibi davrandı. Türk atları tabiri, milletlerin yağma ile ihya anlayışında gizlendi. Herkes at yetiştirdi ve ata bindi, lakin atlar sadece Türklerin tasarrufunda ilahi huzmelerle emsalsizleşti. Kimi zaman hilal taktiğinin zekâsı, kimi zamanda akıncıların korkusuz gözlerinin ışığı oldu. Her nereye bakıldıysa, at Türk ile Türk de at ile mananın şöhretini kazandı.

Yedi iklime uzanan Türk medeniyeti, anlamın inceliğini ören dün ve bugünü sentezlemiş ve hep asri olmayı başarmış kültür bütünüdür. Bu kültürün en belirgin remizlerinden biri de at olmuştur. Zira türkülere, kıssalara ve hikâyelere başkahraman olarak girmiştir. Düğünde, alayda, cenazede ve bayramda hep at ile var olan Türk kültürü, ona kutsal atıflarda bulunmayı ihmal etmemiştir. Masalların kanatlı ve bilge varlıkları olarak tekevvün kavramına gülümseyen atlar, zamana hükmeden takvimlerin yedinci ayında tecessüm etmiştir. Zamanın kendine has iksirleri vardır, bu iksir Türklerin elinde şifaya tahvil olurken, keşifler yolculuğu hep atlarla hayat bulmuştur.

Atlar, Türk kültüründe öylesine müstesna bir yere sahiptir ki, başka âlemlerde özel olarak gelmiş kabul edilir. Türk kağanlar, komutanlar ve cengâverler elinde giz dolu güçlerini aşikâr ettiğine inanılır. İnanılır ifadesi bir söylenti gibi dursa da, esasen bu bir tarihi hakikattir. Türkler hayallerinin ak tolgalı gibi bembeyaz, pusatlarının demirkır gibi çevik olmasını arzular. Gümüş eyerli dorular bayrağı, cevahir üzengili yağız atlar ise toprağın azizliğini anımsatır. Her renk ayrı bir mukaddesliğe işaret eder. Türk kültüründe yiğit namıyla, at ise adıyla anılır. Hatta zaman zaman yiğitler bile atlarının adıyla maruftur. Her bir yiğit “Akhal Teke” ile Vezir Tonyukuk ya da Mete Han zamanına yolculuk etmeyi arzular… Belki de bir Türkmen atına binip, tarihin sıfır noktasına ulaşmayı hayal eder… Çünkü Türkmen atlarının kişnediği yerler, vahşiliğin kesif gölgesinden azade olur. Yani Türk yurdu haline gelir…

Zihinlerin bulanıklığı ilimle, atların durağanlığı ise tımarla giderilir. Ata bakım yapan ve onları kaşağılarla tımar eden seyisler, her birine Oğuz Kağan binecekmiş gibi davranırlar. Tayların talimini şairane yapar, avamlığın anlaşılmaz miskinliğini daha küçükken söküp alırlar yelelerinden. Besmele ile başlayan baytarnameler, seyislerin başucu kitabıdır. Zira at, devletin hayaline erişmede en mühim varlığıdır. Devlet namına verilen birçok hediye yine at ve tay ile yapılır. Bu bakımdan en gözde armağan atlardır. Bir babadan oğula kalan en kıymetli yadigâr yine atlardır. Zira atın varlığı bir beylik ve ululuk alametidir.

Atlar, Türk’ün her cephesinde olduğu gibi spor müsabakalarının da vazgeçilmezidir. Hikâyelerin yaşanmışlığı gibi hassas, düşünce kadar derin ve şiir gibi ince alametleri ile “cirit” sporu, Türk’ün cengâverliğini gösteren nadide bir müsabakadır. Bunun haricinde “çevgen” (çevgan-çöğen) ve “buzkaşi” de atlar ile Türk kültüründe kendine yer bulmuştur. At üzerinde olmak, bir spor müsabakasından öte, engin manaları da ihtiva eder. Hakanlar, Sultanlar ve beyler muhataplarıyla at üstünde mülaki olurlardı. Çünkü bu durum, bir üstünlük alameti olarak kabul edilirdi. Bugün yapılan at yarışları ise geçmişte atlara verilen önemden ziyade, ticari bir sistemin basit bir unsuru gibi gözükmektedir. Filvaki, mazide hiçbir zaman atlar kazanma hırsıyla bu denli mahmuzlanmamış ve kırbaç yememiştir.

Atların inancımız ve edebiyatımızdaki yeri nice hisselere misafirlik eder. “Burak” ile miraca yükselen Görklü Peygamberimiz ve küheylanlarla diyar diyar gezen şairler, bütün bir çehresiyle temessül edişin büyülü dünyasına bizleri çekmiştir. Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lûgat-it-Türk adlı eserine göz attığımızda, at ile alakalı onlarca isim ve deyim olduğu görülecektir. Daha sonraki dönemlerde de birçok gelenek, inanış ve kelam-ı kibar ifade edilmiştir. Dünya milletleri üç remizle mündemiç kılınsaydı ressamların hepsi Türkler için ilk olarak atı resmederlerdi. At Türk’ün bir parçasıdır ve hiçbir ressam Türkler için at objesini görmezden gelemez. Ressamdan mülhem atların Türk sanatında da önemli bir yeri vardır. Atlara dair alametler büyülü müneccimleri andırır. Tarihin nice zaferleri yine atın göklerden gelen kudreti ve şiirin füsunkâr dizleriyle izah edilmiştir. Yahya Kemal Beyatlı’nın “Akıncılar” şiiriyle izah olunan Çirmen Zaferi, bunlardan sadece biridir.

Ezcümle, Dede Korkut Kitabı’nda, Bamsı Beyrek’in atını methederken içtenlikle ifade ettiği mısralarda da görüldüğü üzere, at ile yiğit arasındaki ünsiyet, ziyade bir bütünlük arz eder:

Açık açık meydana benzer senin alıncığın
İki şebçerağa benzer senin gözceğizin

İbrişime benzer senin yeleciğin
İki koşa kardaşa benzer senin kulacağın
Eri muradına yetirir senin arkacığın
At demezem sana kardaş derim kardaşımdan yeğ
Başıma iş geldi yoldaş derim yoldaşımdan yeğ…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Bin Atlı Çocuklar Gibi Şendik

Hayat, tarihten pek büyük ve ondan daha ziyade geniş bir halkadır. Tıpkı yaşayan tarihin y...

Türk Değilse Yüktür

Hayat, tarihten pek büyük ve ondan daha ziyade geniş bir halkadır. Tıpkı yaşayan tarihin y...

Önden Giden Atlar

Hayat, tarihten pek büyük ve ondan daha ziyade geniş bir halkadır. Tıpkı yaşayan tarihin y...