Siyah İncinin Hikâyesi

(Okunma Süresi: 2 dakika)

Kendimi gittikçe daralan sokağın ortasında bir başıma kalmış halde buluyorum. Buraya nasıl geldim sahi, hatırlamıyorum. Aklımda kalan ve büyük ihtimalle bende şok etkisi oluşturan yüzüme çarpılmış kapıydı. Madem bu kadar yol almışım, o zaman gidilecek yer belliydi, köfteci Nail Usta.

Nail Amca ile tanışıklığımız lise yıllarıma dayanır. Anneannemle dedemin hacdan arkadaşı. Bir de Ayşe Teyze var, o da onun eşi. Hac vesilesi ile kesişen bu yollar, ukbaya kadar uzanan bu nadide dostluğun bir nişanesi olmuş adeta. Lisede okurken dedemlerin yanında kaldığım için onların hoş sohbetlerine pek çok kez iştirak etme fırsatım olmuştu. Onlarla görüşünce sadece bende değil, anneannemde ve dedemde de hayretle gözlemlediğim büyük değişimler oluyordu. İnsanın kendi içine sirayet etmeyen hiçbir güzellik başkasına da yansımazken onlar adeta güneşin karşısında duran mercek misali toplayıp dağıtıyorlardı çevresindekilere bu nimeti. Kimi zaman bakışlarıyla, kimi zaman sözleriyle…

Restorandan içeri girip boş bulduğum herhangi bir masaya oturdum. Elimi çenemin altına koyup öylece düşünmeye başladım. Biraz sonra yanıma duruşuyla, yürüyüşüyle, konuşmasıyla, vakarıyla tam bir Osmanlı hanımefendisini andıran Ayşe Teyze geldi. Ondan öğrendiğim tek bir şey vardı, edep… O gelince ayağa kalktım, pamuk ellerinden öptüm. O da sıkıca kavradı beni, uzun zamandır birbirine hasret kalmış iki gönül misali.

‘’İki çay getir oğlum bize!’’ diye seslendikten sonra: ’’Ben mi sorayım, sen mi anlatırsın?’’ dedi. Başımı öne eğip mahcup bir eda ile:’’ Ayşe Teyzem, biliyorsun biz buraya taşınalı bir yıl olacak. Ben de az çok komşularla selamlaşır, görüşür ara ara da iki lafın belini kırarım. Fakat bizim alt katta yalnız yaşayan, yaşı da kemale ermiş bir teyze var. Kimseyle pek muhatap olmaz. Yine de ben komşuluk hakkıdır deyip gördükçe selam verir, hal hatır sorarım. İşin doğrusu pek de seveni sayanı yoktur. Hatta biraz da dışlamışlar onu. Ailesi, çoluk çocuğu var mıdır, hiçbir fikrim yok. Geçtiğimiz ay muharrem ayıydı. Ben de aşureleri pişirip dağıtayım dedim. Onun da kapısını çaldım. ‘’Senin elinden aşure yiyecek değilim.’’ deyip çarptı kapıyı yüzüme. Aramızda bir şey geçmemişti aslında, fakat niçin bu kadar sert çıkıştı anlam veremedim. Sonra da kendimi burada buldum işte.’’

Ayşe Teyze derin bir iç çekti: ‘‘Siyah inci neden bu kadar kıymetlidir, bilir misin kızım?’’ dedi. Bilmiyorum şeklinde başımı salladım. ‘‘İstiridyenin kabuğu serttir ama yine de yıllarca kum taneleri sızar içine. İstiridye engel olamaz buna. İçinden atmak ister atamaz, kurtulmak ister kurtulamaz. İçe işleyen işlediği eti kolay bırakmaz çünkü. Her kum tanesi karanlık bir hikaye ile gelir. Yıllar içinde o kum taneleri erir, katılaşıp kararır, istiridyenin etine karışır. Sonunda da kimsenin paha biçemediği siyah inci meydana gelir. Peki sonra ne olur? İstiridye bırakamaz inciyi. Çünkü acısından yapmıştır onu.  Demem o ki kolay şey değildir, birinin derinlerindeki acısına dokunmak, birine acını teslim etmek…’

İnsanın acısı çeşit çeşittir kızım. Kimisi sevmeye korkar, kiminin güvenmeye yüreği yoktur. O karanlık incinin hangi acıdan yapıldığını sadece içinde taşıyan bilir, sabredeceksin.’’

O tatlı tatlı anlatırken, gönül iklimimde sekinet rüzgarları esmeye başlamıştı bile. Bir kelimeyi dahi kaçırmaktan imtina ettim. Yürek havanında dövülmüş, damla damla eritilmiş ufku aydınlatan şifalı sözler…

‘’Ne de içten anlattın siyah incinin hikayesini.’’ dedim. ‘’Buraya geldiğimde bir düğüm olmuş, iki arada kalmış hissediyordum. Şimdi ise üzerimden bir yük kalktı sanki. ‘’

‘’Canım kızım, üzülmek akciğerleri yorar, üzülen kimsenin akciğerleri üzüntü ile dolar ve nefes darlığı başlar. İşte tam bu anda insan, derdini ve hüznünü bir başkasına anlattığında, akciğerler hüznün büyük bir bölümünü dışarı atar. Anlatarak rahatlamak, tam da budur.’’

Ayşe Teyzem… Yüz hatlarımı inceleyip mizacımı mı okuyordun, gözlerime bakıp kalbime mi iniyordun? Beden ülkesinin başkentine bu kutlu yolculuğu nasıl yapıyordun? Belki bazıları sana ‘’İnsan sarrafı’’ diyecek; oysa sen nefsine meftun olan bu kadar aşığın(!) arasında, ‘‘Sen çık aradan, kalır baki Yaradan’’ hikmeti gereğince nefsine kilit vurmuş, hakikati aksettiren ayna olmuştun yüreği çoraklaşmış nice Ademlere…

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir