Şiire Yazılan Sular

Baharın mihenginde dökülür berrak sular,
Kimi hayat kurutur, kimi hayatı sular…

İnsan vardı, tarih vardı, dünya vardı, lakin su daha eskiydi. Su varken çehreler belirmemişti ve belkemiği oluşmamıştı. Şark ve garp suyun namlusunda yüzüyordu; kuzey ve güney hala berraktı. Çünkü kâinatın özü ve hammaddesi bugün ki gibi taşralığa, üveyliğe ve tehlikenin tercihine tahavvül etmemişti. Kitaplar, suhuflar ve destanlar hep aynı noktaya yöneliyordu. Noktalar, su ile başlıyor ve âlemin ilk halini bütün benliği ile vird ediyordu… Türklerin Yaratılış Destanı, ilahi terennümün fikri istikametinde “yer gök hiçbir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti” havadisine kapı aralıyordu. Köroğlu Destanı da, dağların birinde kutsal bir suyun varlığını ve bu suyla yıkananın güçlü, içenlerin ise iyilik ve şifa bulacağını haber veriyordu. Su, kevser ırmağı, su âb-ı hayat, su zemzem hazinesi, su âb-ı zülâl diye tanımlanıyor ve baharda sulardan atlar çıkıyordu. Bu küheylanlar, Türk yurdunun yiğitlerine mercan kâselerle bengisu ikram ediyordu.

Türklerin parlak ümitlerinde, Tanrının en değerli hazinesi, insan kalabilene layıktır. Böyle bir inanış gereğince, her nimet hürmete layık mertebede konumlanır. Bu hürmetten ziyade oranda payını alan unsurların başında ise, yer ve su gelir. Su, hayatın temel kaynaklarından biri olması hasebiyle, mimarinin de baş tahtına oturur ve gurbetin tırmaladığı şehirleri vuslata erdirir. Haliyle suyun diriltici ve yaşatıcı yönü, mukaddes esintilerin misafirliğinde teveccüh görür. Türk tarihinin ilk nesir ve şiir örneği olan Göktürk Bengütaşlarında da, bu mühim husus atlanmaz ve tarihi bir uyarı ile Türk şuurunun merhalelerinde mümeyyiz değerine ulaşır. Bilge Kağan mazinin hatalarını göstermek ve geleceğin ikazını yapmak üzere, şiirimizin eşsiz membaı olan yazıtında, biz manevi evlatlarına şöyle seslenir; “Türk Milleti! Yerinden ve suyundan ayrılmazsan iyilik göreceksin.”

Su varsa, iyilik vardı, iyi ruhlar vardı, iyiliğin habercisi, müjdecisi, iyiliğe sevketme ve sevkedilme vardı. Çünkü su temizdi ve temiz kalmalıydı. Ondan dolayı Korkut Ata, arı sudan abdest almayı ve soğuk sulardan kana kana içmeyi arzulamış ve tavsiye etmiştir. Ayrıca Salur Kazan hikâyesinde su ile konuşma, dertleşme ve iletişim kurma hususiyetini ele alarak, su üzerinden perdeler aralamıştır. Mamafih, gerek Dîvânu Lugâti’t-Türk ve gerekse Kutadgu Bilig’te suyun azizliği, paklığı ve mukaddesliği çeşitli teşbihlerle dile getirilmiştir. Ayrıca bu eserlerde ırmak ve denizler, mühim bir konuma layık görülmüştür. Deniz ve ırmaklar, bilgi, görgü ve aklın çokluğu ile müşahhas hale gelmiş ve Allah’ın yıldızları eliyle, medeniyete dönüşmüştür. İşte bu suyun medeniyeti, izah olunamaz derecede harikuladeliklere kapı aralamış ve hayatın minnetsizce hayat bulmasına vesile olmuştur.

Su, koşmalarda, mersiyelerde ve sitemlerde kâh çığlık şeklinde, kâh fısıldayarak yerini almış ve meramını aktarmıştır. Bazen sevdanın bunalmış ruhunu serinletmiş, bazen aşkının ıstırabını sürgüne göndermiş, bazen de düşlerini deli sulara kaptırmıştır… Aşk hayatın bir gerçeği ise, maşukun yapacağı şey söze sarılmaktır; söze, yani şiire. Aşk demek gözyaşı demektir, yanan gönlünü sürekli ferahlatmak için sudan medet dilenmektir. Zaten âşığın yarası su ile merhemlenir ve göğsüne batan süngülerden dolayı kan değil, yüreğinin suyu akar…

Su aşktır; mecliste aşk ve âşık zikrediliyorsa cümle cıvıltılar Yunus’a döner. Zira dünya güneşin, Yunus ise aşkın etrafında deveran eder. Her dönüşün burcunda Sevgili Peygamberimize (sav) rastlar ve çırpınan imanının akisleri, kuvvetlenerek nur yağmuruna dönüşür. Nur yağmurları, Hakikat-i Muhammediyye’nin aydınlığından ışığını alır. Yunus’un nazarında insanların her biri bir katredir. Katrelerin birleşiminden umman oluşur. Bu ummanın en değerlisi ise yetimlerin incisidir. İncilerle bezenmiş irşadın en derin manasını, maşeri vicdanın önünde ve tesadüflerin ötesinde şöyle izah eder:

O dürri yetimem ki görmedi beni umman,
Bir katreyim illa ki ummana benim umman.

Su, derin muhayyilelerin hünerli çelengidir. Kâh tüme varır, kâh tümden gelir. Katreden ummana dönüşür, sonra katrenin içine sığar. Bu döngü, insanın tasavvuf yolculuğundaki tanımı ve menzile ulaşma serüveniyle değer kazanır. Bilir ki her katre bir âlem ve katrelerin birleşimi ise âlemlerin âlemidir. Yunus, bu acayip dalgaların merhalelerini görmeye yeltenenleri ise tasavvuf ummanına davet eder ve meramını şu şekilde açıklar:

Gel mevci acayip gör, deryayı nihan gözle,
Bu sonsuz denizlerde katrede olur pinhan.

Su, dostun tavsiyesidir, müdrik olunması için başvurulan ilahi yazgının resmidir. Fakat fikir peyzajlarının kabiliyet sınırlarını da zorlamaya meyillidir. Farklı remizleriyle çıkar karşımıza. Su bazen uyuşukluğu ve gafleti bıçak gibi kesmenin iktizasını hatırlatır. Bir çırpıda gözlerin menzilinden geçer gider. Sanki “ne oldum deme, ne olacağım de” tecrübesini, sarhoş kalplere diyalektiğin renkleriyle anlatır. Birtakım imtiyazların kalıcı olmadığını, hele güzellik çağına takılıp kalanların meşum manzaralara duçar olacağını haber verir. Kanmaya ve kandırmaya necat edilmesini arzulayan Necati Bey, suyu ve onun nezdinde değerli mefhumları aracı kılıp puslu havalarda dîvâne olmayalım diye şöyle tavsiyede bulunur:

Fürkat susuzlarını kandır zülâl-i vasla Çünkim geçer bilirsin su gibi hüsn çağı

Su, idraktir ve idrak kandilleri kalbin rengindedir. Bu renklerin hidâyet patikaları vardır. Bilenler arayanlardır ve arayanlar ise bulanlardır. Bilinmezse, vahâmetin büstleri sarar gönül sokaklarını. Mekânın ritimlerle bezenmesini isteyenler, nabzının usulünü belirlemelidir. Çünkü nizâmın hâkimiyeti, îmânın ve imkânın kibar besteleriyle kurulabilir. Yoksa kudret helvası ikram edilirken, nankörce soğan sarımsak talep edilir. İşte sahip olunan değerin neye tekabül ettiğini, Hayâlî idrak neşidesiyle şöyle kaleme almıştır:

Cihân ârâ cihân içindedir ârâyı bilmezler
O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler

Su, azizdir, zira Şanlı Peygamberimiz (sav) suyu aziz bilmiştir. Söz ustası Fuzuli ise Sevgili Nebiyi (sav) suya benzeterek, beyitlerini en muallâ dereceye yükseltmiştir. Su, hakikatte aziz idi, lakin O’na benzetildikten sona pek muazzez oldu. Sancaklar gibi dalgalanan su kasidesinin mısraları, O’nu anlatmaya yeltendiği için, şiirler otağının tâk-ı zaferine dönüştü. Bir damlası ise şu şekilde tecessüm etti:

Suya versün bâğban gülzârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün teg verse min gülzâre su,

Su, esrardır; sözün ve hissiyatın maceracı esrarı… Derin ve engin mefhumların gizemlerini ifşa eden ihtişam pınarları gibidir. Mevzu söz ise, mevzu Bâki’dir. Bütün hünerlerini en mücella şekilde izhar eder ulu edibimiz. En eskiyi bile teceddüt tarikatına mürid kılar. Teşbihin kubbelerini sırça, sütunlarını meneviş çizgileriyle süsler. Su onun dimağında çene gamzesinin zümrüt takdimlerine yuvalanır ve ışıldayan berraklığıyla şöyle ölümsüzleşir:

Ârızın âb-ı nâbdır gûyâZekanın bir habâbdır gûyâ

Su, bazen aşığın nazı, bazen de sevgilinin endamıdır. Su, Lale Devri’nin zevk ü sefasının iç açıcı fıskiyelerinde tecessüm eder. Bu zarif ruhu diri tutmak maksadıyla, herkes kendi meclisinde bir nedim ister. Zira sevgili, onun dilinde hazineler sandığına dönüşür. İç âlemin ahengi, suyun diriltici hususiyetiyle Nedim’in mısralarında hayat bulur. Sevgilinin servi boyu en samimi haliyle ve suların damlacıklarıyla şöyle serinler:

Nâzı âb etmiş de bir fevvare resm etmiş hayâlİşte ol sudur atılmış kâmetin olmuş senin

Su, hakikattir, felçli gözlerin, kilitli gönüllerin ve inkırazlı fikirlerin anlamayacağı bir hakikat. Kişioğlu neye iltifat ediyorsa, onun bendesidir. Hangi kervanın yolcusu olmaya can atıyorsa, yolu o yönedir. Hakikat ise bir heves yahut muvakkat iştiyaklar yumağı değildir. Bilakis, göklerin ve yerin sahibi Hak Çalab’ın nişanesi ve yarlığıdır. Bunu fehmedebilmek ise fermana mahsustur, hadi fehmedildi diyelim, kusursuzca ifade etmekte lazım gelir; işte tam burada yine şairler yetişir medet çığlıklarımıza… Üstat Necip Fazıl yetişir aşkla, şevkle ve iştiyakla;

Kâinatta ne varsa suda yaşadı önce;
Üstümüzden su geçer doğunca ve ölünce,

Su şifadır, zira edipler aşka susamış, sessizliğe susamış, sezgiye susamış, kıyama susamış, kadime susamış, istikbale ve istiklale susamış; susadıkça suya kanmış ve yaralara merhem olsun diye, aşkın şair İsmet Özel;

Sızıyı gideren su,

Suyun sızladığını kimseler bilmez, diyerek meramını yine suyun şiiriyle serdetmiştir. Şairler, suyun sızıları giderdiğini ifade etmişse, bunda derin mânâlar yüklüdür. Çünkü şairlerin satırları mukayeselidir. Garba gönderip şarkta buldurur yitiğini. Haliyle suyun gönüllere serpileniyle de, şehirlerin îmârında ki tesiriyle de ve bedenin pîrüpâk oluşuyla da ilgilenirler. Kim bilir suyun mütehayyir gizemi, şairleri bu yüzden kendisine nazar ettirir.

Su, berekettir, bereketin rahmet ile him komşusu olduğunu düşünmüşümdür. Belki de semadan her yağmur damlası sökün ettiğinde, bereket yağıyor denmesi bundandır. Ya da ben bu söze istinaden bu kanıya varıyorum. Bu sebeple Nurullah Genç hoca, üstat Fuzuli’den damıtılan geleneği, yağmur ile tasvir etmiş ve her damlasında sırılsıklam olmayı arzulayarak, şöyle niyaz ve tazarruda bulunmuştur;

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım…

Su, ünsiyettir; sadece canlılarla değil diğer eşya ile de fevkalade ilişki kurabilir. Mesela su ile aynanın birçok noktada imtizaç ettiğini söyleyebiliriz. Zira suyun hem yansıyan hem de yansıtan özelliği mevcuttur. Fakat bu yansıma ve yansıtma gayet şümullüdür. Çünkü sadece görüntüyü değil, aynı zamanda mânâyı da akseder. Haddizatında kendisi zaten bir mânâdır. İçinde olan dışına sızar mantığı mûcibince suyun hem suret, hem de sîret tarafı engin anlamlara mâliktir. Bu veçheleri, serinliğin mânevî tadında ele alan ve asıl sevgiliye kavuşma arzusunu tasavvuf esintileriyle sunan Hüseyin Akkaya hoca ise;

Ne zaman suya baksam derununda bir suretBir çift göz bana suyun aynasından bakıyorMavi gök incecik dal durgun su sana hasretSessizce çağlayarak benliğime akıyor

Su, tabiatın canı ve canlılığının resmindeki tuvaldir. Ahmet Haşim’in “Göl Saatleri”nde tabiatın tasviri, akan ve duran sular ile fevkalâde izah edilir. Su, limandır, gurbet ellerde hasret çeken, özleyeceğini özleyen ve beklediğini umut eden her kim varsa, Yahya Kemal’in “Açık Deniz”inde dolaşıp, mâzîyi muhâsara altına alan heyûlâdan halâs edebilir. Belki bu sâyede akan suların çağıldaması hicranlı duygulara fer verir ve mağlubiyet sıkıntısının üzerine su serpilir. Su, Ahmet Hamdi ile “Hatırlama” olur. Bir mısrasında baş başa usulca uzanır, fakat başka mısrada avuçlardan şiddetli bir sel olur. Su, Faruk Nafiz’in dilinde Anadolu’nun samimi havâlisinde çoban çeşmesiyle destanlaşır. Sezai Karakoç ise, benliğinin yeraltı sularına karşı savunulmasını bekler…Su, şiirdir ve en güzel şiire yazılır.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Yerin Altındakiler, Üstündekilerden Çok

Baharın mihenginde dökülür berrak sular, Kimi hayat kurutur, kimi hayatı sular&helli...

Boşluk

Baharın mihenginde dökülür berrak sular, Kimi hayat kurutur, kimi hayatı sular&helli...

Hayali Olmayanın Hayatı Var Mıdır?

Baharın mihenginde dökülür berrak sular, Kimi hayat kurutur, kimi hayatı sular&helli...