Sıradaki içerik:

İstanbul’da Bir Hayır Kurumu: Darülaceze

e
sv

Şiir ve Birikim

avatar

Mustafa Uçurum

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Şiiri şiir olarak kabul edip, şiirin keyfine varmak yerine çoğu zaman şiir üzerine değillemeler, kabullenmeler, tanımlamalar yapmak daha rağbet görmüştür. Şiirin hayatımızdaki yerini belirlemek için ve şiirsel bir duruş elde edebilmek için çok yollar kat edilmiş, çok sözler  sarf edilmiş hatta bazen yanlış yol gösterici yeteneksiz kuklaların sayesinde bir çok genç  yitip gitmiştir. Çünkü şiirin çizgileri belirlenirken,(belirlenebilir mi, o da ayrı bir konu) evrensel kavramlar değil de, eline kalem geçiren muhteremlerin dünyaya ve sanata bakışları etkili olmuştur. Belki de sırf bu yüzden edebiyatımız ve özellikle şiirimiz birbiri ardına dünyamıza süzülen edebiyat topluluklarına şahit olmuş, ama sonunda geride, gelip geçici akımlar ve kişilerin yığıldığı şiir mezarları kalmıştır. Yapılan yanlış ortada; akım, hareket, grup oluşturma hevesiyle ortaya atılan düşünce kırıntıları, şiiri kurtarmak yerine düşünce sahiplerini tarihin karanlık ve engin bilinmezliklerine gömmeye yetmiştir. Gerçeğin, yetkin şiir olduğu idrakine varan kalem sahipleri ise, söz cambazlığı yapmadan “usta” pâyesini omuzlarına almışlardır zaten.

Mehmet Akif, edebiyatımızın hiçbir dönemine yaslanmamış, kabul ettirilememiş bir ustadır. Dönemindeki polemiklerle uğraşmak yerine, aslolan işine bakmış; gündelik olandan ebedî olana giden yolda yalnızca söylemesi gerekeni söylemiştir, yani şiirini yazmıştır.   Şimdi hiçbir edebiyat adamı çıkıp da, “M. Akif hiçbir döneme, akıma mensup olmadığından onu şair sayamayız.” gafletine düşmemiştir. Çünkü sonuç ortadadır.

Aynı durumda bulunan Ahmet Hâşim de her ne kadar zoraki olarak Fecr-i Âti’ nin temsilcisi olarak gösterilse de bağımsız bir sanatçı kimliğiyle çalışmalarını sürdürmüştür. Sonuç böyleyken hem M. Akif’ in hem de Ahmet Hâşim’in sanatı üzerine sayısız çalışmalar yapılmış ve günümüzde de bu iki şairin şiir dünyaları üzerine söylenecek daha çok kelâm vardır. Etkiledikleri sanatçı ve topluluklar da edebiyatımızın en önemli köşelerinde duran değişmezlerdendir.

Şairliğin Allah vergisi olduğu bir gerçektir ve şairler bu vergiyi geliştirmekle ancak gerçek şair sıfatına erebilmektedirler. Bu verginin adı ilham denilen ve günlük dilde ayağa düşmüş soyut kavramlar mıdır bilinmez ama şairin üzerinde daha önemli bir yük vardır, o da birikimdir. Şairlik istidadına sahip bir kalem sahibinin ileriye atacağı sağlam adımların en önemli güç kaynağı birikimidir. Ahmet Hâşim, M. Akif, N.Fazıl, Attila İlhan, Sezai Karakoç, İsmet Özel ve daha sayılabilecek birkaç ustada görülen en önemli özellik, Allah vergisi olan ustaca söz söyleme yetisinin yanında edindikleri birikimlerdir. Ustaca söylenen sözler, birikim harmanında yoğrulduğu için bu şairler kalıcıdır.

Nedir bir şairin birikimi ve bu birikimin kaynağı?

Şair, yaşadığı çağla birlikte geleceği ve geçmişi  sürekli görüş alanında tutan kişi olmalıdır. Yani klâsik söylemiyle, geçmişle gelecek arasında köprü durumunda bulunmalıdır.

Yaşadığı dönemin iyi bir takipçisi olurken, aynı zamanda geçmişle irtibatını devam ettirip, kendi yolunu aydınlatacak yol göstericileri de iyi seçmelidir. Şiir görüşüne yakın, aynı dili konuştuğunu algıladığı geçmiş zaman ustalarını tam anlamıyla çözümleyerek, ileriye attığı adımlarda eğretide kalacak hiçbir nokta bırakmamalıdır. Ve geçmişten aldığı umut vadeden materyalleri gününe ve daha ileriye taşıyıp, kendi yolunun kriterlerini de var oluşunu ortaya koyarak belirlemelidir. Böyle bir rahat duruş sergileyerek ortaya çıkan sanatçı, geçmişi bilip geleceği gören; aynı zamanda kendini yenileyen birikim ustası olacaktır. Yalnızca yaşadığı çağla hoş muhabbetler sergileyen şair namzetleri de, kendi dönemleri geride kaldığında kendileri de en geride kalıp, unutulup gidecektir. Birikim, biriktirmekten gelir ve şair için asıl birikim, çaba gösterdiği şiirin geniş vadisinde hiçbir karanlık nokta bırakmadan yoğunlaşabilmektir.

Usta pâyesini taşıyan  şairlere dikkat edilecek olursa; geçmişi bilen, yaşadığı çağla birebir yakınlıkta olan ve gelecek adına söyleyecek sözü olan kişiler oldukları görülecektir.

Şiir bir varlık habercisidir ve şiir varlığı kurtarmak için vardır. Şiirle kurtarılan varlık da sonunda bizi kurtaracaktır. Bu sebepten, boş söze yer yoktur şiirde. Söz kalabalığı, kabalığı doğurur ve kabalık da en nihayetinde ağrıyan bir baş bırakır ardında.

Söz arayıştır. Bekleneni, arzu edileni bulmaya yarayan bir kılavuzdur. En uygun, yerli yerine oturmuş sözü bulmak da birikim işidir. Günlük dilin kırıntılarını hiç yontmadan bir şekle oturtmaya çalışmak, yine kabalığı ortaya çıkaracaktır.

Salt şekilden ibaret söz kalabalığı, yalnızca biçimdir ve şiire yer yoktur bu kalabalıkta. Şiirde biçimin verdiği dinginlik dürüstçe kabul edilebilecek bir şey değildir.

Biçimin söze vereceği anlık heves ve mutluluk uçup gidince, geriye kalan kuru söz kalabalıkları şiir olmaktan çıkıp yığıntı olmanın ötesine gidemeyecektir. Bu sebepten, şiir formatına göre düzenlenmiş ve biraz da süslenmiş sözlere, şiir metnine yatkınlığından dolayı şiir demek, gerçek şiirin yolunu kesecek ve söz sahibini de vebalde bırakacaktır.

Örneğin aruz vezni bir şekil kavramını değil, ahenk coşkunluğunu ifade ettiği için Osmanlı’dan sonra da bazı şairlerin tercihi olmayı sürdürmüştür. Aruzda sözcüklerin anlamlarının yanında hece yapıları da temele dayandığı için aruzla şiir yazmak yoğun bir birikime muhtaçtır. Sıradan ve yapmacıklı kelimelerle aruz olmayacağı gibi şiir de olmaz.

Sözcükler karşıladıkları kavramın aydınlığı kadar kendi maddi saydamlıklarının yanında keyifli ve büyüleyici harfleri de barındırmalı ki, şiir her açıdan kabul görebilsin. Sözcükler adlandırdıkları varlık ve özün ruhu gibi gelmeli; nesnede zamanı, yoksunluğumuzun uzantılarını ört bas etmeli, nesnesini maddenin yükünden kurtarmalı, kutsalın değerli özünü zedelememeli ve arzularımızı evrensel olana kavuşturmalı ki; kök dediğimiz asıllar, birikimle birleşince ortaya çelişkiler çıkmasın.

Sakat söz dizimine karşın söz, bilinçli sabrıyla, sakınımıyla, rastlantısal ve yersiz olanı ayıklaya ayıklaya, geminin yalnızca enkazını oluşturan bu özlerden nihayet içsel olan ideali çıkarmaya, Kitap’ tan da onu aramızda barındıracak kutsal yeri saptamaya çalışacaktır. Şiirle ulaşılmak istenen birikim temeline de bu şekilde ulaşılacaktır.

Şiir her zaman bir savaş halindedir; varlıkla özün, biçimle biçimsel olmayanın kıyasıya çarpıştığı bir savaş. Bu savaşta en etkin role sahip olan varlık kavramının kaynağında; şairin yaşantısı, hayata bakışı ve özellikle bunların bir sonucu olan birikimleri yer alacaktır.

Girişilen savaşta başarılı olmak isteyen şair, varlığını yani birikimlerini özüyle yani kendisiyle barışık hale getirdiği müddetçe sonuca en iyi şekilde ulaşacaktır.

Yolun başında bulunan biri, kılavuz seçmenin zor olduğunu bilse de arayan kişinin gözünde çevresindeki dünyanın şimdiden derin imgeler barınağı olduğunu anlaması karmaşık bir yargı değildir. En ufak nesne, en kaçıp gidici varlık, sundukları nimetlerle, mutlak bir nimetin umudunu uyandıracaktır. İleriyi görme kemâline ermiş kişi de bu işaretleri kolaylıkla algılayacak ve birikimlerine, doğru ve isabetli bir yön vererek yoluna devam edecektir.

Şair yanandır. Söz doğruluğu, bir yakınlıktır. Temel gerçeklikler aydınlık bir biçimde doğru yerin eşiği olacak kadar saydam, buna karşılık, dağılıp gitmelerinin rastlantısıyla, doğru yerin yakın ama gizli adımını hep sakladığı oranda da saydamsız olacaktır. Şair doğru olanı işaret ettiği müddetçe, kutsal olana yakınlaşacaktır.

Şair doğruyu ve özü verdiği sürece yanandır. Birikimlerini doğru kılavuz eşliğinde toplayan şair, yanan, yandıran ve aynı zamanda kendini yenileyen “kemâle ermiş şair” olacaktır. Zaten kemâle ermenin ve birikimin kaynağı da “bir” olanı bulmaktan geçer.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.