Sıradaki içerik:

Peygamberimiz En Çok Hangi Hanımını Döverdi!

e
sv

Sibel Eraslan ile Söyleşi

avatar

Hasna Para

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Merhaba Sibel Hanım. Sekülarizm baktığımız zaman ilk insanlıktan beri var olan bir  Modernite ile birlikte dünyevileşmenin  yeni bir ivme kazandığını söyleyebiliriz. Hz. Peygamber’in (s.a.s) vefatıyla  dinin yeni bir tecrübesi söz konusu. Hulefâ-yi Râşidîn ile birlikte peygamber olmadan Müslümanların  siyasî, toplum ve kültürel alanda nas ve sünneti merkeze alarak var olma süreçleri bizim için ibretlerle dolu. Günümüz modern dünyasında Allah rızasını kazanmayı kendine misyon edinen Müslümanların sekülarizm karşısındaki durumunu nasıl değerlendirirsiniz? 

İşler kötüye gidiyor diyebilirdim belki. Ama Resulullah’ın (sav) bizatihi kendisi bile  kıyamet alametiyse, ahir zaman oluş, yeni bir şey değil. Yani asrı saadette de insanlar nefsleriyle mücadele ediyorlardı, Hulafa-i Raşidin döneminde de… Şeytan ve nefs dürtüsü kıyamete kadar sürecek. Dolayısıyla modernizm gibi dış bir kuşatmayı, çok da dış görmüyorum. Bizim kendi zamanımız içindeki macerayı nasıl yaşadığımız sorusu daha doğru veya daha hakkaniyetli olacaktır. Sekülerizmi, din ve dünya kavramlarının dikey manada yukarıdan aşağı doğru kesilip, ilk evrede birbirinden ayrılmış, daha sonra yalıtılmış ve çatıştırılmış halleriyle bizi ruha dair olan herşeyden kopartmış bir taarruz olarak görüyorum. Evet 1786’dan itibaren kendi deyimleriyle Tanrı’yı göklere geri göndermişlerdi, bu kopma hızlandı, yasal evraka geçti, yaşam tarzı, sanat tarzı haline getirildi. Bir müslüman, asla seküler olamaz. Çünkü hayatın her zerresine karışan bir dinin mensubudur, din, yaşam tarzıdır ve kimse kusura bakmasın, Allah teala her yerde ve her zaman hazır ve nazırdır, yani huzurdadır ve görmektedir. Dolayısıyla Allah’tan münezzeh bir yer arasa da bulamaz insan. Fakat sekülerizmin sonuçlarından modernite, o kadar kapsamlı, detaylı, incelikli bir kuşatma örgütlemiştir ki, ‘’dünyevileşme’’ dediğimiz şey çok sıkı bir sınav olarak önümüze gelmiştir. Lakin Allah’ın rahmeti sonsuz ve kesintisizdir. Yani yaşadığımız zamanda da şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun, dava edindiğiniz meseleyle ilgili bir yürüyüş menzili, yol haritası muhakkak vardır…

Hacer (a.s) şehir kuran bir kadındır. Bu durum bize kadının özelde aile yapısının genelde medeniyetin inşasındaki rolü ve önemini gösteren güzel bir örnek. Sizin bu husustaki düşüncelerinizi de öğrenmek isteriz.

Hz. Hacer Allah ondan razı olsun, evladına bir avuç su bulabilmek için iki tepe arasında yedi kez koşmuş bir kadın… Bize anne olmanın, umut ve gayret taşımak ve bu ikisini asla ama asla yitirmemek olduğunu anlatır onun hikayesi. Yalnız dikkatinizi çekmek isterim o şehri, yani, ‘’şehirlerin annesi’’ olan o şehri, eşi ile birlikte kurmamıştır Hz. Hacer. Kucağındaki oğluyla birlikte yaşamıştır o zorlu hikayeyi. O ana-oğul, çölde yalnız olmalarına rağmen, ‘’Al-i İbrahim’’dir isimleri. Yani babaları olmadan da onlar, ‘’İbrahim ailesi’’dir. Bu bize, mesela; savaş, afet veya mecburi gurbete çıkışlarda, aile ayrışmak zorunda kalsa bile, anneliğin kaderinin toparlanma, toplanma, çatıyı dik tutma, ocağı söndürmeme gibi mevzularda alacağı önemli rol hakkında da ilham verecek bir kıssa… Hz. Hacer, vefat edinceye kadar eşi Hz. İbrahim’in Mekke’ye gelişini bekledi, tabiri caizse Filistin’den esen rüzgarlardan sordu onu, kuzeybatı istikametinden uçarak gelen kuşlardan sordu. Sadakatle, sevgisi hiç eksilmeden, umudunu hiç yitirmeden bekledi. Oğlunu, babasının geleceği güne, sağlam bir itikatla, hayatın içinde iş güç bilgisiyle ve savunma-harp sanatlarıyla yetiştirdi. Yıllar sonra babasıyla karşılaştığında o evlat, yani Hz. İsmail, harikulade müslüman bir gençti, o berrak imanıyla, babasının bıçağının altına rızayla yatabilmiş bilge bir çocuktur. Evet, Cenabı Hak onu öyle kuvvetli kılmıştır, ama onu mslüman bir evlat olarak o güne kadar yetiştiren kadın da annesi Hz. Hacer’dir. Hz. İsmail, sevgili peygamberimiz Resulullah’ın (sav) büyük dedesidir. Yani büyük hikaye; risaletin Kudüs’ten Mekke’ye taşınması hikayesi, Hz. Hacer validemizin omuzlarında yazılmıştır. O sonsuzluk çeşmesi olan ZEMZEM denizinin de annesidir. Son Peygamber’in şehrini kurmuştur. Hz. Cebrail, o annenin kurduğu şehre inmiş, Kuranı Kerim, o annenin kurduğu şehirde inzal olmuştur. Allah onlardan razı olsun…

Modern dünyanın bir ferdi olan Müslüman Kadın kendini tanımlayabiliyor mu sizce?

Bir stereotip olarak Müslüman kadın tanımlaması evet yapabiliriz, amentü kaidelerine uymakla mükellef olan kadındır. Ve evet böyle bir kadın var, modern dünyanın zihninde, çok hoşlamasa da evet, kendini tanımlayan bir müslüman kadın var. Ama bunun çok genel bir tanım olduğuna da dikkatinizi çekerim. Yani hepimizin ayrı bir hikayesi var.

Urve b. Zübeyr (r.a) “Aişe’den daha iyi fıkıh, tıp ve şiir bilen başka bir kimse görmedim” diyor. Müminlerin annelerinden Hz. Aişe’ye dair bu tespit bizler için ne gibi örnekler teşkil ediyor?

Bahsettiğiniz, fıkıh (hukuk), tıp ve şiir, günümüzde ciddi eğitimler alınarak yapılabilen meslekler. Günümüzde hukuk ve tıp tahsili alan genç hanımların mesela Hz. Aişe’yi bir öncüleri olarak görüp, onun hayatını merak etmeleri, hatta onun izleğini bir yol haritası olarak kabul etmelerini beklerim. Hz. Aişe, aristokrat bir ailenin kızıydı. Hz. Ebubekir’in, seyyahlarla, tacirlerle, alimlerle dolup taşan evinde, babasının dizinin dibinde yetişti. O sülale, ezber yeteneği ile namlıydı, nesep ilmi bilirlerdi, bu bağlamda miras ve veraset işleri olanlar, üst soyları hakkında muhakkak onlardan malumat alırdı. Yani küçük yaşta büyük ezberleri olan bir çocuktu Hz. Aişe. Evlerinde güzel şiirin en hasları okunurdu. Yedi Askı şairleri, Hz. Ebubekir’in misafirleri olurdu. Hz. Aişe, bu yüksek kelime sanatlarına vakıf bir kişi olarak yetişti. Daha sonrasındaysa, adeta Hz. Peygamberimizin bir asistanı gibiydi. Aile hukuku ile ilgili neredeyse tüm bilgiler, Hz. Aişe annemizden intikalen  kitaplaşmıştır. Son nefesine kadar Kuran-i ilimleri öğretmeye çalışmış bir öğretmendi aynı zamanda…

Sosyal medyanın gündemin söz konusu meselelerini farklı boyutlara taşıdığını görüyoruz. Konular dallanıp budaklanarak başka bir yöne evriliyor, asıl mevzudan çok uzaklaşılıyor. Sizin bu konudaki düşünceniz nedir?

Sosyal medya ucu bucağı olamayan bir cangıl. İşimizi gören bir araç olmanın ötesine taşmamalı. Yani onun elinde oyuncak olmamalıyız.

İnsanlığın şimdiki imtihanı olan coronavirüs salgını hususundaki düşüncelerinizden okuyucularımızı haberdar eder misiniz?

Allah’ın bizi uyarısı olarak görüyorum. Kendimize bakıp, hatalarımızı görmek ve düzelmeye niyet etmek için vesile olur inşallah. Bu arada hayırlı ramazanlar dilerim. Kadir gecesine kavuşup, bağışlananlardan olmayı Allah bize nasip etsin. Sizlere de yayın hayatınızda başarılar dilerim…

 

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.