Sezai Karakoç'un Ardından

Ölüm ona çok güzel yakıştı. Çünkü imanlı bir hayatın ardından, imanlı bir ölüm mü’mine çok yakışır, aslî vatana kavuşmak, ömür boyu beklediği vuslata erişmek vaktidir. Hazreti Pir Celaleddin Rumi’ce “Şeb-i Arus”dur. Düğün günüdür, ölüm inanmış mü’min için.

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.

Duasıyla başlamak istiyorum. Arkadaşlar, “merhum üstad hakkında bir şeyler yazabilir misin ağabey?” dediklerinde kendi kendime düşündüm. Yazabilir miyim? Yazılabilir mi? Lütfen sevgili okuyucular. Yazdıklarımı, yazabildiklerimi mazur görün.

Rahmetli babamın büyük bir kitaplığı vardı. Tüm ailenin ortak malıydı o kitaplık. Ve babam ilkokul mezunu olmasına rağmen ‘Büyük Doğu’ mecmualarının ilk sayılarından itibaren biriktirdiği bir arşivi, Osman Yüksel Serdengeçti’nin yazılarının yer aldığı gazeteler, dergiler ve kitaplar.

Bugünkü gibi hatırlıyorum. Resimsiz, sadece büyük harflerle ‘DİRİLİŞ DERGİSİ’ ismiyle dergiler vardı. Tüm kardeşlerim gibi bu kitaplıktan bende istifade ediyordum. Romanlar, araştırma kitapları, ansiklopediler, biyografiler, tefsirler, hadis külliyatları ve Diriliş Dergileri.

İlk dergiyi, ilk yazıyı okuduğum zaman bir şey anlamamıştım. Çok karışık ifadeler, uzun cümleler, farklı bir yazım üslubu. Çünkü henüz 8 yaşında bir ilkokul talebesi idim.

Daha sonra ortaokul, lise, üniversite derken okuma seviyesi de doğal olarak yükseldi tabi. Önce, hep babamdan, abimden ve diğer büyüklerimden dinlediğim Büyük Doğu dergileri ile başladım okumaya, sonra Serdengeçtiler geldi, sonra Diriliş dergileri, sonra Necip Fazıl serisi, evde olanlar tabi. Üstad merhum Necip Fazıl’ın ilk okuduğum eseri Cinnet Mustatili isimli kitabıydı. Sonra Siyah Pelerinli Adam, Reis Bey, Tohum gibi kitaplar geldi. Sonra Çerçeve serisi. Çile, Çöle İnen Nur ve diğerleri.

Hepsi belki ikişer üçer defa okundu. Sonra Sezai Karakoç merhum üstadın bazı kitaplarını okumaya başladım. Okudukça idealin, davanın, inancın, imanın ahlakın, ahkamın ne ve nasıl olması gerektiğini öğrendim. Elbette gençlik sayiki ve heyecanı ile okuduğum eserlerini ilerleyen yaşlarda yeniden okuyunca çok daha farklı ufukların açıldığını gördüm.

Edebiyat kelimesi edep kökünden gelir. Edepli olan kişidir edebiyatla uğraşan kişi ve bu haseple ona yine edep kökünden gelen Edip diye hitap edilir. Edebiyatla uğraşan manasında.

İşte Sezai Karakoç beyefendi bu manada, bu kelimeyi hemdem etmiş, mizacına tam oturtmuş ve bu kelimenin muhteviyatının canlı bir timsali gibi yaşadı. Kimseye yük olmadı, kimseye boyun eğmedi, kimseyle cedelleşmedi. Onun davası hakikatin inkar edilmesine, hakikatin karartılmasına ve Hakkın yeniden dimdik hakikat erleri, diriliş erleri tarafından haykırılmasına yönelik çalışmalar yapmaktı.

Gençliğe yönelik umutlarını hiç yitirmedi. İnsanlara yönelik umutlarını hiç yitirmedi, geleceğe yönelik umutlarını hiç yitirmedi. Çilekeş bir hayatı oldu. Derdi halktı. Hakikatten uzaklaştırılan, gerçeğe gözleri kapatılmış ya da gerçeklerin karartılmış dünyasına itilmiş, yalanlarla, yanlışlarla avutulmaya çalışılan halkı uyandırmak ve bir Diriliş Nesli yetiştirmekti ideali. Bu uğurda hiç yılmadı ve geri adım atmadı.

Tüm benliği ile geleceğe dair bir şeyler yapmak gibi basit bir ideale sarılmadı. Geleceği inşa etmek için çırpındı, şuurlu bir neslin gelecekte Diriliş Nesli olarak önce ümmete, sonra da insanlığa neler yapabileceğini bilen, gören, hisseden bir haleti ruhiye ile mücadele verdi.

O hem bir edebiyatçı, hem bir siyasetçi, hem bir dava adamı, hem de ince ve hassas ruhlu bir şairdi. Ne diyordu bir yazısında, “Bir levha asılıdır şairin anlında. Satılık değildir.”

Bakın aynı yazıda hem kendisini, hem de kendisi gibi çile çekmiş dava adamlarını şair sıfatıyla nasıl da tanımlıyor, net çizgilerle, müphem bir nokta bırakmadan açıklıyor.

“Şâir, bir kader cambazlığının adamıdır. O, insanlığın çektiğini ve çekmesi gerektiğini çekecek, fakat bu çekilenlerden ötürü ezilmeyecek ve bu çilenin mâcerâsını, bir kutup kâşifi sabrıyla, hatırasını kaydederken gösterdiği sabırla ve ameliyat başındaki doktordan daha sakin ve soğukkanlılıkla yazacaktır. Acıların kanını sevinçlerle, ihâneti masumlukla, korkaklığı yiğitlikle, hırsızlığı cömertlikle, lüksü riyâzetle yıkacaktır. O, yaşantısı, dâima iki renk iplikle dıştan siyah ve içten ak, dıştan kızıl ve içten yeşil iplikle örülmüş görünümündedir.”

Hiçbir zaman yenilgiyi kabul etmedi. Yılmadı ve dimdik ayakta durarak karşıdan bakan herkese “ben buradayım ve işte gördüğünüz gibi ayaktayım, gelin konuşalım, sorun söyleyelim” dercesine durdu. Kimseden gözlerini kaçırmadı, başını yere eğmedi. Sakin, mütedeyyin, itidalli ve sabırlı bir hayat sürdü. Mücadelesinin tamamını kalemiyle akıttı tüm gönüllere. Şiddet onun ruhuna tersti ama gerektiğinde en keskin kılıçtan daha keskin satırları ile savaşını verdi. Meydana çıktı ve “meydan yiğit görsün” dedirtti seyreden herkese.

Aynı yazıda bu mücadeleyi göze alanlar için yaptığı tespitler de hayatının her anında bizzat kendisi tarafından icra edilen eylem planı gibiydi adeta.

“İnsanlar, çoğu kez bu trajedya kahramanına, bir komik muamelesi yaparlar. Bunu bilmelidir şâir. Bunu göze almalıdır. Ama her seferinde, yenilgiyi kabul eden o değil öbürleri olmalıdır. Övgüler de, yergiler de dayanıksızdır. Şâirse, dayanaklı olduğu ölçüde kazanacaktır. Geceye yenilmeyen her kişiye, ödül olarak bir sabah ve bir gündüz, bir güneş vardır. Ve şâir, her sabah, armağan olarak, bir gündüze kavuşmağa en lâyık kişidir.”

Tüm kalbiyle iman etmişti; her sabah geceye yenilmeyen bir kişi olarak çıktığına, her sabah yeniden doğan güneşin bir Diriliş Muştusu ile doğduğuna. Bunu etrafındakilere de aşılamak, anlatmak, öğretmek ve umutlarını yitirmemelerini öğretmeye çalıştı.

Savrulmadı, savurmadı. Sadece fikirlerini harman ettiği yazılar, şiirler döküldü heybesinden. Onun heybesinden dökülen ve yine kendi ifadesi ile karalamalar olan tüm kelimeler, cümleler, nihayetinde makaleler ve şiirler nesillerin belirsizlik içinde olan geleceklerine ışık tutan, her yaştan insana umut aşılayan, mücadele azmini yeniden kamçılayan adeta birer doping ilacı gibiydi. Çünkü Sezai Karakoç umudunu hiç yitirmedi.

Karanlığa karşı tükürmedi. Mumda yakmadı. Birilerinin ağızlarına pelesenk ettiği gibi. O duruşuyla, varlığıyla, yazılarıyla, fikirleriyle tüm zulmet dolu karanlığı aydınlatıverdi. Nura boğdu adeta. Allah’a olan imanı, Peygambere olan sevgisi ile bu nur her geçen an katmerlendi, çoğaldı, aydınlatmaya devam etti, edecek.

Merhum Sezai Karakoç Cumhuriyet sonrası yetişmiş aydın, mütefekkir, şair ve yazar aynı zamanda siyaseti, edebî bir bilim halinde gönüllere indirmeye yönelik çalışmalar yapan fikir adamı kimliği ile yaşadığı hayatı, varlığıyla doldurdu. Vazifesini tam yapamamanın kahrını hep çekti ama emsallerinden çok daha önde, çok daha büyük, çok daha kalıcı adımlar attı.

Kaybettik. Ne milletçe kıymetini bilebildik, ne devletçe. Ardından mersiyeler dizmek, onu övgüyle anmak… Zaten bunların hiçbirisine itibar etmez, istemezdi. Onun istediği tek şey Diriliş Nesli’nin Amentüsü’nde dediği gibi Neslin Dirilmesi idi.

Bunun da Muhammedî metoddan başkasıyla yapılmayacağını biliyordu. Çünkü o bir Peygamber aşığı idi. Sağcıydı ve kendine göre sağcılığı şöyle yorumluyordu.

“İnsanları da şöyle bölümlüyorum: hakikate uyanlar; sağcılar, karşı çıkanlar; solcular, bu uğurda bütün çıkarlarını hatta canlarını feda edenler, hakikat yarışçıları, öncüler. işte bu anlamda sağcıyım. batılı anlamda sağcılık solculuktur benim gözümde. gerçek sağ, kuranda tanımlanmıştır. ‘Kuran’da sağcılar; Allah topluluğu, solcular da şeytan topluluğu olarak, sağcıların topluluğu uğurlu topluluk, solcu topluluk da uğursuz topluluk’ olarak vasıflandırılmıştır”

Mekanın cennet, makamın âli olsun kıymetli üstad. Rabbim rahmetiyle, merhametiyle muamele buyursun sana.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Aşkın Anatomisini Anlamak ve Anlamlandırmak

Ölüm ona çok güzel yakıştı. Çünkü imanlı bir hayatın ardından...

Gül Yetiştiren Adam: Rasim Özdenören

Ölüm ona çok güzel yakıştı. Çünkü imanlı bir hayatın ardından...

Gerçek Körlük ve Gerçek Bayramlar

Ölüm ona çok güzel yakıştı. Çünkü imanlı bir hayatın ardından...