Şeyh Galib

(Okunma Süresi: 5 dakika)

Sene 1757. Mevlevîhâne yakınlarında bir evde doğumuna ‘’Cezbet’ullâh’’ ve ‘’Eseri aşk’’ tabirlerinin terkip düşürüldüğü, mayasına kudret kaleminin ‘’Aşk ehli’’ yazdığı biri gelir dünyaya. Öyle ki Şeyh Galib ‘’Eseri aşk’’ ibaresini bir gazelinde şöyle ifade edecektir:

Kim kâdir ilâc eylemeğe hükm-i kaderdir
Târîhi imiş Galib-i zârın ‘’Eseri aşk’’

Galib Muhammed, post-nişin makamında hizmet eden sağlam bir Mevlevî olan Mustafa Reşit adlı bir babadan ve Emine adında müstesna bir anneden dünyaya gelir. Dünyaya gelir fakat pek de dünyaya sığmayacak bir sır taşır. Aşk cezbesi ile taşmaya hazır bir sırrı sinesinde büyütür gün geçtikçe.

İlk tahsiline babası ile başlar, daha sonra o devirde farsça üstadı sayılan ve birçok şaire farsça talim edip mahlaslar veren Hâce Neşet Süleyman’dan ders alır. Neşet Süleyman Efendi Galib Muhammed’e ‘’Es’ad’’ mahlasını verir ve Galib de buna karşılık 37 beyitlik bir kaside yazarak kendisine şükranlarını ifade eder. Bir müddet bu mahlasla şiirler yazsa da daha sonra ‘’Es’ad’’ mahlası yaygın olarak kullanıldığı için kendisine Galib mahlasını seçer ve bunu benimseyerek yoluna devam eder. O zamanda böyle genç ve toy bir delikanlının bu denli cesur bir mahlası kendine seçmesi elbette dikkat çeker ve eleştiri alır fakat yazdıklarına şahit olanlar bu cesaretin yerinde olduğundan şüphe etmez. Değişik hocalardan ilim tahsil etmiş fakat sürekli ve düzenli bir eğitim görmemiştir. Yine de Fuzuli başta olmak üzere Nef’i, Sâbit, Nâbi, Nedim gibi daha pek çok ismin şiirlerine nazîreler ve tahmisler yapmasından onun kendisini de son derece geliştirdiğini ve bu büyük isimlerle aynı satırda yer alacak denli kendini yetiştirdiğini görürüz.

Her ne kadar zahirde babası ve Neşet Efendi gibi önemli isimlerden tahsil görse de, onu besleyen çok büyük ve manevi bir kaynak daha vardır. Hatta Şeyh Galib’e göre tek ve asıl kaynaktır o. Hüsn-ü Aşk’ın sonunda buluğ çağına ermemiş bir çocukken belagat hikmetinin ihsan edildiğini, Mevlana’dan ve Mesnevi’sinden ders okuyarak yetiştiğini, bâtında baştan sona Mevlânâ Celalüddin-i Rûmi’nin aşk mektebinde tahsil gördüğünü ifade eder. Kendinden sudur eden her türlü ışığın ve parlaklığın da kaynağının Piri Mevlana olduğunu söyleyecek kadar gönlünü şeyhine bağlar ve yokluk makamının sırrını kavuşur. Hem de henüz 27 yaşındayken Mesnevi’yi 11. kez hatmedecek kadar onunla hemhal olur. Galib’in usulde mürşidi o dönemde dergâhta bulunan Seyyid Ebubekir Dede’nin üç oğlundan en büyüğü olan Ali Nutkı Dede’dir. Galib çilesini 1787 yılında Yenikapı Mevlevihâne’sinde bu zatın himayesinde çıkarır.

Çile boyunca hiç şiir yazmaz fakat çilesini bitirdikten sonra tekrar kalemi eline alır. 24 yaşında divânını, 26 yaşında ‘’Hüsnü aşk’’ gibi müstesna bir eseri yazan Galib Dede 1787-1799 tarihleri arasında tam 12 yıl kadar Galata Mevlevihâne’sinin 22. Şeyhi olarak post-nişin görevinde hizmet eder. Mevlevilikte 1001 günlük çileyi tamamlayana ‘’Dede’’ denirdi. Şeyh Galib henüz yirmili yaşlarının sonunda ‘’Dede’’ unvanını alır ve Şeyh Galib Dede olur. Galib Dede’nin yakın olduğu bilinen iki dostu vardır. Birisi kendisinden birkaç yaş büyük olan dergahtaki müridi Esat Dede, diğeri kendisinden neredeyse otuz yaş büyük olan devrin padişahı III. Selim’dir. III.Selim halkın sevdiği, kuvvetli bestekâr ve son derece iyi bir şair olmasının yanı sıra iyi bir okçu ve binici olmasıyla da bilinen Mevlevi tarikatını benimsemiş bir devlet adamıdır. Bu sebeple de o sırada post-nişin makamında olan Şeyh Galib ile aralarında kuvvetli bir münasebet hâsıl olur. III. Selim şeyhi Galib’in muhabbet ve feyziyle teselli bulur ve sık sık görüşür, mukabelelere iştirak etmeye gayret eder. Şeyh mürid ilişkisinden öte aralarında bâtınî bir dostluk köprüsü de kurarlar. Eski Mevlevîler arasında dolaşan rivayetlere göre Sultan Selim Şeyh Galib’i ‘’Pamuk şeyhim’’ diye sever, devlet işlerinde sıkıntıya düşüp gönül ferahlığı ve dost muhabbetine ihtiyaç duyduğu zamanlar neredeyse oğlu yaşındaki Galib Dede’nin dizine başını kor sükûnet bulur. Rivayete göre yine bir gün devlet işlerinden bunalır. İç huzuru için şeyhi Galib’in yanına gelerek teselli arzusuyla dizine başını koyar ve ‘’Şeyhim, pirinizden (Hz. Mevlana’dan) bir keramet anlatsanız da içimiz ferahlasa’’ der. Şeyh Galib ‘’Efendim, zatı aliniz dizime başını koymuş benden teselli bekliyor, bu pirimizin kerameti değilse nedir!’’ der. Vefatına kadar şiir söyleyen Şeyh Galib’in en önemli eseri elbette ‘’Hüsnü Aşk’tır. Bir gün bir mecliste kendisinden 45 sene önce vefat etmiş olan Şair Nabi’nin ‘’Hayrabad’’ isimli mesnevi hikâyesi fazlaca övülüp buna nazîre yazmanın mümkün olmadığı söylenince bu sözler Şeyh Galib’e ağır gelir.

Şeyh de olsa neticede şairdir ve buna içerlenir. Nabi’nin bu hikâyesinin birçok eserle benzerlik gösterdiğini hatta kopya ile yazıldığını söyleme cesaretini gösterir. Kendisinin böyle bir eser yazması teklif edilince de oturur; Nabi’nin 1101 beyitlik Hayrabad’ına karşılık 2101 beyitlik Hüsn-ü Aşk’ı yazar. Şeyh Galib gayet sade şiirler yazmasının yanı sıra Sebk-ı Hindî usulünde verdiği eserlerle tanınır. Bu usulü şiirlerinde o kadar hakim bir şekilde işler ki bu tarzın bizdeki sayılı temsilcilerinden biri olur. Sebk-ı Hindî Hint usûlü demek olup Hindistan kökenli bir türdür. Bu usulde şiirde gayet masalsı, efsanevi bir hava sezilir. Şair, kurduğu imgelerle hayal sınırını öyle zorlar ki çoğu zaman şerh etmek bile zorlaşır. Anlam bilmeceye dönüşecek kadar girift, bir o kadar derin ve ince bir hayal gücüyle öne çıkar. Duyulmadık imgelerle zenginleşen anlam hayret edilecek derecede güçlü bir güzelliğe bürünür. Normalde ikili üçlü kelimelerden oluşan terkipler dörtlü, beşli hatta altılı olacak şekilde uzar. “Hüsn-ü Aşk’’ın konusundan bahsedecek olursak Şeyh Galib teşhis sanatıyla yazdığı mesnevisinde aşk, güzellik, dert, nefis, gayret, hayret gibi seyr-i sulûkte sıkça rastlanan unsurların her birini bir şahsa bürür. Feyz, mana ve kalp gibi kelimelerde masalsı bir mekân kurar ve oraya bir hikâye; insanın asıl hikâyesini işler. Kısaca; Araplarda Sevgioğulları denen hayalî bir kabile vardır. Olağanüstü olayların görüldüğü bir gece iki ailede iki çocuk doğar. Erkek olanın adını Aşk, kız olanın adını Hüsn koyarlar. Bu iki çocuk beraber Edep denen mektebe gitmeye başlar. Orada Molla-yı Cünûn (Çılgınlık hocası) denen ker kayıttan kurtulmuş bir hocada yalnızca aşk ve sevgi üzerine dersler okurlar. Arada Mana bahçesinde dolanıp Feyz havuzunda kendilerini seyre dalarlar. Kabilede Hayret isminde biri ikisinin birlikteliğine mani olur. Bu sırada Aşk ve Hüsn, Sühan (söz) vasıtasıyla mektuplaşır. Aşkın Gayret; Hüsn’ün de İsmet adında bir dadısı vardır. Aşk ayrılığa dayanamaz ve kabile ulularından Hüsn’ü ister. Onlar da Kalp Ülkesindeki iksiri getirmesini şart koşarlar ve Aşk yola çıkar.

Masalsı yolculuk başlar. Yoldaki çeşit çeşit belalardan haber verirler. Önce Çile kuyusuna düşer, sonra Gam harabesindeki Cadı’nın eline. Oradan da matem sarayına varır. Böylelikle türlü cinler, gulyabaniler ve geçilmez çöllere rastlar çeşitli maceralar yaşar ve her defasında Sühan’ın yardımıyla kurtulur. En son Kalp şehrinin bulunduğu Çin diyarına vardıklarında aşk orada hüsne çok benzettiği Hüşrüba adlı bir kıza gönlünü kaptırır. Hüşrüba ile birlikte Zâtüssuver kalesine girerler. Aslen burası dünyadır. Bir zaman sonra buradan kurtulmak ister fakat başaramaz. İmdadına yine Sühan yetişir. Kaleyi ateşe verir ve kurtulur. Yolculuğun son durağı kalp kalesidir. Aşk burada sevgilisi Hüsn’e kavuşur fakat görür ki aslında Hüsn kendisidir. Suhan Aşk’a birliğe ikiliğin sığmadığını ve bu dertlere yanlış düşüncesi yüzünden tutulduğunu söyler. İşte böylece sâlikin seyr-i sulûkunu tamamlayışını kendi hâl üslubuyla anlatır. Ve bu mesneviyi ‘’Mefûlü Mefâîlün Feûlün’’ vezninde yazarak her bakımdan ustalığını kanıtlar. Galib Dede divan şiirine tasavvufi heyecanı nakşeden ve aşk konusunu hayret ihtiva edecek kadar bir canlılık içinde ifade eden, neşve ehli bir şairdir. Mûsiki ile de ilgilendiği bilinen ve şiirinde ritmi yakalayan bu Mevlevî şair, mesnevi tarzında bir hikâye olarak Hüsn-ü Aşk’ı yazmasıyla da tüm ömrüne büyük ve silinmez bir imza atar. Ünü ise Türk ve acem diyarına yayılır. Bunların yanında Şerh-i Cezîre-i Mesnevî adında Yusuf Sine-çâk’in mesnevisine bir şerh, Köseç Ahmed Dede’nin risalesine yaptığı bir şerh, Mevlevi şairlerinin hal tercümelerini kısaca yazdığı Mevlevi şairlere dair Tezkire isimli bir eseri de mevcuttur. Derin gönül ilmine zengin hayali birikimini katık edip bizlere müstesna bir miras bırakan bu nadide insan, 41 yaşında gencecik bir ‘’Dede’’ olarak dar-ı bekaya irtihal eder. Cenazenin gasli sırasında babası ağlayarak ‘’Ah oğul ah! Bu tahtaya o siyah sakalların yakışmıyor’’ diyecek ve duyduğu derin üzüntüyü âşikar edecektir. Galata Mevlevihane’si bahçesinde metfundur. Allah şefaatine nail eyleye.

BİR PARÇA ŞİİR BİRAZ DA AŞKIN HALİ
Şiirleri arasında beni en çok etkisi altına alan, kalbimi asırlık bir yaraya mesken eden, aşk ne menem şeydir insanı ne hale getirir sorusuna cevap gibi gelen ‘’Düştü’’ redifli gazelidir. Gazel 7 beyittir ve İsmail Dede Efendi tarafından mahur makamında bir bestesi de mevcuttur. Gazelin manasını yazmayacağım ama sükûnet ve dikkatle okuyunca şöyle kendinizi bir yoklamanızı rica edeceğim. Kalbinizdeki o ince sızı size bir şeyler anlatacak. Dinleyin onu. Sadece bu gazeli okuyunca değil sair zamanlarda da bol bol dinleyin onu. Gazel şöyle:

Yine zevrâk-ı derûnum kırılıp kenâre düştü
Dayanır mı şîşedir bu reh-i seng-sâre düştü
 
O zamân ki bezm-i cânda bölüşüldü kâle-i kâm
Bize hisse-i muhabbet dili pâre pâre düştü
 
Gehi zir-i serde desti geh ayağı koltuğunda
Düşe kalka hasta-i gam der-i lutf-i yâre düştü
 
Erişip bahâra bülbül yenilendi sohbet-i gül
Yine nevbet-i tahammül dil-i bî-karare düştü
 
Meh-i bürc-i ârızında gönül oldu hâle mâil
Bana kendi taliimden bu siyah sitâre düştü
 
Süzülüp o çeşm-i âhu dedi zevk-i vasla yâ hû
Bu değildi niyyetim bu yolum intizâre düştü

Reh-i Mevlevî’de Galib bu sıfatla kaldı hayrân
Kimi terk-i nâm-u şâna kimi îtibâra düştü

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir