Selim Uğur ile Söyleşi

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Merhaba Selim Bey. Yunus Emre (k.s) 700 yıldır şiiriyle, gönlüyle, nefesiyle bugüne ulaştı. onu şiiriyle, kişiliğiyle, yaşantısıyla bu denli kalıcı yapan neydi?

Merhabalar. Yedi sene önce vefat edenlerin bile unutulduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu durum 700 yıldır yaşayabilen bir veliyi doğru anlamanın ve anlatmanın büyük bir iş olduğunu da gösterir. Böyle durumlarda İmam Şafii’nin “Bana Numan’ı (İmam-ı Azam’ı) tekrar tekrar anlat. Anlattıkça misk saçan kokular yayılıyor” beyiti yol göstericidir. Yunus Emre hazretleri gibi büyük şahsiyetlerden bahsetmek güzeldir ve hayırlara vesiledir. Biraz da buna güvenerek sorunuza geçiyorum. Yunus Emre hazretleri dünyayı insanla dolup dolup boşalan “yalan dünya” diye tarif eder. Dünyadaki pek çok cürmün sebebi olan mal ve mülke de yine “yalan” der. Yani değer vermez ve önemsemez. O halde şunu net olarak söyleyebiliriz: Onun şiiri, gönlü, nefesi, kişiliği ve yaşantısı dünya için ya da mal ve mülk için değildi. 700 yıllık tesiri burada aramak lazım.

Yunus Emre şairliğiyle ön planda. Ancak bir halk yoklaması yapıldığında şiirlerinden ne kadarını bildiğimizi söyleyebiliriz, bunun sebepleri nelerdir? Bir de sanırım karşımıza çıkan ya da millî eğitim kitapları ile okullarda okutulan Yunus Emre şiirleri daha çok sadeleşmiş şiirler. Yunus Emre şiirlerinde Eski Türkçeye ait kullanımlar var. Bir şiir sadeleşince neler kaybeder?

Bir okur olarak benim de görüşüm var ama bu soruyu konunun uzmanlarına bırakayım.

Yunus Emre şiiri dünya dillerine de çevrildi. Bunun edebiyatımız açısından nasıl bir önemi vardır?

Diğer sorunun devamı aslında. İslami ilimler ve tasavvuf tarihi çalışan biri olarak Yunus Emre Hazretlerinin daha çok sufi kişiliği, mesajı ve kullandığı tasavvufi kavramlarla ilgileniyorum. Onun güzel Türkçesiyle edebiyatçılarımız, şairlerimiz, Türk dili ve edebiyatı akademisyenlerimiz ilgileniyorlar. Onların alanına girmeyeyim.

Yunus Emre şiirleri en başından beri tasavvufî öğeler/Allah sevgisi taşıyor muydu yoksa onun da şiirinde değişimler görülebilir mi? Ya da onu söyleten tam olarak bu sevgidir mi dersiniz?

Evliyalar “şair” olmak için şiir söylemezler veya bu maksatla divan oluşturmazlar.

Onlar bir mürşid nezaretinde seyrü sülûk isimli terbiye ve talimden geçerler. Bu terbiye neticesinde dünyevi perdelerden ve nefs bağından kurtulurlar. “Ballar balını buldum kovanım yağma olsun” dedirtecek manevi ihsanlara nail olurlar. Onların şiirleri de kovanlarından sızan bal damlasından ibarettir. Sızandır o. Balın ya da kovanın kendisi değildir. Başka bir ifadeyle taşandır. Taşmak bir nevi zarurettir. “Ya ben öleyim mi söylemeyince”, diyorsa birisi söylemesi zaruret, söylediği elzemdir.

Sorunuza gelecek olursak birkaç yıl üniversite öğrencilerine dönük bir söyleşi programımız oldu. İsmi “Bir sen var kampüsten içeri”. Yunus Emre hazretlerindeki dönüşümü anlatan ve üniversite öğrencilerine sende de bu cevher var diyen bir etkinlikti. Meşhur bir hikayeye dayanıyor. Yunus’un köyünde kıtlık olur. Hacı Bektaş kuddise sirruhunun dergahına gider. Hz. Pir ona buğday mı verelim nefes mi, der. Hepimizin bildiği üzere Yunus buğdayı ister. Ama gün gelmiş aynı Yunus kuddise sirruhu “Mal da yalan mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan” demiş. Hatta “Bana sana gerek seni” şiirinde görüyoruz ki ahiret nimetlerinden de geçip sadece vuslata talip oluyor. Rızadan başka bir şey istemiyor. Dolayısı ile Yunus Emre hazretlerinde açık bir değişim var.

Mustafa Tatcı’nın da kıymetli araştırmaları neticesinde Yunus Emre’nin bir dönem kadılık yaptığını biliyoruz. Peki Kadı Yunus nasıl Yunus Emre (k.s) olmuştur?

Tasavvuf klasiklerinin baştacı Kuşeyri risalesidir, denilebilir. Kitabın müellifi İmam Kuşeyri’yi yetiştiren Ebu Ali Dekkak k.s. şöyle der: “Bir ağaç onu diken ve bakan, yetiştiren biri olmadan kendi başına büyürse yaprak açsa da meyve vermez. (Verse de küçük ya da tatsız olur) Aynı şekilde mürşidi olmayan bir derviş de nefsinden kurtulamaz ve felah bulamaz.” Kadı Yunus, Yunus Emre olmuşsa tasavvuf klasiklerine göre bu Taptuk Emre vesilesiyledir. Hayatta bir ustanın elinden geçmeden kim hangi sanatta/ ilimde ilerleyebilir?

Araştırma hastanelerinde, kardiyoloji bölümünde profesör hocaların yanında gençler görürüz. Bu kimseler aslında diplomalı, pratisyen doktordur. Ama kalp alanında uzmanlaşmak istemişler ve bu sebeple o profesörün nezaretinde dört yıl kadar bulunacaklar. Kadı Yunus da İslami ilimlerde doktor aslında.

Ama doktor olmasının kendisini kalp gibi hayati bir organda ehil kılmadığını görmüş. Taptuk dergahına, manevi kardiyoloğa başvurmuş. Yanında uzun müddet bulunmuş. İslam tarihinde bilindik bir tavırdır bu. Sonra da o da gönül doktoru oldu. Basit ama gerçek.

Türk Dil Kurumu, Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi ile Yunus Emre anma etkinliklerine yer veriyor. Bu yıl da “ Yunus Emre ve Türkçe Yılı” olarak belirlendi. Elbette anlamlı girişimler bunlar, peki yeterli olduğunu söyleyebilir miyiz?

Doğru, anlamlı girişimler ama maalesef yeterli olmayacak. Akamete uğrayacaktır. Karamsarlık gibi görmeyin sözlerimi. Hatırlarsanız Unesco 2007’yi Mevlana yılı ilan etmişti. Başta Konya’daki törenler olmak üzere ülkemizde pek çok şey yapıldı. Hala da yapılır ama Hz. Mevlana’yı ne kadar tanıdık, ne kadar anladık? Yeni nesillere Hz. Mevlana ve Mesnevi sevgisini ne kadar aşıladık? Kaç hikayesini biliriz, kaç beyit ezberledik? Bu sorular hep havada kalıyor.

Oysa İbn Battuta 1300lerde Anadolu’ya gelmiş. Anadolu insanını anlatırken “Bu millet Mesnevi’ye çok değer veriyor. Anlamaya çalışıyor. Cuma geceleri tekkelerde toplanıp Mesnevi okuyor” der. Şimdi ise bırakın koca bir milleti, din eğitimi veren kurumlarımız bile Mesnevi ile yeterince ilgilenmiyor. Masal zannediyor. Hz. Pir ne der bilir misiniz: “Bunu masal sanma! Bizim halimizdir ve insanların hikayesidir.”

Bunu neye bağlıyorsunuz? Yunus Emre için bir araştırma yapmak istediğimizde elimizdeki kaynakların sınırlı olduğunu görüyoruz. Bununla mı ilgili?

Anadolu’da birliğin dağıldığı, Türkmen iskanının ve hareketliliğinin devam ettiği, Moğol tehlikesinin sürdüğü bir asırda şifahi kültür hakim. Yeterince yazılı kaynak var diyemeyiz. Ama problemin bundan kaynaklı olduğunu düşünmüyorum. Yunus Emre hazretlerini konuşuyoruz ama söz yine Hz. Mevlana’ya uzanacak. Mesnevi’nin 25700 beyti de elimizde. Diğer eserleri de var. Onda kaynak problemi yok. Onunla niye ilgilenmiyoruz, onu niye anlayamıyoruz peki? Bendenizin burada gördüğü problem şu: Mevlana kuddise sirruhu da Hz. Yunus da yine diğer Hacı Bektaş, Hacı Bayram, Eşrefoğlu, Niyazi Mısrı, Üftade gibi erenler de tasavvuf ve tekke ehlidir. Allah Teala hepsinin makamını ali eylesin.

Günümüzde sahih tasavvuf ve tekke tasavvuru neredeyse yitirilmiş. Tekkeyi anlamadan tekkenin sesi olan bu zatları anlayamayız. Tekke mahsulü olan eserlerine de nüfuz edemeyiz. Öyle de oluyor. Bazıları bana kızabilir ama ben demiyorum, Yunus Emre hazretleri diyor: “Aşksızlara benim sözüm benzer kaya yankısına.”

Okurlarımıza Yunus Emre’nin şiirlerini ve hayatını daha iyi öğrenmek/tanımak için ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

Divan ve Risaletü’n-Nushiyye zaten ilk akla gelenler. Bugünkü şartlarda bu eserleri elimize alsak tam bizi tatmin etmeyebilir. Bu durum tamamen bizimle alakalı. Bir çocuk mücevhere rastlasa onunla ilgilenmez. Oyuncak daha eğlenceli, kıymetli gelir. Yunus Emre şiirleri de basit görünse de belli bir yetişkinlik gerektirir. Bu sebeple Yunus Emre hazretlerini okumadan evvel tasavvufi dünyaya aşinalık lazım. Hem teori hem de pratik düzeyde. Biraz da şiir bilgisi tabii. Ya da benim gibi nasipliyseniz yani Ali Sözer gibi bir tanıdığınız varsa, onun şiir bilgisinden ve şiir meclislerinden istifade edin. Yunus Emre Divanı gibi eserler asırlardır bir bilen eşliğinde okundu. Şiirin de kitabın da hakkının verilmesi için bu usul şart.

Yine de ön okuma için birkaç kitap söyleyelim. Tasavvufu sevdiren eserler olarak Bostan, Gülistan, Baharistan, Pendname, Mantıku’t-Tayr, Lisanü’t-Tayr, Tacu’l-Arus’u öneririm. Bunlardan sonra Riaye, Kutu’lKulup, İhya, Kuşeyri ve Avarif okunursa tasavvuf dünyasına ve tekkeye teori seviyesinde aşinalık oluşacaktır, inşallah.

Yunus Emre’ye dair sizin de özellikle değinmek istedikleriniz varsa, sonsöz niteliğinde bizimle paylaşır mısınız?

Yunus Emre hazretlerinin hayatını konu edinen bir dizi yapılmıştı. İzlenme sayılarını kontrol ettim. Her bölüm en az bir milyon izlenmiş. Arapçası da önüme düştü. Açtım ve güzel bir dublaj vardı. O da belli bir izleyici kitlesine ulaşmış. Dizi tekke ve tasavvufi hayat hakkında güzel bilgiler içeriyor. Eksikleri, hataları vardır ama genel olarak başarılı. İnsanımızın bir kısmı tekke hayatını, şeyhliği, dervişliği, tekke hizmetlerini ve tekkenin toplumdaki konumunu orada gördüler.

İzleyiciler Türkçe ve Arapça çok manidar yorumlar da yazmışlar. Bazıları “Şayet hep böyle yapımları izleseydik bu halde olmazdık” gibi üzerinde dikkatle durulması gereken sözler söylemiş. Anlaşılan o ki yapımcılara, senaryoculara, imkanı olanlara, resmi kurumlara, STKlara sorumluluk düşüyor. Fena yayınların gözlerimizde, aklımızda ve kalbimizde yaptığı tahribatın önüne bu tarz yapımlarla geçebiliriz. Yunus Emre, Hz. Mevlana ve diğer büyüklerimize toplumsal rağbeti bu yolla da artırabiliriz.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir