Selam Olsun

Yirmili yaşlarımda, elimde imkân yokken bakar bakar imrenirdim araba süren bayanlara. Bayan ve araba kelimeleri çok zor yan yana geldiğinden takdir edilesi bir birliktelikti bu. Yıllar içinde bu eşleşme bayan ve pilot, bayan ve mühendis, bayan ve patron şekline doğru evirildi. Ben imrenmekle kaldım bu işleri yapanlara. Öğretmen oldum ve diğerleri için keşke şu olsaydım, bu olsaydım demedim yine de.

Geçenlerde televizyonda Akıncı Tiha ilgili bir belgesel vardı ben açtığımda. Uçak üzerinde araştırma yapan, uçağı tasarlayan, yazılımını ayarlayan ekipler test yapıyordu prototipini. Motorlarını, kanatlarını test ediyorlardı. Zeminde, normal ve kötü hava şartlarında nasıl uçacağına bakıyorlardı. Milli bir mesele olduğu için heyecanla izlemeye başladık.

Okuduğum, izlediğim, dinlediğim şeylerin hakkını vermeye çalıştığım için ben de bir an onların yanına ışınladım kendimi. Hep isteriz ya, ben de orda olsaydım gibi şeyleri. Taktım yaka kartımı, girdim kontrol odasına, ordaydım işte. Herkes pürdikkat ekrana bakıyor ve koordinatlar, sayılar, veriler akıp duruyordu karşıdan. Ben pek bir şey anlamıyorum tabii. Onlar bir de mühendislik dilinde, makinece konuşuyorlar. İyice soyutlanıyorum mevzudan. Bayanlar da var ekipte, en çok da onlar dikkatimi çekiyor. Hepsinin falanca mühendisi, filanca mühendisi olduğunu öğreniyorum. Yeni duyduğum kelimelerin, iş alanlarının mühendisi birçoğu.

“Bunlar buraya seçilerek gelmişler, hepsi de çok iyi üniversitelerden mezundur.” diyor bir ses. Bakıyorum ki eşim, odadayım ve çay içiyoruz. Kendime gelmişim. Mezun olduğum üniversiteyi ve bölümü düşünüyorum. Kıyaslama sonucu; “Bunlardaki kafaysa bendeki ney?” diye benlik algıma bir yara açıyorum. “İyi para alıyorlardır ha!” diyor sonra aynı ses. “Alsınlar az mı yaptıkları iş.” diyorum. Savunuyorum onları fakat bu sefer de içimden maaş kıyaslamasına başlıyorum. Benliğime bir de maaş üzerinden darbe indiriyorum. Suratımı asıp geri yanlarına ışınlanıyorum. Kalabalıkta ümit, endişe, heyecan ve bir sürü karmaşık duygu hâkim. Gündüze sığmıyor planlar, geceleri de çalışıyor ekip. Yorgunlar ama bıkkın değiller. Bu güzel.

Ben anlayamadığım mevzuları bir kenara bırakıp “Şu adamın gözlüğü ne güzelmiş, bu kadın eşarbını çok güzel bağlamış, şu kız da çok genç. Kesin benden küçüktür demeye başlıyorum.” O arada uçak havalanıyor. Yazılım ve donanım sorunsuz çalışıyor. Mutluluk… Alkışlar… Bayanlardan ağlayanlar oluyor.

Tam kendimi aşağılamış, kırmışlığımla baş başa bırakacakken bir şiir geliyor içime;

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

Sen kâinatın özüsün, âlemin göz bebeğisin. Zatına hoşça bir bak, diyor. Nerelerdeydin ey şiir? Ben kaptırıp gidiyordum az kaldı. Yaratıcı eşref-i mahlûk diyor insan için. Onu Ahsen-i takvim yani en güzel şekilde yarattığını söylüyor. Bense bunları mihenk edinmek yerine başkalarına bakıp kendime yer tayin etmeye çalışıyormuşum.

Benim basit elektrik devrelerinden çok da öteye gidemeyen bir fizik bilgimvar. Lgs’ye girseydim bu yılmatematiğin yarısını bile yapamazdım. Fen öğretmeniyim ama belki ondan da yanlışım çıkardı. Mühendisliğe dair bir yetenek ve ilgi yok ben de. Doktorluğa da yokmuş. Birçok şeye yok. Zaten normal olan da bu. Onların yerine duygularım var ve oldukça fazla. Akıncı uçunca ben de gururlandım ve alkışladım oradakileri. Yanlarında hissettim kendimi. O an eşitlendim onlarla, duygularımız birleştirdi bizi. Yaptıkları büyük iş, imrenilecek, takdir edilecek işler yapıyorlar. Bense bir şekilde öğretmen olarak sahnedeyim. Burada ben bu şekilde bulunduğum için çok şükrediyorum, mutluyum. Başkalarıyla kıyaslama yapınca gereksiz yere üzüldüğümü anlıyorum.

Öğretmen olmasaydım da önemli değil. Herkes illa toplumun önünde olmak zorunda değil. Yaşadığımız zaman bunu zihinlere böyle kodlamış maalesef. Ben ya da başkaları; öğretmen olmayı, mühendis olmayı, memur olmayı, yüksek maaşı insanlığımızın önüne koyuyoruz. Varlığımızı onda buluyor, var olduğumuzu o şekilde sergiliyoruz. Ben artık öyle düşünmüyorum. Zamanın anlayışını sevmiyorum artık.

Öğretmen olmasaydım da önemli değil. Anne olarak sahnedeyim onun yanında. Ev hanımı olarak, komşu olarak, arkadaş, kardeş, evlat olarak sahnedeyim. Hepsi çok değerli ve çok özel roller. Hiçbiri birbirine tercih edilemez. Merkezden çevreye doğru genişletince bakış açısını; kâinat düzleminde insan olarak, eşref-i mahlûk olarak sahnedeyim. Yokluğumu varlığıma tercih etmiş Yaratan. Şükür, sayısız şükür…

Bu izlediklerimden sonra bana“Allah onların, o ekipteki herkesinilimlerini, isteklerini, başarılarını arttırsın.” demek düşüyor. Yazmak düşüyor bir de olup biteni. Yazdırana, yazabildiğime, hissettirene binlerce kere şükretmek düşüyor.

Belgeselin sonunda Selçuk Bayraktar, Yahya Kemal Beyatlı’nın Akıncılar şiirindeki “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik. / Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.” mısralarını okudu. O kadar yakıştı ki o son sahneye. Teknoloji şiirle birleşti, ne güzeldi. İşini şiir gibi yapanlara selam olsun…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Dikkat, Açımız Daralıyor!

Yirmili yaşlarımda, elimde imkân yokken bakar bakar imrenirdim araba süren bayanlara. Bay...

At Murattır

Yirmili yaşlarımda, elimde imkân yokken bakar bakar imrenirdim araba süren bayanlara. Bay...