Sekiz

Yine o sıkıcı günlerden biriydi. Camdan yansıyan güneş ışıkları gözüme çarpıyor, kalkmamı istiyordu fakat ben direniyordum. Bu durum uşaklardan birinin kapıyı çalıp “Kahvaltı hazır efendim.” demesi ile sona erdi. Çünkü disiplin babam içinönemliydi, her şeyin vaktinde olması gerekiyordu. Hazırlanıp aşağı indim. İlk defa bugün babamın bir şeyler için heyecanlı olduğunu gördüm. Afiyet olsun diyerek, masaya oturdum. Bir süre sessizlik oldu, ardından babam sessizliği bozup; “Bak Ender, beni bilirsin bu tür konuşmaları pek beceremem lakincirit…”

Derdi anlaşılmıştı, babamın bitmek bilmeyen cirit aşkıydı konu. Çok uzun yıllar önce ciritle uğraşmış sonra da bırakmak zorunda kalmış. Sanırım beni bu bırakılmışlığın her zaman devamı olarak gördü. Sessizliğimi bozup ilk defa sözünü kesip cevap verdim. “Bak baba saygısızlık etmek istemem. Bugüne kadar ne dediysen koşulsuz yerine getirdim. Ama gerçekten ben bu beklentini yerine getiremem. Ciritle ilgili hiçbir fikrim yok.”

Babam benden böyle bir tepki bekliyordu, bir süre tek kelime etmeden bekledi ve sonra “Benimle gel.” dedi. Annem korkulu gözlerle bana bakıyordu. Sanırım neden öyle baktığını anlayabiliyordum. Çünkü babam hiç böyle yapmazdı, şimdiye kadar bana bağırması gerekirdi. Bu sessizlik hayra alamet değildi, daha kötü ne olabilir diye düşünürken babam; “Enderin anlamı biliyor musun?” dedi, bende “Evet, nadir bulunan anlamına geliyor.” dedim. “Senin gibi ender bir varlık göstereceğim sana.” dedi. Bir anda görüp görebileceğim en muhteşem at karşımda duruyordu. Nutkum tutulmuştu ne düşüneceğimi ne diyeceğimi bilemiyordum, ilk defa böyle olmuştum. Kekelemeye başlamıştım, “bu” diyor başka bir kelime ağzımdan dökülmüyordu. Söylesem böyle bir güzelliği karşılayacak tabir var mıydı? Babam; “Bu gördüğün bir Türkmen atı olan ahal tekedir. Bu güzelliğe sahip olmak için çok uğraştım. Burada şirketimizin ve dostluk ilişkilerimizin payı çok büyük, bir müşterim çok ısrarım üzerine atı hediye etti. Bir Abdullah Hamdi olmak zor oluyor.” dedi.

Babam konuşmaya devam ediyordu ama asla dinlemiyordum, daha doğrusu dinleyemiyordum. O parlak siyah tüyleri, uzun bacakları, uzun ince boynu – beni sar dercesine- eğimli omzu ve dik bir duruşla karşımdaki at, tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Abdullah Hamdi Bey gerçekten işini iyi yapmıştı; sorun şu ki neden böyle bir güzelliği buraya getirmişti.

Sonra babam “Bu senin atın lakin bir şartım var, ciritte bu atla beni gururlandıracaksın.” dedi. Ben o anda bu at için her ne derse kabul edecektim zaten. Sonra yanına gittim ve dokundum, kılları çok ince ve yumuşacıktı. Babam “Bir isim düşündün mü?” dedi; ben de “Sekiz.” dedim. “Sebebi nedir?” deyince “İlk gördüğümde benim için dünyanın sekizinci harikası olmuştu bile.” dedim. Babam tebessüm etti. “Ata binmek seninle çok farklı olacak.” dedim. Anlamış gibi kişnedi. Ciriti nasıl halledeceğime dair hiç fikrim yokken bile endişelenemiyordum çünkü ondan ziyade onunla dörtnala gitme düşüncesi beni çoktan kuşatmıştı. Ertesi gün sabah erken kalkıp onun yanına gittim, onunla konuştum. Beni herkesten daha iyi anladığına şüphem yoktu. Sonra kahvaltıda babam çalışmaya bir an önce başlamamıhatta bugün Sekiz’le gezip dolaşmamı istedi. Ben bu isteğini nasıl reddedebilirdim ki? Hazırlanıp dışarı çıktım, bence o da benim kadar heyecanlıydı. Bir yapboz gibi birbirimizi tamamladığımızı ona ilk defa binip dörtnala gittiğimde anlamıştım. Her gün seyis bana ciritin inceliklerini anlatıyor, bazen de oğlu geliyor, onunla antrenman yapıyorduk. Seyisin oğlu her saniye benim bu ata sahip olduğum için ne kadar şanlı olduğumu hatırlatıp duruyordu. Turnuvaya o da katılacaktı, babası ona bazı kural hatalarını yapmaması gerektiğini durmadan hatırlatıyor, o da bunların yapmaktan hiç vazgeçmiyordu.
Sekiz’le her gün uzaklara gidiyor, sonra biraz dinlenip seyisle antrenman yapıyorduk. İleriki günlerde babamın bir tanıdığı olan Ahmet abi ile tanıştık. Kendi döneminde en iyi ciritçilerden biriymiş Ahmet abi. Onun sayesinde hem savunmayı hem de saldırı gücümü geliştirdim. Ahmet abi başta olmak üzere Sekiz’i gören herkes onun muhteşem olduğunu söylüyordu. Bu sözler kulağa hoş gelse de onun başına bir şey gelecek diye çok korkuyordum. Bazı geceler ciritin ona isabet ettiğini görüp terler içinde uyanıyordum.

Turnuva günü gelip çatmıştı. Alan hazırdı, yarışmacılar yerlerine almışlardı. Oyun öncesinde babamla göz göze geldik, bana gururlu ama tedirgin gözlerle bakıyordu. Yarışma başlamış, yavaş yavaş yarışmacılar eleniyordu. Müsabakada seyisin oğlu karşı takımdaydı, elimde fırsat varken ona saldırmamıştım. Tabi bu durum karşı takıma puan getirmişti ve bu, halk tarafından sevinçle karşılanmıştı. Fakat aynı cümleyi seyisin oğlu için kuramazdım, bana bakışları hiç iyi değildi. Bizim puanımız diğer takıma kıyasla iyi gidiyordu. Kazandığımızda babamın gözlerine bakmayı hayal ederken başıma gelen şeyin ne olduğunu anlamadan yere yığıldım. Ambulans beni hastaneye götürürken Sekiz de ambulansın peşinden gelmiş, hastaneden hiç ayrılmamış. Babam çok ağlamış, annem onu hiç böyle görmemiş, sadece “Benim yüzünden oldu.” diyormuş. Annem her ne kadar teselli etse de babamın durumunda değişiklik olmamış. Bir gün sonra gözlerimi açtığımda herkes başıma toplanmış, iyi olup olmadığımı soruyorlardı. Fakat hâlâ babamı görememiştim. Anneme sorduğumda daha sonra geleceğini söyledi. Herkes gittikten sonra annemle baş başa kalınca babam geldi. Bana sımsıkı sarıldı, bu anın gerçek olup olmadığını bir türlü inanamıyordum. Sonra annem” Sizi yalnız bırakıyım “dedi. Ve odadan çıktı. Babam; “Sana bir şey olsa kendime asla affetmezdim, bir kere daha bu durumu kaldıramazdım... Ciriti neden bıraktığımı biliyor musun?” dedi. Ben de hayır şeklinde kafamı salladım, sonra anlatmaya başladı; “Yine bir müsabaka günüydü, ben böyle olsun istememiştim, karşı takımdan olan Kerim’e attığım cirit başına isabet etmişti ve aynı senin gibi yere yığılıp öylece yatıyordu. Sert darbe nedeniyle iç kanama geçirmiş,şimdiki gibi imkanlar olmadığı için de kurtulamamıştı. Aynı şeyler olunca cezamı çekme vaktinin geldiğini düşünmeye başlamıştım. İyi ki gözlerini açtın. Asla kendimi affetmezdim. Seni de seyisin oğlu kasten yaraladı, gereğini yapacağım hiç merak etme.” dedi. “Evet yaptığı çok yanlıştı ama bak sen de istemeden bazı şeylere sebep olmuşsun, her ne kadar seyisin oğlu isteyerek yapsa da o da bir babanın evladı, şimdi ne Sekiz’e ne de bana bir şey oldu.” dedim. Babam; “En önemlisi de bu ya zaten.” dedi ama ben en çok Sekiz’i merak ediyordum, “O nerde?” diye sordum. Babam; “Ne vefalı bir hayvanmış, ambulansın peşinden hastaneye geldi, hâlâ dışarıda seni bekliyor, ne kadar uğraşsak da yerinden kalkmadı.” dedi. Beni bir gün daha müşahede altında tuttular. Tahlillerden sonra hastane çıkış işlemlerini halledip dışarı çıktık.

Evet; Sekiz beni hâlâ dışarda bekliyordu, beni görünce yelesini savurarak hemen yanıma geldi. Onu öyle özlemişim ki doyasıya sarıldım. Ciriti bizim takım kazanmış ve Sekiz’le beni ödül töreni için çağırıyorlardı. Gittiğimizde muhteşem bir coşkuyla karşılandık ve o anı fotoğraflarla ölümsüzleştirdik. Babam evde fotoğrafı baş köşeye koyup her gördüğünde büyük bir gururla gülümsüyordu.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Yanlıştan Doğan Yanlış

Yine o sıkıcı günlerden biriydi. Camdan yansıyan güneş ışıkları gözüme ça...

Asil

Yine o sıkıcı günlerden biriydi. Camdan yansıyan güneş ışıkları gözüme ça...