Şehr-i Kıyametin Efsunlu Yolcuları

“Nice revnaklı şehirler görülür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.”

Yahya Kemal Beyatlı

“Asya ile Avrupa’nın ortasında boşluğa kurulmuş muazzam bir örümcek ağı gibi her telini bir kıtaya iliştirmiş olan bu şehrin manevî fezasında dolaşmak üzere” bir gün seçelim ömür nimetinden. Bütün bir dünya meşakkatinden, koşturmacasından, maddi/manevi yüklerinden azâde, felekten bir yirmi dört saat tanımlanmış olsun bize. Denilsin ki “Sen seçilmiş kişisin; evvelden ezele, semadan arza, hafsalanın alabileceği bütün çağları ve konumları eleyerek geldin ve sana şu kâinat sahnesinde Dersaadet’e nüzul etmek şerefi bahşedildi. Öyleyse cennetten bir kesit yaşayacağın şu günü, eline verilmiş yirmi dört altın imkânıyla değerlendir ve günün sonunda eteğine doldurduklarınla bize döndüğün vakit; seni seçmiş olmaktan ötürü esef etmeyelim.”

Nereden başlardık bu iki kapağı bir türlü bir araya gelemeyen kitabı okumaya? Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işlerken hangi semtine paye verirdik de öbürü arkamızdan ağlamazdı? Hep anlatırlardı; vaktiyle altın sırmalarla, pırlanta bezeli yüzüklerle, kristal iğnelerle kapısını çalanlara hiç yüz vermezken bu şehir… Sarayları, camileri, konakları, yalıları bir görenin bir daha asla aklından çıkmazken… Gözü pek bir terzi makasını gökyüzüne uzatmış ve bir hamlede masmavi semadan kocaman bir parça kesip onunla yamamak istemiş iki yaka arasını. İşte o vakit, şehrin iki yakası bir daha asla kavuşmamacasına ayrı düşmüş, araya deniz girmiş çünkü.Terziye gelince kaş yapayım derken göz çıkardığını fark ettiği an, ince ve çalak vücudunu serin sulara bırakıvermiş. Bir dal çıtırtısı çıkmış kırılan boynundan ve tek damla yaş süzülmemiş açık gözlerinden… Burnundan kıl aldırmayan, gözden çıkarılmaya, ihmal edilmeye ve fütursuz müdahalelere asla boyun eğmeyen; tek ve yek sevgili olmak konusundaki hasisliğiyle nam salmışken kendisine ihanet edenlerin hakkını avcuna bir şekilde verdiği bilinen Fatih’in emaneti için Samiha Ayverdi, “İstanbul, ehlini meczup kılan bir ‘maraz’dır.” der. Bu marazın kendisinden başka devâsı yoktur. Her hasta ‘plasebo’bir ilaçla aldatılıp teskin edilebilir de İstanbul ‘hasta’sını sadece ve sadece İstanbul teskin eder. Dolayısıyla divânesi olan herkes İstanbul’u yaşamaya mahkûmdur.”

Bir destandır bu şehrin hikayesi ve o sadakat nedir bilmese de aslını inkar etmez. Gerçi sık sık tekler hafızası ama unutmak istemediklerini unutturmalarına asla müsade etmez. Deliliği tuttuğunda, yumurta aklarıyla örülen surlar dahi onu zaptedemez. Kimi içine alacağını iyi bilir, gözünün tuttuğuna teslim eder kendisini. Bazen sıkılır, zeytin çekirdeğinden kurtulur gibi debdebeli sarsıntılarla tükürüverir sakinlerini. Bazen de sımsıkı sarılır bulduğuna. İnce, uzun, dolambaçlı sokaklarını yüzlerce kol, binlerce kement gibi kullanarak ve nazlı nazlı akan sularından kuvvetli bir zamk yaparak örümcek sabrıyla örer ağlarını. Zehir, sokaklarında kaybolmuş, efsunlu güzelliğinde çoktan kendini kaybetmiş olan sonradan görme aşığının kanına iyiden iyiye karışınca da pençelerini geçirir onun beyaz etine. Ve o vakit tutsak "Ne olur sal beni!" diye yalvarır. Şehir kahkahalarla güler sonra aniden sessizleşir, kalbi küt küt atan tutsağının yanağını şefkatle okşayıp ıslak bir öpücük kondurarak, "Elbette salarım" der fısıltıyla. "Elbette gidebilirsin, ama ben istediğimde!"

Kimi taşı toprağı altın diye bir şehir efsanesine kaptırıp gelmiş, kimi Necip Fazıl’ın, Yahya Kemal’in, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Cemal Süreya’nın “Canım İstanbul” aşkını her gece rüyasında görüp duasına yatırarak… Kimi yüksek öğretim derdine, kimi doğduğu yeri bin kere feda etmek üzere doyduğu yerin burası olması için… Kimi dünyanın öbür ucundan bir İslam şehir medeniyetini müşahade etmeye, kimi yurdunda çıkan savaşlardan sığınmak üzere ensar kadirşinaslığına… Kimi öyle kimi böyle fakat herkes gönüllü, bin türlü cefasını çekmeye. Onca hoyratlığına, hodgamlığına rağmen herkes; sevgilisini peçe ardından bir kez görüp de çöllere düşen Mecnunlar gibi sürüklenmekte, gün geçtikçe artan kahıra “başım üstüne” der gibi katlanmakta…

Oysa her geçen gün güzelliğinden bir parça kopup gitmekte, bağrına saplanan estetik yoksunu kuleler boyunca silüeti silinmekte, haşmetli günlerine şantiyeler boyunca gölgeler düşmekte. Yine de kentin sakinlerinde yerleşik bir bilinç, şaibesiz bir teslimiyet var ki iki yakanın seçilmiş ayrıcalıklı noktalarına koca Sinan’ın attığı imzalar sayesindedir. Aralarda katman katman tarih, bolca Batılılaşma kreması sıvanmış, bohem süslemelerle ve rendelenmiş moderniteyle Doğulu kimliğinden hayli uzaklaşmış olmasına rağmen akşam vakti güneş, batmaya yaklaşıp hakim kızıllığını ufka yaydığında Süleymâniye âbidesi de bütün gün, içinde kavrulduğu ateşten elbisesini çıkarıp akşamın mor ve yumuşak kaftanını giyer. Bu saatlerde manzara o kadar heybetlidir ki Salacak’tan dalgın bir şekilde Kız Kulesi istikametinde yürüyen bir yolcu başını kaldırıp Sarayburnu’na bakma gafletinde bulunsa başında kara sevda yellerinin esmeye başlaması işten bile değildir.

Kalabalık ama özünde yapayalnız olan bu benzersiz şehrin altındaki katmanlar üstündekilerden daha az efsunlu değildir elbet. Örneğin Ayverdi’nin İstanbul Geceleri’nde yer verildiği üzere suyla ünsiyetinin somut olarak müşâhede edildiği semtlerden biridirÜsküdar. Sebilleri, “güler yüzlü su perilerini andırır.” Şadırvanları, “çoğu medrese ve cami avlularının göğsüne bir kalp azametiyle oturtulmuş, bir kalp gibi durup dinlenmeme emrine muhatap, dudakları gece gündüz bir su kasidesi mırıldanan tatlı dilli, güler yüzlü” sabit/mütevekkil sakalara benzer. Ya meydanlara, şehrin en ücrâ köşelerine kadar cömertçe serpilen çeşmeleri? Hayrat sahipleri bu şehre öyle çeşmeler bağışlamışlardır ki bunlar insanların sadece susuzluğunu gidermez onlara sonsuzluğu duyurur da. Bunların geniş ve yatkın saçakları, yanaklarına gölgesi düşen uzun kirpikli gözler gibi yalaklarına doğru uzayan mahmur bir koyuluğun o dinlendirici loşluğunda bir kat daha gönül çekicidir. “Bir hayrat sahibi, filan yere getirttiği suyu, gelişigüzel bir taş oluktan akıtmak kolaylığına gidebilmesi mümkünken, işi oluruna bağlayıcılığa düşmemiş ve kesenin izni miktârı, suya bir taht kurup başına da bir taç oturttuktan sonradır ki kitâbesine ismini kazdırmıştır.”

“Her neslin yeni bir halka ilâve ederek başka nesle teslim ettiği bu müstesnâ şehrin binlerce hikayesi vardır; hem kendisinin hem sakinlerinin. Ve her hikayede olduğu gibi tüm bu olup bitenleri yaşayan, yaşayıp hafızasında saklayan yaşlı ve yorgun çınarları. Cami avlularında, sahillerde, yol kenarlarında. Derisi yüzülen her kurbanla birlikte, biraz daha dökülen yaprakları, kırılan dalları. Ve sabahın alacasında şahit oldukları yüzünden utancını örtebilmek için bir incir yaprağından medet umacak kadar çıplak gövdeleri… Çınarların akıttığı gözyaşları Hisar’dan, Galata Köprüsü’ne yol alırken, kabardıkça kabarır dalgalar. Coştukça coşar sular. Batık gemiler,yitik hazineler var altlarında ama nedense hep ufka bakmakta bu şehr-i kıyamette bütün yolcular…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Yerin Altındakiler, Üstündekilerden Çok

“Nice revnaklı şehirler görülür dünyada, Lakin efsunlu güzellikleri ...

Boşluk

“Nice revnaklı şehirler görülür dünyada, Lakin efsunlu güzellikleri ...

Hayali Olmayanın Hayatı Var Mıdır?

“Nice revnaklı şehirler görülür dünyada, Lakin efsunlu güzellikleri ...