Şehr-i Derman: Ruh-i Bursa

Kasım gelmişti nihayet. Güz içerisinde, serinden öte ayazdan ziyade bir hâl ile seyrediyorduk. Kimimiz şehirlerimizin tarihi semtlerinde sobalı mekânlar bakıp kahve içmeye niyet ederken, kimimiz açık havada mis gibi kokusu ile kestane pişiren tezgâhların peşine düşüyorduk. Aslında gayemiz, bilerek ya da bilmeyerek şu dünyanın maddeci kaygıları, gerginlikleri ve sıkıntılarından kaçarak mana nefeslerine sığınmaktı.

Böyle günlerden bir gün. Yani henüz güz bir takvimin, sisli bir otogar sabahında biniverdik otobüse ve “Seyahât!” deyip düştük yola.

İstikamet menzilimiz Bursa olsun dedik. Bursa olsun ki, afili sonbaharın en yakıştığı şehirlerden birinin bağrına atalım kendimizi.

Henüz yolda İnegöl’ün sırtını verdiği aziz bir dağcığın tepesinde görüverdik yağan karı ve bir heyecandır sardı yüreğimizi. Sanki bir bahar günü uğurlayıp da yeniden kavuşulan dostu görür gibi… Fotoğraf çekme telaşına düşsek de yapamadık, bir seyr-i meşk hâli ağır bastı o lahza. Beceremedik fotoğraf çekmeyi.

Okuyalım diye yanımıza aldığımız, koltukta okuma pozisyonuna geçip kaldığımız yerden sayfalarını açarak kucağımızda açtığımız kitabımız… Etraftaki latafeti görme gayretinden okuyamadık, yalan değil. Böylece geçtik yolları ve… Mezitler’de mest olduk. Sarı, kahve ve yeşil sancak olmuştu aşka meydanlarında. Aşk olmuştu ruhumuzun hür kalan beyaz yanında…

Ve…

Vardık Bursa’ya. Vardık mı Bursa’ya?

Önce bir iniverelim Kozahan diyarına ve kahvemizi içelim. Başımız dönüyordu Kozahan’da. Hayat bir koza idi han duvarlarında ve yaşam bir han’dı koza gayretinde.

İpekler, altınlar, sarraflar ve en nadide kahveler…

Sabunlar, havlular, nakışlar ve en zarif aktar çeşnileri…

Şehirlerin tophaneleri vardı ya hani… Bursa’da da saat kulesine Tophane deyip yazdı şiirini şehr-i yâr, şehr-i Osmanlı…

Ve işte oradaydı, Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi ile…

Ne güzel bir havzaydı. Ne güzel bir ova… Söğüt’te Ertuğrul Gazi dedemiz, Bilecik’te Şeyh Edebali… Ve işte ulu çınarın zarif şehri: Bursa’da şehr-i zarif medenî.

Seküler bir fırtınada yolunu kaybetmiş cahil gemiler misali sığındık Bursa’da bu ruhanî limana. Buydu hasılı seyrimizin. Ulu Cami’de bir öğle namazı kılıp, sokak başlarında kat kat sarı levhalarla gösterilen ve saymakla bitmeyecek kadar çok camilerden birisinde de ikindi namazını kılarak, gecenin ve gündüzün şahitleri ile saf tutmaya niyet ettik. Biz içimizde devrimler yaparak o an, ellerimizle alnımızda medeniyet inşa etme gayretinde gök ve yerin arasında bir araf kulluk niyetine gark olduk.

Yüreğimiz yanıyordu. Yalanlar, riyalar, kibir, iftira hatta… Hepsi delik deşik etmişti ruhumuzu. Biz bir şehrin ruhunda teselli bulduk, nasiplendik, Allah’ımıza hamd ettik. Yama değil, en güzelinden yepyeni bir gömlek diktirerek üzerimize, ilk paytona binip yolumuza yeniden ve yeniden revan olduk.

Hep bahşeden, çok affeden, işiten duyan gözleyen O en Güzel’in adıyla… Vesselâm.
(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Türk Dediğin

Kasım gelmişti nihayet. Güz içerisinde, serinden öte ayazdan ziyade bir hâl ile seyrediyorduk. Kimim...

Erdem Bayazıt Şiir Seçkileri

Kasım gelmişti nihayet. Güz içerisinde, serinden öte ayazdan ziyade bir hâl ile seyrediyorduk. Kimim...

Bırakma Beni / Never Leave Me

Kasım gelmişti nihayet. Güz içerisinde, serinden öte ayazdan ziyade bir hâl ile seyrediyorduk. Kimim...