Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Saraybosna – Sarajevo

avatar

Firdevs Ağaoğlu

  • e 1

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Balkanlar denince belki de ilk aklımıza Bosna- Hersek gelir. Kahraman Komutan Aliya’nın Bosna’sı… Avrupa’nın Ortasında modern çağda insanlık ayıbının yaşandığı mahzun ve mazlum Bosna. Her türlü kıyıma, acıya, savaşa ve zulme uğrasa da “her şeye rağmen” deyiminin yaşayan kanıtı Bosna. Her şeye rağmen güzel, dimdik ve gururlu Bosna. Sayın okurlar Bosna’yı anlatmaya ne kalem yeter ne kelam. Soluk gerek, koku gerek, his gerek, toprağına adım atmak gerek. Belki bu gerekler için sizi bir nebze cesaretlendirip, heveslendirebiliriz diye aldık kalemi elimize. Nereden başlayacağız? Tabi ki Bosna-Hersek’in başkenti bizim Saraybosna’mız, Boşnakların “Saray-ova’sından (Sarajevo). O zaman “Dodi Bismillah” Şehirlerin Ruhu vardır, adımınızı atar atmaz sarar sizi o ruh.

Saraybosna’ya girdiğiniz anda şehrin ruhunu damarlarınıza kadar hissediyorsunuz. Öyle ki 600 yıllık ortak tarihimiz, sonra ayrılıklar ve daha sonrasında yakın tarihe kadar çekilen büyük acılar. Kıyımlar, kırımlar ve zulümler bir bir beyninizde, kalbinizde çınlarken, dur diyor bir dükkândan ince ince süzülen Boşnak türküsü: “Evet bunları yaşadık ama daha ölmedik. Daha dün değil mi Sultan Fatihin fethi ile şereflenmemiz, daha dün değil mi ilk bakışta imanla tanışıp, İslam yurdu olmamız. Daha dün değil mi Hünkâr camiinde kıldığımız ilk namaz. Daha dün değil mi can olmamız. Şimdi neyin tasasıdır bu. Oldu kabul, çok yaralandık, çok üzüldük, yıkıldık ve kırıldık, kundaktaki bebemizden bastonlu dedemize kadar kıyıldı, hem de onların medeniyet ve modern çağ dedikleri çağda iliğimize kadar acıtıldık.

Ama acıyla üzüntüyle geçecek miydik benliğimizden, kimliğimizden, Övgüye mazhar kutlu Padişahımız Fatih’imize verdiğimiz sözden? Neyin yasıdır bu o zaman, neyin elemi? Gel kendine Kardeşim, ölmedik de yıkılmadık da!” der gibidir.

Şehri gezmeye çarşıdan yani Başçarşıdan başlayalım, doğu ile batının orta noktasında tüm zıtlıkların harmanlandığı ve kendine özgü çizgileri ile şahsiyet kazandığı bir çarşı burası. Büyük rengârenk ve cıvıl cıvıl bir yer. Esnaf ve Şehir halkı çok sıcakkanlı. Özellikle Türkiye’den geldiğinizi anladıklarında hemen misafir etmek istiyorlar. Çarşı sokaklarında aradığınızı birçok şeyi bulabilirsiniz. Girdiğiniz mekânlarda yabancılık çekmeyeceğinizi hatta bir dostun bahçesinde gezer gibi hissedeceğinizin garantisini, sanırım Türk Halkı da Boşnak halkı da 6 asırlık kardeşlikleri ile ispatlamışlardır. Her sokağına girip oraya özgü tüm ürünlere bakıp inceleyin, merak ettiklerinizi sorun. Ama mutlaka kendinize orayı hatırlatacak küçükte olsa bir eşya alın ve gülümseten anılar biriktirin. Başçarşının tam ortasında Doğu ve Batıyı ayıran bir çizgi var. Burası eski Roma’ döneminde Doğu ve Batı Roma’yı ayıran yer olarak bilinmekte. Hala Doğu Avrupa ile Batı Avrupa’nın orta noktası olarak düşünülen bu şehir doğuyu batıyı, Osmanlılığı, birçok dini heybesinde birleştirmiş, yıllardır yönetim olarak çok karışık olsa da yaşantıda bütün renkleri ve farklılıkları ile kardeşçe yaşamayı bilen bir karakteri, duruşu ve şahsiyeti olan güzel bir şehir. Çok kültürlü yaşantının en nadide örneği. İslamiyet’ten sonra Avrupa’nın Kudüs’ü yakıştırması sanırım bu özelliğinden gelmekte. Başçarşının cadde kısmında buluşma mekânı ve uğrak yeri olarak bilinen bir Su Sebili var. Osmanlı döneminde yapılan Sebil savaş dönemlerinde yıkılmış sonradan aslına uygun şekilde yeniden yaptırılmış. Küçük çaplı etkinlikler ve buluşmalar için ilk tercih edilen yer. Tüm Başçarşıyı gezdikten sonra acıktığınızda ise birçok yemek seçeneği mevcut. Çoğu mekâna helallik ve hassasiyet noktasında gönül rahatlığı ile girip yemeğinizi yiyebilirsiniz. Tabi ki Boşnak Böreğini asıl yerinde yemeden bu şehirden ayrılmamalısınız. Bir önerimizde Kuru Fasulyesini denemenizdir. Gün akşama vardığında ise yapmanız gereken kendinizi şehrin ahengine bırakmaktır. Akşam kahvesi için en güzel şehirlerden birindesiniz. Bakır cezvede, dumanı üstünde üç parmak köpüğü ile önünüze gelen leziz bu kahvenin bir yudumu ile kırk yıllık hatır gönlünüze yerleştirecektir. Türk kahvesine; bir Boşnak’ın bir Türk’e benzediği kadar benzeyen içtiğiniz bu kahve Şehrin güzelliğini, içtenliğini, mahzunluğunu ve her şeye rağmen dimdik ve tebessümlü halini damağınıza ve dimağınıza mühürleyecektir. Bu topraklarla olan kardeşliğinizi ve yoldaşlığınızı ömrünüze, gönlünüze düğümleyecektir.

Ve Camiler, Ruha Şifa Camiler. İlk gözümüze çarpan cami Başçarşının ortasında bulunan Gazi Hüsrev Bey Cami. Cami kısmı 1510 yılında yapılmış ama tam teşekküllü bir küllüye şeklini alması uzun yıllar almış. Savaşlardan sonra günümüze Cami ve hamamı kalabilmiş. Halk tarafından sevilen, avlusunda bolca zaman geçirilen ve konumu bakımından vakit namazları için ideal bir tercih. Ali Paşa Cami ise Başçarşıdan biraz uzakta olsa da görülmesi gereken güzel bir yapı. Fatih Sultan Mehmet Han’a hediye mahiyetinde 1462 yılında yaptırılan Hünkâr Cami ise Sarajevo’nın en eski camisi olarak çıkıyor karşımıza. Cami Milyaska (Milijacka) nehri kıyısında büyük bir külliye şeklinde yapılmış. Şehrin ismini aldığı Saray da bu Caminin yanı başında bulunmakta. Zaman ve imkânı olanlar için elbette ki bu şehir de gezilesi görülesi daha birçok Cami bulunmakta.

Şehirde ziyaret edeceğimiz diğer bir nokta ise Pazaryeri Katliamının yaşandığı hala aktif kullanılan Markela pazarı. Pazar yerine atılan havan topu sonucunda 43 kişinin hayatını yitirdiği yerde top, hasarlı yerler ve insanların kan izleri hafızayı beşer için cam ile örtülüp muhafaza edilmiş. “ilk gün ki şeklinde koruduk” diyorlar, “hafızalarımızdan silinmesin diye”. İkinci ziyaret yerimiz ise İkinci dünya savaşında Nazi işgalinden kurtulmanın ve kaybedilenlerin anısına 1950’li yıllarda yakılan Sonsuz Ateş. Bir de Sırp-Boşnak savaşında kaybedilenlerin acıları ile harlanan bu Sonsuz Ateş kıyamete kadar yanmaya ve içimizi yakmaya devam edecek gibi duruyor. Sonsuz Ateşten ayrıldıktan sonra caddenin karşısında biraz dinleneceğiniz, birkaç anıtın ve eski mezar taşlarının da bulunduğu Vaiki parkı var. Parkta metal küçük sütunlar şeklinde yapılmış anıtların üzerinde Sırp savaşında katledilen sivillerin isimleri yazmakta. Lütfen sütunlardaki isimleri ve özellikle yaşlarını okuyun. 1 aylık bebekten 90lık ihtiyarlara kadar katlin, zulmün, kırımın ve hainliğin geniş yelpazesini şaşırın. Boğazınız düğümlensin ve yutkunamadığınızı görün. Yıllar geççe de bir acı bir insanı hala nasıl acıtır, hissedin. Asıl Şehitlik ise şehrin yanındaki küçük tepede, Kahraman Komutan Aliya Izzetbegoviç’in kabrinin de bulunduğu Kovaçi Şehitliği. Şehitlik Osmanlı döneminden itibaren şehitlerin de defnedildiği bölgenin en eski Müslüman Mezarlığı. 2018 yılında TİKA tarafından temizlenip düzenlenen Mezarlık aslında Şehadet makamına saygının güzel bir kanıtı. Mezarlığı ziyaret ederken yaşananların hepsini sanki siz yaşamışsınız da tüm tarihe orada yatanlar kadar şahitlik etmişsiniz gibi hissedeceksiniz. Dağ olsa dayanmaz denilen acılara, bilmem kaç kez dayanan bu halka itibarınız ve saygınız artacak.

Gözünüze düşen damlalarla, beyninize üşüşen sorularla ve gönlünüzde uyanan Bosna davası ile Fatihalarınıza “Âmin” diyerek ineceksiniz Şehitlikten aşağıya. Omzunuzda 6 asırlık yarenliğimizi son yüzyılda, belki de vahamete kapılarak unutmanın mahcupluğu ile ineceksiniz. Gönül coğrafyanızda yeniden filizlenen Bosna Davası ile ineceksiniz. Bu iniş ile belki de içinizde küllenmiş nice güzellikler yükselecek.

Bizi en çok etkileyen manzaralardan biri de Sırp savaşı zamanında bombalanan yerlerin izlerinin hala durması oldu. Binalarda, parklarda, evlerin üstünde bomba ve mermi izleri hala durmakta. Neden tadilat yapılmadığınızı sorduğumuzda ise hem maddi açıdan çok büyük meblağların gerektiğini, hem de hafızalarını diri tutmak için bu şekilde bırakıldığını dile getirdiler. Genç grafiti sanatçıları bu bomba ve kurşun izlerini anlamlı ve güzel resimlemeler yaparak değerlendirmişler. Geçmişlerini unutmadan sanatlarını icra etmişler. Hoş ve anlamlı olmuş.

Ve Şehri ortadan bölen, balkanların meşhur nehirlerinden biri var bu güzel şehirde. Milyaska (Milijacka) Nehri. Nehrin üstünde irili ufaklı birçok köprüden en meşhuru ise Latin Köprüsü. Latin köprüsünün bir tarafında Eski Hükümet Binası şimdilerde ise Milli kütüphane, diğer tarafta ise hükümet binası yapımı ile ilişkili İnat evi var. İsteyen hikayesini araştırıp bulabilir. Ama Latin köprüsünün meşhurluğunun asıl nedeni, 1.Dünya Savaşının sebeplerinin başında sayılan Avusturya-Macaristan Veliahdının katledilmesi hadisesinin bu köprünün bir ucunda gerçekleşmiş olası. Milyaska (Milijacka) nehri ise bunun gibi daha nice olayın baş şahidi olarak yorgun yorgun yüzyıllardır yatağında akıp gitmekte. Saraybosna şehrini gezerken duygu karmaşası içinde buluyorsunuz kendinizi, kâh üzülüp kâh gülebiliyorsunuz, bir anda mahzunlaşıp bir anda neşelenebiliyorsunuz. Bir yanda şen şakrak Başçarşı, diğer yanda bomba ve Şehitlik izleri arasında gezmenin ve dahi yaşamanın ne kadar farklı olduğunu varın siz hayal edin. Hatta artık hayal etmeyi bırakın ve Pandemi sürecinden sonraki ilk seyahat planınızı bu topraklar için yapın. Güzel Bosna’mız, Can Bosna’mız sizi bekliyor. Bizim yazdıklarımız, gidenlerin anlattıkları, resimler hatta videolar Saraybosna’dan belki küçük bir meltem estirir. Ama Saraybosna Tufandır, Fırtınadır. Fırtınayı Kucaklamak gerek, gitmek, hissetmek gerek, toprağına basıp, kokusunu ciğerlere çekmek gerek. Derdi ile dertlenmek gerek. Ayrı düştüğümüz yarenlerimizle hasret giderip hemhal olmak gerek. Ne dediğini anlamasakta içimizi acıtan bir Boşnak türküsüne eşlik edip hüngür hüngür ağlamak gerek…

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.