Saliha Gülnur Uzuner ile Söyleşi

-Merhaba Saliha Hanım. Sezai Karakoç “Düşüncede diriliş olmaksızın inançta diriliş gelişemez.” diyor. İçinde bulunduğumuz çağın getirileri gereği Müslüman bireyler olarak düşünmeye daha çok ihtiyacımız var. Yine de bunu ıskalıyoruz gibi geliyor bana. Siz bu hususta neler düşünürsünüz?



Sadece kalıplara takılarak onun ötesini, bize kazandırmak istediği bilinç ve güzel ahlakı  kaçırıyor olmaktan kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Topluma baktığımızda geleneksel dindarlık anlayışı ve toplumsal dinamiklerin, örf-adetin de katkısıyla şekillenmiş bir dindarlık anlayışımız var. Ritüel olarak bazı ibadetleri de yerine getiriyoruz. Ama bu ibadetlerin bizde açması gereken ufuklar açılmadığında sadece belli başlı hareketlerden ibaret olarak kalıyor ve kişilik hamurumuzu şekillendirme noktasında başarısız oluyoruz. Hiç bir emir ya da yasak, hiçbir ibadet sebepsiz değil. Düşünerek, hissederek, algılarımızı açarak yapılan ibadetlerin hem zihin dünyamızı hem de gönül dünyamızı zenginleştirmesini sağlamalıyız. Düşünmekten, sorgulamaktan, araştırmaktan korkmadan Rabbimizle doğru ve sağlam bir bağ kurabilmek burada odak noktamız olmalı. Kendi özümüze ve aleme ibret nazarıyla bakabildiğimizde hakikat perdelerinin aralandığını göreceğiz  Rabbimizin lütfuyla.



Bu hız çağının birçok getirisi oldu bize. Hayatımız kolaylaştı. Buna rağmen hiçbir yere yetişemiyoruz sanki. Ruhumuz sıkışıyor gibi hissediyoruz zaman zaman. Hz. Peygamberimiz (s.a.s) “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın” buyuruyor. Günlük hayatımızı ve manevi hayatımızı nasıl dengeleyebiliriz?



İmkanların, fırsatların arttığı, günlük hayatın yoğunluğunun arttığı “önemli, öncelikli, ihtiyaç” gibi terimlerin karşılığının çok değiştiği bir dönemin bireyleri olmanın hem güzelliğini hem zorluğunu yaşıyoruz. Yapmak istediğimiz çok şey var. Bunun yanında bizi oyalayan, yoran, kökümüzden uzaklaştıran da çok faktör var. Bir çoğumuz günlük hayatın hay huyu içerisinde bir o tarafa bir bu tarafa savruluyoruz. Ama günün sonunda bir muhasebe yaptığımızda elle tutulur, gözle görülür bir iz bırakmadan ömür sermayesinden bir gün daha tüketmiş oluyoruz. Zamanın kıymetini, ömrün bereketini, yaratılış gayesini bilenler açısından bu büyük bir çile. Yapmamız gerekenle yapamadıklarımız arasında sıkışıp kalıyoruz. Yine de bu durumu, tamamen umursamaz bir tavırla, günü gün etmek, anı yaşamak ve hayatı eğlenceden ibaret gören düşünme tarzından çok daha kaliteli ve anlamlı buluyorum. Zamanı verimli ve bereketli kullanma noktasında yetkin bir hale gelmek, yapılması gerekenleri önem ve öncelik sırasına koymak, izlediğimiz dizi-filmler, okuduğumuz kitaplar, yaptığımız her faaliyet için “faydalı olup olmaması” noktasında bilinçli ve seçici olmak bize kolaylık sağlayacaktır. Peygamberimiz’in (s.a.s) bir hadis-i şerifinde ibadetlerin az da olsa düzenli yapılanının önemini vurgulaması, günlük hayatımızı planlarken ibadet hayatımız için bir zaman diliminin mutlaka ayrılması gerektiği, geri



kalan kısmının da kendi gelişimimiz, aile hayatımız, topluma hizmet ve insanlığa katkı sunmak adına türlü faaliyetlerle zenginleştirebilmemiz açısından aslında zamanı iyi kullanan bireyler için 24 saatin ne kadar makul ve verimli kullanılabileceğinin  de göstergesidir. Zaman aleyhimize işleyen bir sayaç gibi. İçinin ne kadar doldurulabildiği de bizim gayretimize bağlı. Ki zaman yine Peygamber Efendimizin buyurduğu üzere iki değerli hazineden birisidir. Bizlere düşen “Bâki kalan bu kubbede hoş bir sadâ imiş”; Sadânı hoş tut ve ölümsüz ol sen de” dizelerinde de belirtildiği üzere dünya sahnesinden gelip geçerken kalıcı ve güzel bir iz bırakabilmek, an’a anlam katabilmektir.



İman ettiğimizi söylediğimiz esasları, iman eder gibi yaşamıyoruz. Bu sizce nasıl bir tablo ortaya koyuyor? Sözgelimi namaz kılıp işimizi hakkı ile yapmayan, kul hakkı gözetmeyen bir bireysek İslâm’dan gerçek anlamda nasipdar olduğumuz söylenebilir mi?



İslâmın üç ana temel üzerine kurulduğunu hatırlamamız gerekir bu noktada. Bunlar itikad, ibadet ve güzel ahlak. Sırasıyla gidersek son dönemde ne yazık ki yaygınlaşan farklı yönelimler (mesela deizm, agnostisizm ..vbg ) muhafazakar ya da mütedeyyin olarak kabul ettiğimiz çevrelerde bile bir yankı uyandırıyor ve İslâm toplumu olarak itikadî durumumuzu anbean gözden geçirme, yeni ve sağlam bir formatla güncelleme ihtiyacını ortaya koyuyor.  İkincisi, özellikle yeni toplum düzeninde ibadet alışkanlıklarımızın sekteye uğradığını gözlemliyoruz. Bilhassa gençlerimizde ve öğrencilerde bu konunun biraz daha ihmal edildiğini, ileri yaşlara ertelendiğini görüyoruz. Bu da ciddi bir sıkıntı.



Diğer husus da “güzel ahlak” boyutudur. Bu saydığımız hususların her biri ayrı ayrı önemlidir ve biri diğerinin yerini tutamaz. Dolayısıyla ritüel anlamında ibadeti yerine getirmek ama ahlaki zaafların bulunması, içselleştirilmemiş ve özümsenmemiş itikadî meseleler, “ibadet etmiyorum ama benim kalbim temiz” gibi sıkça duyduğumuz bahaneler bu  hususun birlikteliğine zarar verir. Hayatımızda ibadet var, hakikat yoksa “Kabuk var çekirdek yok” demektir. İtikadî açıdan tamamen olgun bir bireyin ibadetsiz bir hayatı olması da düşünülemez. İnanmış ve kulluk vazifesini yerine getiren bir bireyin ahlaki zaafları olması da Rabbimizin iman ve ibadet dolayısıyla bizde oluşmasını murad ettiği saflığa erişememektir. Dolayısıyla ve özetle iman, ibadet ve güzel ahlak bir bütünün parçalarıdır ve her birinin gereğini yerine getirmek bizler üzerine dini, insani, ahlaki bir zorunluluktur. İslâm’dan gerçek anlamda nasipdar olmak “dilde olanı kalbe indirebilmeyi” gerektirir.



Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çıkardığı yeni bir dergi var: Geçerken. Güzel bir vizyonu ve kaliteli içerikleri var. Biraz dergiden konuşalım istiyorum hocam.



Başkanlığımızın tüm yayınlarını kaliteli ve işlevsel buluyorum. Yakın dönemde hayatımıza giren “geçerken” de aynı donanımın ve yetkinliğin imza eseri oldu. Dinamik bir dil, modern ve güncel bir tarz, gençlerin ilgi ve beklentilerini karşılayabilecek nitelikte bir dergi olmuş. Okudukça düşündüren, okumaya heveslendiren bir dergi olması açısından benim hayli dikkatimi çekti.



Ivan Illich “Sertifikalandırılmış üniversite mezunları ancak ve ancak fiyat etiketlerini üstlerinde taşıyan insanların var olduğu bir dünyaya uygun düşmektedir” diyor. Üniversiteli gençlere bu konuda neler önerirsiniz? Üniversite kurumuna nasıl bir bakış açısıyla yaklaşmalılar?



Üniversite döneminin genç bireyler açısından kendi geleceklerini kurmaya yönelik en sağlam adımları atabilecekleri, çokça okuyup çokça araştırabilecekleri verimli bir dönem olduğunu düşünüyorum. Etiketlere takılmadan ve üniversiteyi sadece bir “meslek hazırlığı” olarak görmeden, hayatı yeni bir bakış açısıyla okuyabilmek, kendini ve hayallerini gerçekleştirebilmek çok önemli. Mutlaka bir dili iyi şekilde öğrenmek, bir hobi ya da gönüllü faaliyetlerle bu dönemi süslemek, seçici olmak kaydıyla çokça kaliteli film izlemek ki bunun “hayatı okumak ve insanı anlamak” açısından önemli olduğunu düşünüyorum, bu güzel dönemin dolu dolu ama aynı zamanda keyifli de geçirilmesini sağlayacaktır. Fırsatlar, hazır olan insanları bekler. Biz kendimizi ne kadar yetiştirebilir ve geliştirebilirsek önümüze o kadar kapı açılacaktır. Asıl hedefimiz bir etiket çevresinde planlanmış ve bizi robotlaştırmış bir hayat değil, öncelikle mutlu ve verimli, üretken olduğumuz, donanımı yüksek bireyler olarak yetişmek olmalıdır.



Okuyucularımıza tavsiye etmek istediğiniz birkaç kitap birkaç film var mıdır?



Bir dönem neredeyse her gün bir film izleyerek geçiren ve sinemayı çok seven biri olarak aklıma ilk gelen filmler olarak “3 Idiots, Koro, Black, Her Çocuk Özeldir, Hıçkırık’ı sayabilirim . Ben Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Din kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği mezunuyum. Bir süre öğretmenlik de yaptım. Daha sonra ilahiyat fakültesinde yüksek lisans yaptım. Bu filmler bir eğitimci olarak bana çok şey kattı, bakış açımı değiştirdi. Öğrencilerimi farklı bir gözle görmemi ve anlamamı sağladı. Bizler de meslek hayatına girdikten sonra öğrenmeye devam ediyoruz aslında. Gelişim ve değişim hiç bitmiyor isteyen insan için. (öte yandan kaliteli bulduğum ve izlemekten keyif aldığım, bana bir şeyler katacağına inandığım çok fazla Türk filmi de izledim ve izliyorum. Lakin bu filmlerin her birinde cinsellik, siyaset, bir subliminal mesaj, cinsiyet eşitliği vurgusu gibi sıkıntılar olması açısından “şunu kesinlikle tavsiye ediyorum, ailenizle birlikte huzurla izleyebilirsiniz” diyebileceğim film bulmakta zorlanıyorum. Ama kaliteli, ailece izlenebilecek filmlerimiz ve dizilerimiz de vardır muhakkak :)



Daha çok sevdiğim yazarları takip etmek üzerine oturmuş bir okuma alışkanlığım var. İskender Pala, Sibel  Eraslan, Nazan Bekiroğlu, Sinan Yağmur ... gibi yazarların hemen hemen tüm eserlerini okudum ve tavsiye ediyorum. İskender Pala, bana okumayı sevdiren yazar olması açısından ayrı bir öneme sahip. Kalemini çok sevdiğim, edebi yönden beni çok doyuran ama işlediği konular açısından biraz marjinal bulduğum yazarlar var ki benden kitap önerisi istendiğinde kişinin ilgi ve beklentilerini dikkate aldığımda her kesime tavsiye edemiyorum. Şu an ismini zikretmeyeceğim bu sebeple. Ama diline hayran olduğum için bir çok kitabını bir solukta okumuşluğum vardır. Son dönemde kişisel gelişim kitapları okumaya başladım. Çoğunlukla yabancı yazarları okudum. Ama ülkemizde de Prof. Dr. Sinan Canan ve Prof. Dr. Kemal Sayar, Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu, Prof. Dr. Üstün Dökmen gibi yazarlarımız takip edilebilir.



Kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz.



Ben teşekkür ediyorum. Çok keyifli bir söyleşiydi.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Dr. Alimcan Buğda ile Doğu Türkistan Üzerine Söyleşi

-Merhaba Saliha Hanım. Sezai Karakoç “Düşüncede diriliş olmaksızın inan&ccedi...

Dr. İhsan Şenocak ile Bin Yıldır Düşmeyen Cephe Doğu Türkistan Üzerine Söyleşi

-Merhaba Saliha Hanım. Sezai Karakoç “Düşüncede diriliş olmaksızın inan&ccedi...

Hasan Nihat Sütçü ile Söyleşi

-Merhaba Saliha Hanım. Sezai Karakoç “Düşüncede diriliş olmaksızın inan&ccedi...