Salih Uyan ile Söyleşi

Salgının başlamasıyla insanlar, ailesi ile daha çok vakit geçirmeye başladı. Bu mecburî bir vakit geçirme olarak mı değerlendiriliyor yoksa özlenen, muhtaç olunan bir tablo mu? Aileler buna sevinmeli mi, yoksa bu durum herkeste aynı olumlu kanaat oluşturacak nitelikte değil midir? Bu soruya ek olarak Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2020 Aile verilerine baktığımızda, ailelerin küçülmekte, evliliklerin de azalmakta olduğunu görüyoruz. Bunun başlıca sebeplerine de değinebilir misiniz?

Eskiden evlerde tek bir hayat yaşanırdı. Şimdi evde kaç kişi varsa, evde o kadar hayat yaşanıyor. Ama dediğiniz gibi pandemi sonrası aile içi hayatlar biraz daha birleşti. Aile üyeleri salonda biraz daha fazla vakit geçirmeye başladılar. Sofralar kalabalıklaştı. Herkes evde olduğu için iletişim güçlendi. Mecburiyetle başladı elbette bu birliktelik. Ama netice olarak hayra vesile oldu diye düşünüyorum. Çünkü hem kendimizle baş başa kalabilmek için bir fırsat oluştu. Hem de ailelerin evde birlikte daha çok vakit geçirmelerini sağladı. Aile verilerine göre ailenin küçülmesi veya boşanma vakalarının artmasının temelinde de iletişimsizlik var aslında. Eskiden sadece eşlerine odaklanan, çocukları dışında çok fazla düşünmeyen insanların zihinleri şu anda çok kalabalık. Aile, gündemin ilk sırasına yerleşmeyi beceremiyor. Ve sonuçta boşanma vakaları hızla artıyor. Boşanma davalarına bakan avukatların gelir seviyesinin yükselmesi, toplumdaki huzur seviyesindeki düşüşün bir numaralı göstergesidir. Yapılan araştırmalar boşanma oranlarındaki artışla ilgili iletişimsizlik dışında farklı sebepler de ortaya koyuyor elbette. Bunlardan birisi ahlâkî yozlaşma. Merkez üssü Avrupa olan ahlâkî çöküş ülkemizde de hissediliyor. Toplumun siluetini bozan çarpık çiftleşme sonucunda en ufak bir sallantıda dahi yıkılmaya meyilli yuvalar cemiyet hayatımızı tehdit ediyor. Temel sağlamlaştırma çalışmaları yetersiz. İzdivaç kelimesini çiftleşmeyle eş anlamlı zanneden genç nesil, zemin etüdü yapmadan kurdukları yuvalarında tedirgin yaşıyorlar. Televizyonda yayınlanan eş bulma programları yaşanan trajediyi kayıt altına alıyor. Araştırmalar ayrıca sanayi toplumuna geçişle birlikte yaygınlaşan çekirdek aile modelinin de boşanmaları tetiklediğini gösteriyor. Sosyal Antropoloji profesörü Leache’e göre; kendilerini hayattan soyutlayan çekirdek ailenin üyeleri kendi yalnızlıklarında bir araya gelerek birbirlerinden çok fazla istekte bulunuyorlar. Eşlerin sürekli birlikte vakit geçirme çabası ve bazen mecburiyeti hem sosyal ilişkileri zayıflatıyor hem de evliliği yıpratıyor. Bir yakınına içini boşaltamayan eşler giderek birbirinden uzaklaşıyor ve sonunda içlerini bir hâkime döküyorlar. İki yetişkinin meydan kavgasında arada kalan çocuklar da yumruklardan nasibini alıyor elbette. Ebeveynlere normal gelen bir atışma bile, çocuk tarafından savaşın ortasındaki bir çatışma şiddetinde algılanıyor. Eşlerin birbirine bağırması çocuğun dünyasına yıllarca yankılanacak acı bir feryat olarak yerleşiyor. Mahkeme salonlarında yapılan pazarlıklar çocuğu ya annesinden ya da babasından ayırıyor. Çocuğun velayetini alan taraf evine dönerken, geriye evladından ayrılmış bir insan ve canından koparılmış bir çocuk kalıyor. Anneyle babanın arasında yakar top oyunundaki ebe gibi bir oraya, bir buraya koşturan çocuklar minicik ellerini açmış can almaya çalışıyorlar. Malzemeden çalınarak kurulan yuvalar en ufak bir sallantıda çatırdamaya mahkûmdur. Eşler, çekirdek ailenin hapishanesinden kurtulup nefes alıp vermeye başladıklarında huzur artar. Sabır, şükür, tevekkül gibi mefhumlar kurulan yuvaların harcına katıldığında birçok hastalık da kendiliğinden ortadan kalkar. Toplumun huzuru, ailenin huzuruna bağlıdır.

İslâm’da ailenin yeri nedir, ailede anne-baba ve çocuk ilişkisinin irtibatı nasıl olmalıdır? Çalışan anne-baba çocuklara zaman ayırmada nasıl bir yol izlemesi gerekir? Çocuğun istikbalinde ailenin yeri nedir?

İslâmiyet toplumsal huzur ve aile arasında çok güçlü bir ilişki kurmaktadır. Bu anlamda anne babaların çocuk yetiştirme sorumlulukları, toplumdaki birçok görev ve sorumluluğun üzerinde görülebilir. Çocuklar üzerindeki sorumluluklarımız ne peki? Maddi anlamda onları rahat ettirmek isteriz elbette. “Rahat bir hayat yaşayalım. Çocuklar da ileride rahat etsinler” mantığıyla birikim yapmak kötü bir şey de değil. Ama çocuklara ev, araba bırakacağız derken asıl mesele gözden kaçmamalı! Çünkü her anne baba çocuğuna bir düşünce mirası bırakır. Koca bir hayat yoğunlaşıp birkaç cümleye sığar ve yazılı olmayan bir vasiyet olarak çocukların peşinden gitmeye devam eder. Ömrü boyunca kimseye karşı sesini yükseltmeyen bir kişi, çocuklarına “Kalp kırmayın!” cümlesini miras bırakır mesela. Bu cümleyi kurmak belki bir saniye sürer. Ama muhatabında etki bırakması için bir ömür buna uygun yaşamak gerekir. Ticaret yaparken insanları aldatan ve helali haramı gözetmeyen bir adamın çocuklarına da “Para kazanmak için her yol mübahtır” cümlesi miras kalır. Nefes nefese hayatı kovalarken bu miras meselesini akıldan çıkarmamak ve kısa vadeli yatırımlardan uzun vadeli saadet beklememek lazım. Çünkü kişi ne ekerse, onu biçer. Son nefes dünya hayatının özeti, ahiret hayatının ön sözüdür. Ve hayattaki en büyük davası para olanın, duruşması çetin geçer. Bu noktadan hareketle anne babaların çocuklarına hangi cümleyi miras bırakacaklarını düşünmeleri gerekir. Çocuklarla birlikte harcanan her bir dakika altın değerinde kıymetlidir. Değerler eğitimi evde öğrenilir. Bu eğitimi okula havale eden anne babalar, havale masraflarına katlanmak zorundadır. Sonuçta çocuklar alfabeyi okulda öğrenir ama anne babalarının kelimeleriyle cümle kurarlar. Çocukların okul hayatı boyunca ve sonrasında sergiledikleri birçok davranış, “çiş’li” geçmiş zamanda verilen eğitimden izler taşır. Yani hayatla imtihanımızın müfredatı, yetiştiğimiz evde yaşanan hayattır. Mesela biz trafik kurallarını ihlal ede ede direksiyon sallarken, çocuklarımız arka koltukta vatandaşlık dersindedir. Veya biz markette sıra bekleyen insanların önüne geçmek için hamle yaparken, çocuklarımız hayat bilgisi dersinden ilk üniteyi işlemektedir. Evde çocukla yapılan konuşmalar aslında gayriresmî bir değerler eğitimi müfredatıdır. Bu müfredatın yıllık planı yapılmaz, notu karneye yansımaz. Sınavların tarihi de belli değildir. Ne zaman ki anne babalar çocuklarıyla ilgili imtihan yaşamaya başlar, evde boş geçen dersler hatırlanır. Ve telafi programları devreye girer. Ama bu telafi programları ne kadar işe yarar bilinmez. Çünkü çocukluk döneminde yaşanan veya yaşatılan bir yanlış, kitaplar yoluyla öğrenilen bin doğruya bedel olabilir. Bu dünyada bir eser bırakmak için illa kitap yazmanıza, cami inşa etmenize gerek yok! Yaşanan her hayat bir eserdir. Kimisi tekrar tekrar okunur. Kimisi unutulur, kapağı bir daha açılmaz.

Aile kurmak isteyen gençlere tavsiyeleriniz nelerdir? Bir insan niçin evlenir, niçin evlenmelidir? İnsan evlenip aile kurmak zorunda mıdır? Yalnız bir yaşam aile kurmaktan evla mıdır?

Evlenmek birçok açıdan yalnız kalmaktan daha hayırlı gözüküyor elbette. Bunun hem ahlâkî hem toplumsal hem de psikolojik boyutları var. Ama bunu bir zorunluluk olarak görmektense, bir tercih olarak görmek daha iyi olur. Çünkü konu bir zorunluluk olarak algılandığında, özellikle gençler ertelemeye çalışıyorlar. “Zaten günün birinde evlenmek zorundayız. Ne kadar geciktirebilirsem, o kadar iyi” mantığıyla evlenme yaşı giderek yukarı doğru tırmanıyor. Halbuki evlilik gençlerin özenmesi gereken ve kavuşulması için beklenen bir şey olmalı. Amerika’da son zamanlarda çekilen filmlere bakın. Mutlu bir aile tablosu çizmek için senaristler kendini yırtıyorlar. Niçin? Çünkü Amerika’da aile mefhumu büyük yara aldı. Şimdi filmleri kullanarak gençleri yeniden aile kurmaya özendirmeğe çalışıyorlar. Biz ise biraz geriden gidiyoruz. Yani henüz aile kavramı tam yok olmadığı için, gençler hâlâ farklı şeylere özendiriliyor. Tek başına ayakta kalmak, özgür bir hayat, kimseye bağımlı olmama gibi saçma sapan sloganlarla, gençlere yaradılışına tam zıt bir hayat tarzı dayatılıyor. Oyunun farkına varmak lazım.

Hocam “Ebeveyn olmak” ve “Dijital Çağda Ebeveyn Olmak” kitaplarınızda ahir zaman ailelerine değerli tecrübelerinizi aktarmaktasınız. Bizlere bu eserlerinizi yazma nedeninizden bahsedebilir misiniz?

Asıl mesleğim öğretmenlik olduğu için yıllardır anne babalarla iletişim hâlindeyim. Bu görüşmelerde evde teknoloji kullanımıyla ilgili yaşanan problemlerin, ebeveynlerin gündeminin birinci sırasında olduğunu fark ettim. Bir kısım veli, çocuğunun teknolojiyi kullanma konusunda ne kadar mahir olduğunu anlatıp gurur duyuyor. Bir kısım veli de çocuklarını ekrandan koparamadığını söyleyip yakınıyor. Daha sonra şunu fark ettim. Biraz önce iki gruba ayırdığım veliler aslında aynı gruba aitler. Yani çocukları küçükken eline elektronik cihazları verenler veya tablet ve telefonlara elektronik bakıcı muamelesi yapanlar, ilerleyen yıllarda önü alınamaz bir durum yaşamaya başlıyorlar. Yani “Bizim çocuğu bir görsen. Daha bir yaşında ama I-phone’un şifresini giriyor, uygulamaları açıyor” diye gururla hikâye anlatan bir baba, birkaç yıl sonra çok daha dramatik bir hikâyeyle karşımıza geliyor. Yani bu kitabı yazma fikrinin oluşması çok zor olmadı. Biliyorsunuz, e-okul, e-devlet gibi uygulamalar hayatımızı kolaylaştırdı. Yazdığım kitap da ebeveynlerin hayatını kolaylaştırmayı amaçlıyor ve konu teknoloji kullanımı. Baş harf de uyunca tireyi koyduk ve ismi bulmuş olduk.

Dijital Çağın bize verdiği faydalar ve zararlar doğrultusunda çocuklarımızın teknoloji ile ilişkisi nasıl olmalıdır? Ebeveynlere, bu konuda çocuklarına nasıl davranmaları hususunda önerileriniz neler olur?

İnternet çocuklarımıza yasaklanamayacak kadar çekici, denetimsiz bırakamayacak kadar tehlikeli bir dünya sunuyor. Bu durumda yapılması gereken şey takip mesafesini iyi ayarlamak. Mesafeyi çok geniş bırakırsanız çocukla aranıza girenler olur. Çok yakın tutarsanız, bu sefer kaza riski var. Mesafeyi ayarlayabilmenin en iyi yolu da kuralları oluşturmaktır. Evlerde yaşanan problem çoğu zaman kuralların net olarak bilinmemesinden kaynaklanıyor. Yasaklamanın iyi bir çözüm olmadığını millet olarak tecrübe ettiğimizi zannediyorum. Bu tepki, araba kazaları oluyor diye araç kullanmayı yasaklamaya benziyor. Yani gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayal. Aslında çocuk eğitiminde yasakların yeri vardır. Ama günlük hayatımızı bu kadar kuşatan bir alışkanlıkla ilgili yasaktan bahsetmek mümkün değil. O yüzden önemli olan kurallardır. Ve kuralsız bir hayat kaosa davetiye çıkarır. “Ben çocuğuma güveniyorum, kendi hayatına kendisi karar veriyor” demek de çözüm değil. Daha doğrusu bu cümleyi söyleyebilmek için çocuğun da belli bir yaşa gelmesi gerekiyor. Kalabalık bir caddeden karşı karşıya geçerken, 4 yaşındaki çocuğunun elinden tutmayan bir anne düşünün. Anne bu noktada, “Ben çocuğumun kendi ayakları üzerinde durması ve kendi kararlarını almasını istiyorum,” diyerek elini bırakabilir mi? Veya bu yaştaki bir çocuğa caddenin tehlikelerini anlatan ebeveynler bir önlem almış olabilirler mi? Elbette hayır. Teknoloji kullanımı konusundaki tavrımız da bundan çok farklı değil. Hatta internet kullanımı konusunda çocuğunun elini bırakan ebeveynler, biraz önceki örnekte bahsettiğim anneden daha tehlikeli bir iş yapıyorlar demektir. Ayrıca kuralların net olmadığı bir ortamda, ödül ve ceza sistemlerini de etkin bir şekilde uygulayamazsınız. Bununla ilgili çok sık yapılan bir yanlış var. Bazı anne babalar ödül ve ceza sistemimizin tam merkezine tableti veya akıllı cep telefonlarını yerleştiriyor. Yani bir bakıma iyi emellerine tableti alet ediyorlar. Çocuk okuldaki deneme sınavında yüksek puan alıyor, akıllı telefonla oynama süresini iki katına çıkarıyorlar. Veya çocuk ailesinin hoşuna gitmeyen bir şey yapıyor. Hop, akıllı cihazların kullanımı yasaklanıyor. Bu ebeveynler farkında değiller belki ama bu tür bir yaklaşımla tableti veya akıllı telefonları çocukların gözünde çok değerli bir hale getiriyorlar.

Toplumda ailenin yıkılmasına/bozulmasına sebep olan ve tam aksine toplumda aileyi muhafaza edecek/sağlamlaştıracak etkenler nelerdir?

Eylemlerin düşünceyi kuşattığı bir çağda yaşıyoruz. At biniyoruz, tenis oynuyoruz, sosyalleşmek için oradan oraya savruluyoruz. Ama biraz soluklanıp düşünmek için hiç vakit ayırmıyoruz. Uçsuz bucaksız bir podyumda, en ideal halimizle hayata poz veriyoruz sürekli. Kameralara makyajsız yakalanmaktan korkan ünlüler gibiyiz. Abur cubur kaynaklardan beslenen tıka basa dolu zihinlerimize varoluş düşüncesi bir an bile sızmasın diye her an bir şey yapmaya çalışıyoruz. Ama tüm boş zaman etkinlikleri beynimizde bir narkoz etkisi oluşturuyor. Ama bu etkinliklerle ruhumuzda açılan boşlukları değil sadece zamanı dolduruyoruz. Bir şeyleri kovaladığımızı zannediyoruz ama hep bir kaçış halindeyiz. Nefes nefese kaçıyoruz. Ve yoruluyoruz. Ruhu dinlendirmenin en iyi yolu tefekkürdür. Tefekkür etmek için de insanın kendisiyle biraz baş başa kalması gerekir. Ama insan, yalnızlığın bu kadar yerin dibine batırıldığı bir çağda kendisiyle hiç buluşamıyor maalesef. Ve insanın kendisiyle olan mesafesinin giderek açılması, yabancılaşmayı getiriyor beraberinde. Kendisine, hayata ve topluma yabancılaşma… Mutsuzluğun, aslında bir tür ruh yorgunluğu hiç akıllara gelmez. Dinlenmek için hiç fırsat bulamayan ruhların iniltileri arttığında, mutluluk seviyesi düşer. Ruhları yoran şeyin ne olduğunu en iyi açıklayan kelime hikmettir. İnsan, aklın idrak sınırlarını zorlayan şeyleri çözebilmek için hikmete ihtiyaç duyar. Hikmet olmadan perdenin sadece ön tarafı görünür. Zihinlerde istiflenmiş gereksiz bilgi dağlarıyla hikmetten yoksun hakikat arayışlarımız, sadece yorgunluk ve bıkkınlık meydana getirir ruhlarımızda. Bu yorgunluk soncunda da aile içi huzursuzluklar başlar. Yani her insan önce kendisini tedavi ederse, aile zaten kurtulmuş olacaktır.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Dr. Alimcan Buğda ile Doğu Türkistan Üzerine Söyleşi

Salgının başlamasıyla insanlar, ailesi ile daha çok vakit geçirmeye başladı. Bu mecbur...

Dr. İhsan Şenocak ile Bin Yıldır Düşmeyen Cephe Doğu Türkistan Üzerine Söyleşi

Salgının başlamasıyla insanlar, ailesi ile daha çok vakit geçirmeye başladı. Bu mecbur...

Hasan Nihat Sütçü ile Söyleşi

Salgının başlamasıyla insanlar, ailesi ile daha çok vakit geçirmeye başladı. Bu mecbur...