Şahsın Emniyetinden, Toplumun Teminatına; Aile

Gökyüzü hep ıraklarda gözükse de, her yanımız ve her anımız semayla mündemiçtir. Kâh içinde kâh dışında soluruz nefesin ince damarlarını. Nefes almak yaşamak sayılıyorsa, hayat ve aile kaç husustan mürekkeptir acaba? Bu sualin çetrefilli cevapları vardır, bilirim. Çünkü olayların künhüne çocuklar farklı, yetişkinler farklı ümitlerle/beklentilerle bakar. Bu sebeple, her zaviyenin fetvası, değişik kaideler üzerine mebni edilmiştir. Aile ise, bütün fetvalardan münezzeh ve aynı zamanda cümle fetvaların merkezinde karşımıza çıkar.

İnsanoğlu ünsiyet ve nisyan olmak üzere iki tasavvurla yoğrulmuştur. Ünsiyet, hakkın muhayyilesiyle biçimlenirken, nisyan ise bâtılın inkırazına saplanmıştır. Bu ikilem dönencesinde neşet eden kültürel müktesebatımız, konumumuzun göstergesine göre vasatın altına, ya da üstüne çıkar. İşte ruhumuzun şekillenmeye başladığı safha, çevremizin külliyatından müteşekkildir. Zihnimize etraftan harici düşünceler girse de, ruhun ve onu biçimlendiren fikrin istisnası yoktur. Bu sebeple, fıtratın olgunlaşması için, ana kaynaklardan terbiye edilmesi gerekir. Haliyle kâinatın mütemadiyen ilerleyişi ve döngüsü içerisinde, varlığımızın emmâreden levvâmeye nihayetinde kâmileye doğru ilerlemesi, ancak temel esaslarla mümkün olacaktır. İşte bu iklimden beslenen insanoğlunun etrafında, üç aile hâlesi meydana gelir.

Birinci merhale, fertlerin özündeki inanç ve fikir ailesidir. Bu safhada, insanoğlunun dil ile ikrar ve kalp ile tasdik ettiği hususlara ne denli bağlı olup olmadığına bakılmalıdır. Çünkü insanoğlu iç dünyasında bir ikilik yaşıyorsa, bu durum diğer evrelere de sirayet edecektir. Söyledikleri ile yaptıkları arasında ahenk olmayanların, bir yerde pot kırması ve aymazlığa düşmesi kaçınılmazdır. Çünkü Türk-İslâm medeniyeti, her hususun birbiriyle bağlantılı olduğunu fehmetmiş ve bu şuurla sıhhatli bir aile yapısı için, şahısların vasıflarının fevkalâde mühim olması gerektiğine dikkat çekmiştir.

Cemiyetlerin vasatın üzerinde kalabilmelerinin şartı, aileye verdikleri önemle doğru orantılıdır. Tabiata dair tohum, fidan ve ağaç evreleri üzerinden bir misal vermek gerekirse, aile bu üç safhayı da içine alır. Nitelikli fidanların nitelikli tohumlardan neşet edeceğini düşünürsek, sağlam ailelerinde, ancak şahsiyetli kişilerle kurulabileceğini anlamış oluruz. Bu sebeple, fertleri özellikle menkıbelerde değil, anda ve zamanda yaşamak icap eder. İşte “zübde-i âlem” payesi, şahsiyetli insanların varlığıyla mümkündür. Bilinen manada aile ise, bu varlıktan neşvünemâ eden, nikâh akdiyle başlar. Sonrasında ise, asırlık çınarlar gibi sağlam toplumlar meydana gelir.

İkinci merhale, fertlerin nikâh akdi ile oluşturduğu ailedir. Aile denildiği vakit ekseriyetle bu merhale akla gelir. Aslında kastedilen de, budur. Fakat öncesi ve sonrası göz önünde bulundurulmazsa, mesele eksik kalır. Filhakîka, insanlığın neslinin sıhhatli bir şekilde devam etmesinin yegâne yolu, aile akdidir. Ailenin fedakârlık iklimiyle yürüdüğü ve her kişi, verdiği fedakârlık sayesinde yeni bir şahsiyet kazandığını bilmesi gerekir. Çünkü topluma dair bütün insani hasletlerin ilk provası, aile içindeki münasebetle başlar. “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır.” hadis-i şerifindeki incelik ve hassasiyet, bize şunu gösteriyor ki; kişiler aile üzerinden en hayırlı şahsiyet rütbesine erişebilme imkânına sahiptir.

Toplumun ve şahısların tam ortasında, onları birbirine sıkı sıkıya bağlayan bir muhabbet düğümü vardır. Aileyi temsil eden ve ancak düşünebilenler için bir kıymet iktifa eden bu düğüm, maddi kriterler ve çapsız ihtirasların uzağında kurulur. Bir cuma akşamının koynunda, taçlanmış heyecanların tahtında ve cami mihrabının önünde husule gelir. Farklı şekillerde de, tezahür ettiği vâkidir. Yeter ki yapılan merasimler, maneviyatın cesaretini sindirmesin. Yolculuğun önünü kesip hürriyetine kastetmesin. Eşkıyalığın şaşaasına kapılıp modern mezheplere tâbi olunmasın. Zira aile tüm fertleriyle birlikte namaz gibi kılınan, gün gibi muhasebe edilen ve zaman gibi düşünülen aziz bir müessesedir.

Üçüncü merhale ise, İslâm kardeşliği ve insanlık onuruna yönelik deruhte edilen büyük ailedir. Büyük aile mefkûresi, görünüp yok olan tahayyülden öte, her adımda daha da belirginleşen bir idealdir. İşte bu ideal sayesinde her bir fert, lüzumsuz mülahazalarla istinbat etmek yerine, kendini bulacağı birlikteliğe yönelir. Tabiî olarak, hilkatin yolu ve yordamı, soyut kıyasların gurbetinden, somut icraatların yurdu olan ve bütün merhaleleri kapsayan aile ile kucaklaşır. Zira bir mü’min cenneti arzuluyorsa, kardeşlik hukukuna kâmilen riayet etmelidir.

Dünyada en büyük pâyidarlık, ruh dinginliğidir. Huzura kavuşmaktır. Selamete erişmektir. Yuva sahibi olup ocağının tütmesidir. Canından ve dahi kanından olanların gönlünde umut yeşertmektir. Aile öyle aziz bir devlettir ki, sayıca daha büyük ve mekânca daha geniş hâlelerin varlığıyla da, içimizi ısıtabilmektedir. “Mü’minler ancak kardeştir” şiarıyla uçsuz bucaksız bir ailenin içinde yer aldığımız gerçeği, alelâde ifade edilmiş bir keyfiyet değildir. Bu bakımdan, inananların birbirlerinin kalbindeki rabıta yolları, şarkıların sabâ makamıyla söylenişi kadar akıcıdır.

Biz aileyi, ana ve babadan evvel, Asya’nın düzlüklerindeki çadırlardan, Erkam’ın evinden, tekbir nidalarıyla yapılan cenklerden ve renk ayrımı yerine, inanç sancağının altında birleşen bahadırlardan öğreniriz. Bu öğreti sayesinde, yağmur damlalarının yüzümüze yumuşak dokunuşlarındaki rahmetle aileye bakar ve ipek libasların inceliğiyle hakiki yuvaya (ahirete) dönmeyi arzularız. Heyecanımızın kıvrımlarında dolaşan bu ilahiyat, bize asırlar öncesi elini uzatarak böyle olmanın gerekliliğini söyledi. Teslim olanlar gül bahçelerine, yüz çevirenler ise kasvetli iklimlere yol aldı.

Türk-İslâm medeniyeti, gerek fertlerin fikir dünyasında oluşan aileyi, gerek anne, baba ve çocuklardan oluşan küçük aile ile akrabaları içine alan geniş aileyi ve gerekse din ve dava etrafında birleşen büyük aileyi muazzez bir konuma yerleştirmiştir. Bu değerli rütbeye halel getirecek her hareketi de, doğal olarak memnu saymıştır. Binâenaleyh medeniyet tasavvurunda aile mefhumu, fikrin ve beraberliğin muhafazasının teminatı olarak görülmüştür.

Aile, yılların hasretine merhem olsun diye yazılmış bir mektup gibidir. Her kelimesi ve cümlesinin sindire sindire okunduğu ve parçaların armonileştiği anlamlı bir bütündür. O mektupta bırakın bir kelimeyi, bir harfinin bile çıkarılmasını hiç kimse kabullenmez. Çünkü bu mektup, eskinin hatırası ile geleceğin umudunun harmanlandığı bir hissiyatla okunur, okunur ve okunur. Belki ezberlenene kadar okunur. Bu temsil aile açısından değerlendirildiğinde, birinci merhale mektubun harflerini, ikinci merhale kelimelerini, Müslümanlığımız ve insanlığımızı içine alan üçüncü merhale ise, cümlelerini tanımlayan ve tamamlayan hususlardır.

Aileye ehemmiyet vermeyenler, tabelalar ortasında ve dahi yolların üzerinde gümrah oldu. Avuçlara devrilen rüzgârların ölçüsüz mikyasına yakalanıp, bir bardakta fırtınaya dönüştü. Bu karmaşa içerisinde yanlış giden her şeyi, batıdan gelen ters yellere bağlasakta, kabahatin büyüğünü kendimizde aramamız gerekir. Çünkü dışarıyı bahane edip, cehdimizin ve samimiyetimizin göğsündeki kurdeleyi attık. Boynumuza uygarlık kemendini geçirdik. İşte o günden bu yana, gerek evlerimizde, gerekse gönül coğrafyamızda, kanatlarımız fersizleşti. Pervanelerimiz, muvazeneyi kaybetmiş bir hale döndü ve muhabbet bağlarımız çözüldü. Oysa yüklendiğimiz vazife, bize intizamı emretmektedir. Her şeyden biraz, fakat hiçbir şeyden tam olmayışımız, âraf muhitini genişletmektedir. Bu muhitin sakinleri ise, aile konusunda veballidir.

Dünya kurulduğu andan itibaren bir dişiyle bir erkeğin sırrına vakfedilmiş ailenin, bir kefesinde Âdem (as), bir kefesinde Havva annemiz yer almıştır. Müslümanlığımızın muhafazası için, medeniyet dünyamızın terazi dengesinde timsal olsun diye bir tarafa Ali (ra) ve diğer tarafa ise Fatıma annemiz konulmuştur. Kan bağının yanında gönül bağının da büyük aileler teşkil edeceği hususu; Şanlı Peygamberimizin; “birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır” hadis-i şerifiyle vurgulanmıştır. Bu mananın derinliği ve menzili, mezhep ve ikilik kavgalarının çok ötesindedir.

Aile, fikrin, fiiliyat evresine sökün ettiği ve adımların adamlığa kanatlandığı yerdedir. Erdem sancaklarının zirvesinde, canımız pahasına koruyup kollayacağımız Kâbe’nin şahs-ı manevisinin tam merkezindedir. Bu nedenledir ki, her yuvada bir kâbe mahfidir. Bu nedenledir ki, kimileri eşinin ve evlatlarının gözlerinde Kâbe’yi tavaf ederken, kimileri de, yine onların gözünde ebreheleşir. Bu nedenledir ki, kimileri imanın sıcaklığıyla Kâbe’yi gülümsetirken, kimileri de kavmiyet çığlıklarıyla İslâm kardeşliği ailesine kurşun sıkar. Çünkü herkes, vasfının ve sütünün hükmüne göre ilerler…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Yerin Altındakiler, Üstündekilerden Çok

Gökyüzü hep ıraklarda gözükse de, her yanımız ve her anımız semayla mü...

Boşluk

Gökyüzü hep ıraklarda gözükse de, her yanımız ve her anımız semayla mü...

Hayali Olmayanın Hayatı Var Mıdır?

Gökyüzü hep ıraklarda gözükse de, her yanımız ve her anımız semayla mü...