Sadakatin Zirvesi: Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh)

Kur’an-ı Kerim’de ‘sâniye’s-neyn’ yani ikinin ikincisi, Rasûlullah (sallâllahu aleyhi ve sellem)’ın sadık dostu ve ‘yâr-ı gâr’ı yani mağara arkadaşı, Hulefa-i Râşidîn’in ilki, infak ehlinin ve serdengeçtilerin ilki Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a)’ı anlatmak düştü nasibimize bu ay… Hâşâ O’nu anlatmaktan yüz kere, bin kere, milyon kere âciziz de kalemimiz bereketlensin, mutlansın, şereflensindir maksadımız…

Hz. Ebû Bekir (r.a) deyince aklımda canlanan dopdolu imandır, hararetli bir sevdadır ve sevdası uğruna canından dahi geçmektir. Amasız, fakatsız, lâkinsiz ittibadır, halâvetli bir sıddıkîyettir, yüksek sahavet ve engin gönüllülüktür hep. Hayatını kitâbî olarak işlemekten ziyade bu kavramlar üzerinden Hz. Ebû Bekir efendimizi anlatmak istiyorum.

Hz. Ebû Bekir, 573’te Mekke’de doğdu. Hz. Ebû Bekir’in isminin Abdülkâbe olduğu ama Hz. Peygamber tarafındanAbdullah olarak değiştirildiği kaynaklarımızda mevcut. Babasının ismi Osman Ebu Kuhâfe, annesinin ismi ise Ümmü’l-Hayr Selma bint Sahrr. Hz. Ebû Bekir’in ismi Abdullah’tır ama ‘İslâm tarihinde Abdullah b. Osman Ebû Kuhâfe kimdir’ diye sorulsa çok az kişi cevap verebilir. Hz. Ebû Bekir kaynaklarda adından çok ‘Atîk’ lakabıyla anılır. “Güzel, soylu, eski, azâd edilmiş” gibi manalara gelen bu lakabın ona annesi tarafından verildiği veya çok eskiden beri hayır yaptığı, yüzü ve ahlâkı güzel olduğu, yahut da soyunda ayıplanacak bir husus bulunmadığı için ‘Atîk’ diye anıldığı rivayet edilmekle birlikte Hz. Peygamber’in: “Sen Allah’ın cehennemden âzat ettiği kimsesin” şeklindeki iltifatına mazhar olduktan sonra bu lakapla anılmaya başlandığı bilinmektedir. Çünkü O İslam tarihinde ve İslâm âleminde ve nice Müslümanın kalbinde Hz. Ebû Bekir Sıddîk olarak bilinir ve sevilir. Tertemiz nesebi, Rasûlullah Efendimiz’in altıncı batındaki dedesiMürre bin Kâ‘bile birleşir. İslâmiyet’ten evvelki 38 yıllık hayatında putlara tapmamış, hiç içki kullanmamış, daima temiz ve örnek bir şahsiyet olmuştur. Allah Rasûlü (s.a.v), peygamberliğini ilan ettiğinde ise hemen iman etmiştir.

Dopdolu iman
Hz. Ebû Bekir tüccardı ve Hz. Server-i Kâinat peygamber olarak gönderildiği zaman, Yemen tarafına yaptığı bir seyahatten dönmüştü. Başta Ebû Cehil, Ukbe bin Ebî Muayt ve bazı Kureyş ileri gelenleri kendisine‘Hoş geldin’ demek için evine gitmişlerdi. Hz. Ebû Bekir:

“Ben Mekke'de yokken neler olup bitti? Önemli bir haber var mı?” diye sordu. Kureyş’in bahtsızları ise:
“Büyük iş var! Ebû Talib'in yetimi Muhammed peygamberlik iddiasına kalkıştı. Biz de senin Yemen'den dönüşüne kadar beklemeyi uygun bulduk. Artık Sen, O (s.a.v) dostuna git ve ne edeceksen et!” dediler.

Hz. Ebû Bekir, bu haberi duyunca çok heyecanlanmıştı. Zira seyahati esnasında yaşı hayli ileri olan bir âlim zât ile görüşmüştü. O yaşlı zattan da ‘kendisine bir genç ve bir yaşlı kimsenin yardım edeceği bir nebî gönderileceğini; yaşlı adamın ise beyaz tenli, zayıf vücutlu, karnının üstünde siyah bir ben, sol baldırının üzerinde de bir işaret bulunan kimse’ olduğunu öğrenmişti ve bütün bu vasıfları taşıyan Hz. Ebû Bekir’e ise; Kâ’be’nin Rabbine yemin ederek o yaşlı adamın Hz. Ebû Bekir olduğunu söylemişti. Daha sonra işlerini bitirerek o yaşlı adama veda etmeye gitmişti. O zaman da o yaşlı adam:
“Benden Allah’ın Rasûlü’ne selâm götür! Ben her ne kadar rahip isem de O’nun dinine uygun olarak yaşamaktayım!” demişti ve bazı şiirlerini de Hz. Ebû Bekir’e vermişti.
Hz. Ebû Bekir, o yaşlı zatın şiirlerini ezberleyip vasiyetini de hafızasına alarak yola çıkar ve Mekke’ye gelir. Mekke’nin liderlerinden de Hz. Peygamber’in peygamber olduğunu söylediğini duyunca heyecanlanması bu sebeptendi. Derhal Fahr-i Kâinat (s.a.v)’ın evine giderek:
“Yâ Ebe'l-Kasım! Peygamberlik iddiasında bulunduğun, kavminden ayrıldığın ve atalarının dinini kötüleyip inkâr ettiğin doğru mu?”diye sordu.

Rasûl-i Zişan efendimiz, küçük yaşlarından beri beraber oldukları Hz. Ebûbekir'in bu sözlerine tebessüm buyurdu ve sonra:

“Yâ Ebâ Bekir! Ben Allah'ın sana ve bütün insanlara gönderilmiş Rasûlü’yüm. İnsanları bir tek olan Allah'a dâvet ediyorum. Sen de şehâdet getir.” dedi.
Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’in söylediklerini işitince, buna delilinin ne olduğunu sorunca Hz. Peygamber (s.a.v) de cevaben:
“Sana Yemen’de şiir beyitlerini bildiren yaşlı zat” dedi.
Hz. Ebû Bekir bu sözler karşısında büsbütün heyecanlandı ve:
“Sana bunu kim haber verdi?” diye sordu. Hz. Peygamber ise:
“Benden önceki peygamberlere haber veren büyük melek Cebrâil”
dedi.
Hz. Ebû Bekir, bu muhteşem sözler karşısında hiç tereddüt göstermeden:
“Bana elini uzat!” dedi ve Hz. Peygamber ile beraber kelime-i şehâdeti getirerek Müslüman oldu. İslâm’a davet karşısında en ufak bir tereddüt göstermeyişini Rasûlullah Efendimiz onun için bir fazilet sayarak şöyle buyurmuştur:

“Ebû Bekir'den başka imana davet ettiğim herkes bir duraklama, bir tereddüt, bir şaşkınlık geçirdi. Fakat O, kendisine İslâm’ı anlattığım zaman ne durakladı ve ne de tereddüt etti.”

Hararetli bir sevda, sevdası uğruna canından dahi geçme
Hz. Ebû Bekir, iman tadını aldıktan sonra Allah ve Rasûlullah muhabbetinin türlü bedellerini hiç tereddüt etmeden ödeyerek gayret ve heyecanı içinde bir hayat yaşamıştır. Nitekim bir gün Hz. Ebûbekir, Kâbe’de insanları Allah’a ve Rasûlü’ne îmân etmeye çağırmıştı. Müşrikler bu duruma çok öfkelenerek Hz. Ebû Bekir ile mü’minlerin üzerine yürüdüler ve şiddetle dövmeye başladılar. Kâfirlerin reislerinden Utbe, Hz. Ebû Bekir’in üzerine çıkıp çiğnedi, yüzünü demir tabanlı ayakkabılarıyla tekmeledi. Hz. Ebû Bekir’in her tarafı kan revan içinde kaldı. Kabilesi Teymoğulları, Hz. Ebû Bekir’i müşriklerin elinden zorla kurtarıp baygın bir hâlde evine götürdüler. Öleceğinden korkuyorlardı. Hz. Ebû Bekir, neden sonra kendine gelip gözlerini açtığında ilk olarak: “Rasûlullah nasıl, iyi mi?” diye sordu. AnnesiÜmmü’l-Hayr, oğlunu bir şeyler yiyip içmesi hususunda diye ısrar ediyor, Hz. Ebû Bekir ise, sanki onu hiç duymuyormuş gibi:
“Rasûlullah ne yapıyor ne hâldedir?” diye sorup duruyordu. Gece olunca, binbir güçlükle ve gizliceDâru’l-Erkâm’a gidip Rasûlullah (s.a.v)’ı görünceye kadar hiçbir şey yiyip içmedi. Peygamber Efendimiz’i görünce de hemen dizlerine kapanıp:
“Anam babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlullah! Benim hiçbir sıkıntım yok. O habis fâsık beni biraz hırpaladı, o kadar!” dedi.

Amasız, fakatsız, lâkinsiz ittiba ve halâvetli sıddıkîyet
Fahr-i Kâinât (s.a.v), İsrâ ve Mîrac hâdisesini Kureyş müşriklerine haber vereceği zaman:
“Ey Cebrâîl! Kavmim beni tasdik etmez!” dedi.Cebrâîl(a.s.) ise:
Ebû Bekir Seni tasdîk eder. Osıddîktır.” buyurdu.
Nitekim müşrikler Mîraç hâdisesini duyduklarında, derhâl Hazret-i Ebû Bekir’e koştular:
“Arkadaşın, bir gece içinde Mescid-i Aksâ’ya gittiğini, oradan da göklere çıkıp sabah olmadan tekrar Mekke’ye geldiğini söylüyor. Bakalım buna ne diyeceksin?”dediler. Hz. Ebû Bekir: “Bunu O mu söylüyor?” diye sordu. Müşrikler de: “Evet, bunu O söylüyor” dediler. Hz. Ebû Bekir, o ânda şu muhteşem cevabı verdi:
“O ne söylüyorsa doğrudur! Çünkü O’nun yalan söylemesine imkân ve ihtimâl yoktur! Ben, O’nun her getirdiğine peşinen inanırım...”dedi. Müşrikler şaşırarak tekrar:
“Sen O’nu tasdîk ediyor ve bir gecede Beytü’l-Makdis’e gidip geldiğine inanıyor musun?” dediler. Hz. Ebû Bekir:
“Evet! Bunda şaşılacak ne var? Vallâhi O bana, gece veya gündüzün herhangi bir vaktinde kendisine Allah’tan haber geldiğini söylüyor da ben yine O’nu tereddütsüz tasdîk ediyorum.” dedi.

Daha sonra Hz. Ebû Bekir, o sırada Kâbe’de bulunan Peygamber Efendimiz’in yanına gitti. Olanları bizzat Efendimiz’in mübârek lisanlarından dinledi ve:
“Sadakte (doğru söyledin) yâ Rasûlullah!..” dedi. Allah Rasûlü de mübârek arkadaşının bu tasdîkinden çok memnun kaldı ve tebessüm ederek:
“Ey Ebû Bekir! SenSıddîk’sın!..”buyurdular. Hz. Ebû Bekir böylelikle amasız, fakatsız, lâkinsiz ittiba sahibi ve katıksız sıddıkîyetin sahibi idi.

Yüksek sahavet
Sahavet, cömertliğin de üstünde bir vasıftır. Bu vasfın da bi’t-tabiî sahabe içinde en birinci sahibi Hz. Ebû Bekir idi. Hz. Ebû Bekir’in sahavetine örneğimiz o kadar çoktur ki; derginin tüm yazılarını Hz. Ebû Bekir’in cömertliği ve sahavetine atfetsek yine kâfî gelmez ama bir örnek ile maksad hâsıl olsun istiyorum. Hz. Ebûbekir, birçok defa servetinin tamamını Rasûlullah Efendimiz’e getirip Allah yolunda ulaşılmaz bir infak örneği sergilemişti. Muhtemelen ‘zorluk seferi’ diye adlandırılan Tebûk seferinde herkes elinden geldiğince infâk etmişti. Hz. Ömer malının yarısını tasadduk etmiş ve Hz. Ebû Bekir’i bu sefer infakta geçeceğini düşünmüştü. Sonra Hz. Ebû Bekir’in Tebûk seferi için tüm malını tasadduk ettiğini duyunca, Hz. Ebû Bekir’i asla geçemeyeceğini anlamıştı. Hz. Ebû Bekir’in tüm malını infâk ettiğini öğrenen Rasûlullah Efendimiz:
“Âilene ne bıraktın ey Ebû Bekir?”diye sual etti. Hz. Ebû Bekir de:
“Allah ve Rasûlü’nü bıraktım.” karşılığını verdi. O (r.a), bu serdengeçtiliği ile yüksek bir sahavet örneği sergilemişti.

Engin gönüllülük
Hz. Sıddîk-i Ekber (r.a), Mekke Fethi’nde, gözleri görmeyen ihtiyar babasını Müslüman olmak üzere Allah Rasûlü’nün huzuruna getirmişti. Rasûl-i Ekrem Efendimiz ise:
“Ya Ebû Bekir! İhtiyar babanı niye buraya kadar yordun? Biz onun yanına gidebilirdik.”buyurdular. Hz. Ebû Bekir ise:
“Onun size gelmesi daha münasiptir. Bir de Allah Teâlâ’nın bu vesileyle babama sevap vermesini istedim.” dedi.
Ebû Kuhâfe(r.a.), biat etmek üzere elini Fahr-i Kainat efendimizin mübarek eline uzatınca, Hz. Ebû Bekir(r.a.) duygulanıp ağlamaya başladı. Rasûlullah (s.a.v), niçin ağladığını sorunca da şu müthiş cevabı verdi Hz. Ebû Bekir:
“Ya Rasûlullah! Sana biat etmek üzere uzanan şu el, babamın değil de amcan Ebû Talib’in eli olsaydı da bu vesileyle Allah Teâlâ benim yerime Seni sevindirseydi! Çünkü Sen, onu çok seviyor ve iman etmesini çok istiyordun…”

Hz. Ebû Bekir’in vefatı
Mü’minlerin annesi Hz. Âişe-i Sıddîka (r.a), babası Hz. Ebû Bekir’in vefatını
şöyle anlatır:
“Vefât ettiği hastalığı esnasında babam Ebû Bekir’in yanına girdim. Bana:
“Nebî (s.a.v) hangi gün vefat etmişti?”
“Pazartesi.”
“Bugün günlerden ne?”
“Pazartesi”
“Benim vefatımın da şu an ile gece arasında olmasını ümit ediyorum!”
dedi.
Daha sonra Hz. Ebû Bekir:
“Eğer bu gece ölürsem beni yarına bekletmeyiniz! Zira benim için gün ve gecelerin en sevimlisi, Rasûlullah (s.a.v)’a en yakın olanıdır!”dedi.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) gibi 63 yaşında vefat etmişti. O gün tarih 22 Cemâziye’l-âhir 13 (23 Ağustos 634) idi. Son sözleri şu âyet-i kerimedeki niyaz olmuştu:
(Allah’ım!)Canımı Müslüman olarak al ve beni salihler zümresine ilhâk eyle!”(Yûsuf, 101)

Hz. Ebû Bekir (r.a), pazartesi akşamı vefat etti ve sabah olmadan defnedildi.
2 sene 3 ay 10 günden beri hasretini çektiği Fahr-i Kâinât efendimizin vuslatına nâil oldu.
Abdullah b. Ömer (r.a)’in rivayetine göre Hz. Ebû Bekir (r.a)’in vefatına sebep olan şey, Rasûlullah Efendimiz (s.a.v)’in vefatından duyduğu derin üzüntüdür. Hakikaten Hz. Peygamber’in vefatına o kadar üzülmüştü ki, mübarek vücudu eriye eriye iyice zayıfladı ve nihâyet vefat etti.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Kuş Uçtu Kervan Göçtü

Kur’an-ı Kerim’de ‘sâniye’s-neyn’ yani ikinin ikincisi, Ras&ucir...

Ve Bir Kuş Daha Kanatlanır Adı Şehit Olan

Kur’an-ı Kerim’de ‘sâniye’s-neyn’ yani ikinin ikincisi, Ras&ucir...

Yûnus Emre Celâlli Olabilir Mi?

Kur’an-ı Kerim’de ‘sâniye’s-neyn’ yani ikinin ikincisi, Ras&ucir...