Sıradaki içerik:

Gece Vardiyası – 4

e
sv

Rüstem Pehlivanlar İle Söyleşi

avatar

Hasna Para

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Merhaba Rüstem Bey. Geçtiğimiz günlerde bir vatandaşımızın video çekmesi vesilesiyle Ankara’da sokaklarda yaşamak ve metro istasyonunda yatmak zorunda kalan Hasan isimli bir kardeşimizden haberdar olduk. Tabiî herkes olaya kendince farklı bir bakış açısı getirdi. Üzülenler, kızanlar, alaya alanlar, devleti suçlayanlar ve benzeri tepkiler… Bir vatandaş çıkıp bir video çekmeseydi hiçbirimiz Hasan’dan haberdar olamayacaktık. Dışarıda çok fazla Hasan var… Ülkemizde tüm bu yaşananların sebeplerine dair konuşalım istiyorum…

Güzel bir hususa değindiniz… Aslında Hasan’ın sosyal medyada yayınlanan görüntüleri, bu memlekette vicdan sahibi olarak yaşayan her ferdin tasası ve yarasıdır. Hasan’ın görüntüleri üzerinden bu yara mücessem hâle geldi. Hâdiseyi alaya alanları çok da umursamamak; hatta ademe mahkûm etmek gerek. Burada mesele, toplumun vicdanının görünür hâle gelmiş olması.

Hasan’ın da söylediği gibi, Allah kuluna taşıyabileceğinden fazlasını yüklemez; zira Allah zalim değildir, merhametlidir. Muhtelif vesilelerle bizleri imtihan eder. Hasan’ın yoklukla veya yalnızlıkla imtihan edildiği gibi kimisi varlıkla, kimisi çevresiyle, kimisi de ailesiyle imtihan edilir. Her hâle şükretmek gerek; fakat şükretmek, acıların ve sıkıntıların çözümlerini aramamak anlamına gelmiyor. Hâlimize şükredeceğiz; fakat her zaman daha iyiye ve daha güzele doğru gidebilmek için çaba göstereceğiz.

Hasan gibi belki on binlerce insan var Türkiye’de. Hasan onlara göre daha nasipliydi; bir video vesilesiyle gündeme getirildi ve sağ olsun Ankara Valiliği kendisine kol kanat gerdi. Fakat diğerleri hâlâ aynı şartlar altında hayat mücadelesine devam ediyor. İnsanların hayatları bir fotoğrafa, bir videoya, bir sosyal medya propagandasına bağlı olmamalı.

Aldığı üç kuruş maaşı ATM’nin yanındaki markette bozduran, cebine bozuk para koymadan evinden dışarı çıkmayan ve sokakta gördüğü hiçbir ihtiyaç sahibini es geçmeden az da olsa hepsine yardım etmeye çalışan insanlar tanıyorum. Cebinde bir garibana yardımcı olacak üç kuruş parası olmadığı için kendisini kahreden, kendisini suçlayan insanlar da tanıyorum. Zaman zaman yapılan sosyal deneylerde kendisinin de ihtiyacı olduğu hâlde elindeki bir parça ekmeği başkasına veren insanlar görüyoruz. Bunlar muazzam insanlık örnekleri ve Anadolu mayasının fertte tecessüm etmiş hâlleri. Fakat öyle bir zamanda yaşıyoruz ki maalesef bu ruh ve misaller, insanları o hayatın içerisinden çekip almaya yetmiyor. Malûm, kapitalist bir düzende yaşıyoruz. Robin Hood’un tersi gibi. O, zenginden alarak fakire veriyordu; fakat kapitalizm fakirden alarak zengine veriyor. Bu suretle de yoksulu daha yoksul, zengini ise daha zengin hâle getiriyor. Ferdî mânâda kapitalizmle mücadele etmek imkânsız; zira bu düzen dünyanın tamamında hâkim. Umumî mânâda bununla mücadele etmek ise, kapitalizmin yerine “yeni bir dünya düzeni teklifi” ortaya koymaktan geçer. Biz bu teklifin, Türkiye eliyle Anadolu’dan geleceğine inanıyoruz. O zamana kadar yurtdışında olduğu gibi, yurtiçindeki yardım faaliyetlerine de devletin desteğiyle ağırlık vermek; öksüzün, yetimin, garibanın hakkını gözetmek ve yoksulluğu en aza indirmek için gayret etmek gerek.

Bir süredir, gördüğümüz kadarıyla halk sesini sosyal medyadan duyuruyor. Nice davalar ve nevi olaylar hâl yoluna koyuluyor. Bu konuda neler söylenebilir ve sosyal medya olmasa devlet halkın sesini duyabilir mı?

Az önce de söylediğim gibi, insanların hayatları birer sosyal medya propagandasına bağlı olmamalı. Eğer bir insan gerçekten suçlu ise devlet, onu cezalandırmak için bir kamuoyu baskısı oluşmasını beklememeli veya bir insan masumsa bu insanın özgürlüğüne kavuşması için bir kamuoyu baskısı oluşmasına gerek duyulmamalı.

Bu da ehliyetli ve liyakatli kadrolarla mümkün olabilir. Eğer kadrolar liyakatli insanlardan oluşturulursa, devletin halkın sesini duyması için sosyal medya veya muhtelif argümanlara ihtiyaç kalmaz. Liyakat sahibi kişiler zaten halkın sesine doğru yürürler veya halkın ses etmesine bile gerek kalmadan sıkıntılarını giderirler.

Ülkemiz dışında da yaşayan Müslüman kardeşlerimiz var. Suriye, Doğu Türkistan, Arakan ve diğerleri… Müslüman olsun olmasın mazlum coğrafyaların derdine düştük her zaman. Peki şu anda ne durumdayız? Güncel haberlere baktığımız zaman neler söyleyebiliriz? Yeterli tepkilerimiz, girişimlerimiz söz konusu mu?

Ne yazık ki Müslümanların yaşadığı tüm coğrafyalarda savaş ve zulüm hâkim. Örneğin Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin körüklediği Yemen iç savaşında, son dört yıl içinde 50 binden fazla insan öldü. Keza Suriye’de Esad Rejimi ve Rusya’nın bombardımanları neticesinde binlerce insan hayatını kaybetti, topraklarını terk etmek zorunda kaldı. Filistin’in durumu zaten açık… Yine Doğu Türkistan’da vahşi bir Çin zulmü ile karşı karşıyayız. Bunlara ferdî mânâda verilen tepkiler, yapılan eylemler, yürüyüşler insanın içini bir miktar rahatlatıyor fakat yeterli değil; çünkü biz burada yürüyüş yaptığımızda Doğu Türkistan kurtulmuyor, Yemen, Filistin, Arakan, Suriye kurtulmuyor. Bunlar o insanların seslerini dünyaya duyurmak için yapılan şeyler; fakat kime, ne duyuracağız? Her kaostan kendisine fayda devşirmeye çalışan Amerika’ya mı? Dünyadaki her şeyden haberi olan, her şeyin organizasyonunu yapan; fakat kınamadan ileri gidemeyen Birleşmiş Milletler’e mi? Yemen’in sesini Suudi Arabistan’a mı duyuracağız mesela? Veya Suriye’nin sesini Rusya’ya mı duyuracağız? Bütün dünya devletleri ve dünya kamuoyu yaşananları zaten bilmiyor mu; hatta dünya devletleri bunları kendisi yapmıyor mu?

İklim zirvelerinde “Çocukluğumu çaldınız!” yaygaraları ile karşı karşıya kalıyoruz. Peki ya bizim çocuklarımız? Bizim çocuklarımızın iklimlerini, “Çocukluğumu çaldınız!” yaygarasını koparanların babalarının attığı fosfor bombaları değiştirdi. Avrupa’da doğan çocuk da Ortadoğu’da doğan çocuk değil mi? Birinin şehrinin semalarında havai fişekler patlarken diğerinin üzerine bombalar yağıyor. Birinin sahil şehirlerinde çocuklar kumdan kaleler yaparken, diğerinin şehirlerinde füzeler evleri yıkıyor. Biri, ırmaklarında kayık turu yaparken, Doğulu çocuğun derelerinden kan akıyor.

Bütün bu yaşananların karşısında durabilmek için güçlü bir devlete ihtiyacımız var. Başka türlüsü mümkün değil. Türkiye bu yolda ilerliyor; fakat burada Türkiye’nin de tek başına yapabilecekleri de kısıtlı. Dolayısıyla Türkiye merkezli bir İslâm Birliği, Müslümanlar için tek çözüm yoludur; fakat bu birliğin mevcut rejimlerle kurulabilmesi mümkün değil. Zira Suudi Arabistan, BAE, İran ve Mısır gibi uzaktan kumandalı liderlerin idare ettiği bu rejimlerle bir İslâm Birliği kurulması, İslâm âlemine faydadan çok zarar getirir ve fitne ateşini körükler.

Bugün Libya, Tunus, Katar ve Cezayir gibi ülkeler Türkiye’nin etrafında kümelenmiş durumdalar ve Türkiye’yi destekliyorlar. Keza yukarıda saydığımız ülkelerin halklarının büyük bir çoğunluğu da Türkiye taraftarı. Burada halk ve rejim arasındaki farkı iyi anlamak gerek. Rejimlerin Türkiye’ye düşmanlık ediyor olması, halkının da düşman olduğu anlamına gelmez. Bu ülkelerin insanları da Türkiye’yi tarihî misyonundan dolayı kurtarıcı olarak görüyorlar. Tüm Müslüman toplumlar öncelikle kendilerini zincire vuran uzaktan kumandalı rejimlerden kurtulmalıdır.

Bu gerçekleştiğinde zaten bahsettiğimiz birlik otomatik olarak kurulacak ve Müslümanlara yönelik zulümlere karşı gereken tavır, ancak o zaman yeterli bir şekilde gösterilebilecektir.

Birileri bir an önce bizim bir Doğu medeniyeti olduğumuzu ve kurtuluşun, dünyanın her yerinde çocuk katleden Batı’da olmadığını anlamalı, diğer Doğu toplumlarına da öncülük ederek kendi geleneğimizi, kendi kültürümüzü ve kendi birikimimizi çağın sorularına cevap veren ve sorunlarına çözüm üreten bir şekilde ihya etmemiz gerektiğinin farkına varmalı, kurtuluşun burada olduğunu görmelidir.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.