Rekabet Üzerine Kurulu Bir Eğitim Sistemi Adam Yetiştirebilir mi?

Bu ayki yazıma yaşanmış bir öykü ile başlayacağım. Fransa tarihine aşina olanlar bilirler ki Jean D’arc, Fransızlar için ve Fransa tarihi için eşsiz ve azize mertebesinde bir kahramandır. Fransa’yı büyük bir badireden kurtarır, kahramanca üzerine düşen vatanseverliği göstererek büyük bir yararlılık yapar. Ancak Lüxenburg dükası tarafından bir şekilde tuzağa düşürülerek yakalanır.

Uzun uzun mahkeme edilmez. Çünkü kilise devreye girmiştir. Kendisini büyük bir aziz olarak gösteren ve insanlar tarafından gerçekten aziz olduğuna inanılan sahtekar bir papaz olan Couchon d’valans isimli adam “Bu kadın, tanrıdan emir aldığını söylüyor. Fransa’yı kurtarmak için tanrının kendisine yardım ettiği yalanını kullanıyor, yakılmalı” dediği için, Jean d’arc büyük sıkıntılara sürüklenir. Hatta aynı papaz tarafından İngilizlere satılır.

İngiliz hapishanelerinde geçirdiği iki yıla yakın zaman zarfında sürekli erkek elbisesi giydiği için eleştirilir. Ölümünden önce kendisine sorulur bu durum. “Neden erkek elbisesi giydin?” diye. Cevap çok enteresandır. “İngiliz hapishanesinde, medeniyetin beşiği olduğunu iddia eden imparatorluğun, ıslahı nefs için hapishaneye koyduğu onca erkeğin arasında erkek elbisesinden daha güvenilir başka bir varlık bulamadım.”

Jean D’arc Fransa için mücadele ederken kendisine hayranlığını ve aşkını defalarca dile getiren Fransa Kralı Charles, onun kurtulması, iade edilmesi ya da yaşaması için en küçük bir girişimde bile bulunmaz. Savcı onun ağzından bir daha erkek elbisesi giymeyeceğine dair söz alır. Ancak başka elbise vermedikleri için mevcudu giymeye devam eder. Bu da ölümü için yeterli bahanedir. Sözünde durmadı diye cezasını ölüme çıkarırlar. Cezası yakılarak öldürülmektir. 30 Mayıs 1431 yılında Jean D’arc çok büyük bir merasimle ve devasa bir ateşin ortasında kemikleri dahi eriyinceye kadar yakılarak idam edilir.

Kilise özellikle nezaret etmiştir bu infaza. Alevler söndükten sonra mahkumdan geriye hiçbir şey kalmamıştır ama yine de kontrol edelim diyerek ortada kalan külleri kontrol ederler. Büyük bir hayretle görürler ki bütün vücudu yok olmasına rağmen kalbi küllerin arasında öylece durmaktadır. Yanmamıştır.

Kısa zaman sonra Kilise onu bir azize olarak (Hristiyan kültüründe evliya) ilan eder, iade-i itibar yapar. Hatta büyük Fransız şairi Lamartin, Jean D’arc için “Fransa göstermiş olduğu bu tavır için kıyamete kadar ne kadar utansa azdır” der.

Bizim literatürümüzde bunu şöyle anlatabiliriz. Kalp yüksek bir idealle çarpar ve hayat bu ideal için yürütülürse, kalbin sahibi hakiki aşk ile tanışır. Allaha olan bu güven ve inançla çarpan kalbi hangi dünya ateşi yakabilir ki.

İşte dün gerçek anlamıyla çalışan ve eğitim veren sistemin yegane kurumları olan medreseler bünyelerinde bulunan tüm öğrencilere ayırım yapmadan ve rekabete sürüklemeden bu aşkın ser’encamını ve kazandıracaklarını anlatıyor, ilmi bu şekilde sevdiriyorlardı.

Bugünkü eğitim sistemini incelediğimiz zaman tamamen rekabete ve büyük bir yarışa dayalı kocaman bir handikapla, sorular yumağı ve çıkmaz sokaklarla karşılaşıyoruz. Her sene ya da iki yılda bir değişen eğitim sistemimizde ilkokuldan itibaren bu çarkın ve sıkıntılı sürecin içine giren çocuklarımızı hepimiz tanıyor ve biliyoruz. Beyin yapıları, bir yarış atının başlama noktasındaki bariyerden çıktığı andan itibaren finiş çizgisine kadar ciğerlerini patlatırcasına yediği kamçıların acısıyla koşturmasını emreden adeta bir at beyni gibi çalışıyor. Birinci olmalısın, yüzdelik dilimine girmelisin, iyi bir yer kazanmalısın, çok soru çözmelisin, oyun oynamamalısın, televizyon seyretmemelisin, sosyal hayatındaki zevklerinden bir sene vazgeç evladım, iyi bir bölümü kazan, bitir, mesleğini eline al sonra yaşarsın kızım, sevme kızım, beğenme oğlum, gitme bir yere, evden çıkma, ders çalış… ders çalış… ders çalış…

Ömrünün en güzel yıllarını bir yarışın içinde geçiren çocuğun yetişkin çağına baktığınız zaman odaklandığı tek şeyin iyi bir hayat standartı yakalamak için çok para kazanmaktan başka bir şey olmadığını görüyoruz. Sosyal hayatını şekillendirirken bile çevresinde bu idealine uygun insanların olması gerekliliğine o kadar şartlanmış ve inanmıştır ki, ötekileştirdiğini ve ötekileştirildiğini dahi görmez gözü.

Büyük idealler iyi bir eğitimle verilir. Ancak bu ideal çok para kazanmak, rahat bir hayat arzusu, iyi bir evde oturmak, lüks bir semtte zenginler zümresine dahil olmak, sınıfını yükseltmek, altına iyi bir araba çekmek, bu arabayla trafikte giderken bile başını dik tutarak diğer insanlardan farklı olduğunu hissedip hissettirmek ve benzeri saçmalıklar değildir tabi.

Bizim idealden kastımız önce iyi bir din ve inanç adamı olmak, sonra vatanı, bayrağı, milleti için neler yapabileceğinin sancısını çekmek, sonra insanlık için yapabileceği en güzel hizmeti icra ve ifa edebilmek için maddi ve manevi ne kadar varlığı varsa ortaya dökebilmek, imkanları dairesinde çalışmak azmidir. Muhakkak ki insan kendine yetebilmelidir. Kendine yetebilen bir insan olmak çok önemlidir. Ancak bu yeterlilik sadece maddi kazanç çerçevesinde değerlendirilmemelidir. Çünkü bunu yaparsanız bu durum sizi büyük ideal sahibi bir insan yapmaz. Sadece kendisine yetebilecek seviyede yaşayan biri yapar o kadar.

Büyük ideal sahibi insanı iyi eğitim kurumlarında yetiştirirseniz, o yetiştirdiğiniz insanın sabır ve sebatı çok daha kuvvetli olur. İdeali sadece kapitalizmle aynı doğrultuda olan insanın kırılması ise çok kolaydır. Bir milletin büyüklüğü eğitim kurumlarında yetiştirdiği insanlara verdiği büyük ideal şuuru ile doğru orantılıdır. Onunla büyür, onunla güçlenir. Aksi halde milleti millet yapan unsurlar ne kadar kuvvetli olursa olsun uzun soluklu bir varlık gösteremez.

Unutulmamalıdır ki dünyanın en büyük hazinesi ve en zor işi insanın kendisini bilmesidir. Kendini bilen kişi, insan olmanın ne büyük bir imtiyaz, ne fevkalade bir ayrıcalık olduğunu farkeder. Bu güzelliği hiçbir zaman basit bir fikir ya da menfaat uğruna heba etmez. İşte bu imtiyaz ve ayrıcalık şuurunu aşılamak, öğretmek, çocuğun anne üzerine düştüğü andan itibaren başlayan doğru bir eğitimle mümkündür. Hatta İmam Şarani (rahmetullahi aleyh) bu durumu daha da derinleştiriyor ve diyor ki, “İnsanın ruhi inkişafı anne ve babasının nişanlılığı döneminde başlar” İşte eğitimin ehemmiyetini vurgulayan bir nokta daha.

Günümüze gelelim. Bugün eğitim sistemimizi hangi penceresinden, hangi kapısından ya da kulpundan tutarsanız tutun elinizde kalıyor. Okullarımızın büyük çoğunluğu rekabete dayalı bir eğitim sistemi ile çalışmakta. Özel okullarımızda zaten bu tamamen ayyuka çıkmış, bangır bangır bağırılarak reklam yapmak adına ortalığa dökülmektedir. Büyük mütefekkirler eğitimde rekabet, eğitim kurumlarını sarmış bir mikrop gibi onları çürütür, yok eder, sadece kapitalist olarak varlıklarını ortaya koymak için onlara zemin hazırlar ve körleştirir diyor. Rekabet hissiyatıyla eğitim kurumuna giren çocuğun tüm hisleri ölü olarak okula başlar. Arkadaşlık, fedakarlık, digergamlık, çalışmak, başarılı olmak, sevmek, saygı duymak vesaire.

Eğitimde rekabet aynı zamanda öğrencilerin cesaretini kırar, azmini söndürür, mücadele şevkini yok eder. Neden mi? Çünkü günümüzdeki ödül sistemi öğrencinin hüsnüniyetle çalışmasına ve azmine değil, sınav sonucundaki başarısına göre verilmektedir.

Bugün eğitim kurumlarımızda ben merkezli bir eğitim sistemi mevcuttur. En başarılı ben olmalıyımla başlayan bu sistem eğitim hayatı boyunca kurum tarafından, öğretmenler tarafından, hasılı sistem tarafından sürekli körüklenmekte, öne çıkarılmaktadır. Asgari müşterekler ve müşterek milli ve manevi menfaatler hep ikinci, hatta üçüncü plana atılmakta, göz ardı edilmektedir. Oysa bir eğitim kurumunun vazifesi öğretimin yanında mensubu olan öğrenciyi eğitmesidir. Hangi konuda eğitmesi? Nazari bilgilerin yanında milli ve manevi müştereklerle birlikte tüm ahlak manzumelerinin de bilgi ve ideal olarak verilmesi konusunda elbette.

Bugün batıdan kopyaladığımız ve tarif ve tanımını bile batılı “bâtıl” kelimelerle yaptığımız eğitim modellerinin tamamında ben merkezli, kalbi tatmin etmeyen, öğrencinin sadece ezberine hitab eden, gereksiz birçok detayın sadece teorik olarak yerleştirildiği, hayatı boyunca bir daha hatırlamak istemediği bilgilerle tezyin edilmek esasına dayalı bir sistemi dayatılmaktadır.

Anaokulu diye isimlendirilen, annesinden başka birçok hanımın hatta son yıllarda erkek öğretmenlerin ellerine emanet edilen körpe zihinler, eğitilmek adına daha o çağda iğdiş edilmeye, uyuşturulmaya, ezbere dayalı sistemin içinde yok edilmeye ve heba edilmeye başlanıyor.

Adındaki sıcaklığı hiçbir zaman hissettiremeyen, anne şefkatinden uzak, sadece mesai kavramıyla çalışan öğretmenlerimizin ay sonunda alacakları maaş, yapacakları harcamalar, ödeyecekleri faturalar, gidermek zorunda oldukları ihtiyaçlar listesinin üstesinden gelmek üzere verdikleri hizmeti, hangi sistem, kutsal bir ideale kanalize edebilir ki?

Bugün ilkokulda yakasına kırmızı kurdele takılan öğrenci ile en arka sıraya atılmış ve ders çalışmadığı, haylazlık yaptığı için güya cezalandırıldığı ve okuma hevesi, öğrenme şevki elinden alınmış yüzlerce isim vardır etrafımızda. Ticaret ve hesap zekasıyla büyük iş adamı olmuş, iyi ki okumamışım, yoksa bende sınıftaki okuyan üniversite bitiren diğerleri gibi sürünecektim ifadesini kullanan tanıdığımız mutlaka vardır değil mi?

Bütün bunları bir araya toplayarak bu ayki konumuz olan Medrese başlığına taşımak istiyorum. Bugün içinde bulunduğumuz eğitim sistemi kabiliyete ve bilgiye göre değil, ezbere göre öğrencinin hayatını şekillendiren bir imtihanlar silsilesi olarak karşımızda duruyor.

Üniversite çağına gelmiş olan öğrencinin tüm hayatı, dimağına ana okulundan itibaren ezber olarak yüklenen, ilkokul, ortaokul ve lise çağlarında yine aynı ezber metoduna dayalı sistemin kendisine öğretebildiği, ezberletebildiği kadarıyla üniversite imtihanında sorulan sorulara verebildiği doğru cevaplar mesabesinde hasbel kader yerleştirildiği okuldan mezun oluncaya kadar büyük sıkıntı ile aldığı eğitimle şekillenmektedir.

Dün sıbyan mektebine dahil olan taptaze dimağa önce iman, ahlak ve din manzumesi yerleştiriliyor, bu güzel değerler sevgi dili ile öğretiliyordu. Dikkat edin ezberletilmiyor, öğretiliyordu. Sıbyan mektebini bitirinceye kadar çocuğun beyin yapısı, öğrenme kabiliyeti, sınırları ortaya çıkıyor ve ona göre yönlendiriliyordu. Bugün batılı büyük ve saygın okulların eğitim sistemlerine baktığınız zaman Osmanlı Enderun mekteplerini görmemeniz için kör olmanız gerek.

Bu kadar karmaşa ve kargaşanın içinde Medreseyi anlatmaya gerek var mı bilmiyorum. Yorum sizin. Vesselam.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Parçalı Umutlu

Bu ayki yazıma yaşanmış bir öykü ile başlayacağım. Fransa tarihine aşina olanlar bilirler ...

Laal Singh Chaddha’nın Düşündürdükleri

Bu ayki yazıma yaşanmış bir öykü ile başlayacağım. Fransa tarihine aşina olanlar bilirler ...

Nesrin Abla ve Huzurun Kokusu

Bu ayki yazıma yaşanmış bir öykü ile başlayacağım. Fransa tarihine aşina olanlar bilirler ...