Özlenen Bir Dost: Sultan Şehir Sivas

Kavuştuğunuzda mutlu olduğunuz dostlarımız vardır. İçimiz huzurla dolar, sarılırız, varlığıyla teselli buluruz. Şehirler de benim için öyledir. Hele hele de o şehirde dostlarım varsa daha bir anlam kazanır. Yüksek lisans yıllarımda sevdiğim bir hocam, “Bir şehre gittiğinizde, ilk olarak mezarlarını ziyaret ediniz, vefat etmiş sevdiklerine nasıl davranıyorlar görünüz. Daha sonra da konuşma yapılarını, dil özelliklerini tanıyın.” demişti. Bu söz aklımdan hiç çıkmıyor. Sivas’a üniversite okumaya geldiğimde kaldırımları süpüren bir abime adres sormuştum, işini bırakıp o adrese kadar benimle gelmişti. Gördüğüm sıcak samimiyet sonbaharda geldiğim şehri ısıtmaya yetmişti. İkliminin sert olması beni korkutsa da halkın mertliği zemheriyi yaza çevirmişti.

Yer üstü ve yer altı zenginliklere sahip bir kenttir Sivas. Eşsiz demir madeni memlekete maddi zenginlik katarken, Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Cumhuriyet Dönemi’nden günümüze gelene kadar gönülleri aydınlatan manevi yol gösterici ilim adamlarının çokluğu Sivas’a asırlar boyu hatırlanacak tarihî bir kimlik kazandırmıştır.

Kervanların işlediği, doğudan batıya, batıdan doğuya ham madde taşınan devirlerde Sivas; tüccarların mallarını, görgülerini, bilgilerini değiş tokuş ettiği, farklı dillerin, dünya görüşlerinin karşılaştığı bir ticaret merkeziydi. Bir idari ve ticari merkez olarak, Anadolu kıtasının ve tüm Eski Dünya’nın medeni birikimini, maddi ve kültürel zenginliğini kendine çekiyordu. 1071’de Anadolu’nun Türklere açılmasından sonra Danişmentliler eliyle Türkleşen ve İslamlaşan Sivas, büyük İpek ve Baharat Yolları üzerindeki en önemli menzillerden biri hâline geldi. Hinterlandına pek çok han, kervansaray ve köprü yapılarak ticaret garanti altına alındı. Günümüze pek az bir kısmı kalan bu yapılar, Sivas’ın Selçuklu çağında ticaretin ana güzergâhında yer aldığını işaret etmektedir.

Biz sarayların geniş mekânlarından, kabirlerin dar bölmelerine getirildik.”

I. İzzeddin Keykâvus bilgin, iyi huylu şair bir insandır. Genç yaşta hastalanması sebebiyle tıbba ve hekimlere çok önem vermiştir.

Şifaiye Medresesi (Darü’ş-şifa)

Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykâvus tarafından 1217 yılında şifahane olarak yaptırılmıştır. Dört eyvanlı olan medresenin bir eyvanı türbe hâline getirilmiştir. Darüşşifa 48 x 68 m ebadında, dikdörtgen planlı, tek katlı kesme taştan yapılmıştır. Orta avlulu ve revaklı olan medrese, portal ve arka duvarlar boyunca uzanmaktadır. Ana eyvanın yanında iki büyük salon bulunur. Medrese hücreleri beşik tonozla örtülü ve pencerelidir. Portaldeki aslan ve boğa kabartması, ana eyvan köşelerindeki madalyonlarda bulunan kadın ve erkek başı rölyefleri bu medresenin belirgin özelliğini oluşturur. Taş ve çini işçiliği ise ayrı bir önem arz etmektedir.

Taç kapısı üzerindeki kitabesinden şifahanenin 1217 yılında Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykâvus tarafından yaptırıldığını öğreniyoruz. Taç kapısı cepheden daha ileriye taşkın durumdadır. Kapı kavsarası dokuz sıralı mukarnaslı olup yan yüzler geometrik ve yıldız motifleri ile işlenmiştir. Bu motifler, ışık-gölge tesirleri oluşturacak görünümdedir. Kapı kemeri köşeliklerinde simetrik iki hayvan figürü görülmektedir. Tahrip olmuş bu hayvanlardan sağdakinin kuvveti sembolize eden bir aslan, soldakinin sıhhati sembolize eden boğa figürü olduğu kaynaklarda belirtilmektedir. Bazı kaynaklarda ise her ikisinin de aslan figürü olduğu yazılıdır.

Anadolu’daki Selçuklu Tıp sitelerinin ve hastanelerinin en büyük boyutlusudur. Hastane, 1768 yılında çıkarılan bir fermanla medreseye çevrilmiş, I. Dünya Savaşı esnasında levazım ambarı olarak kullanılmıştır.

Genç yaşta hastalanan İzzeddin Keykâvus vasiyeti üzerine çok sevdiği Sivas’a ve yaptırdığı Şifaiye’dekitürbeye getirilerek 1220 yılında defnedilmiştir.

Şifaiye’den bahsedip Gökmedrese’yi anlatmamak olur mu?

Gökmedrese

Sivas Kalesi’nin ve 4 Eylül Parkı’nın güneydoğusunda bulunan bu medreseyi Selçuklu Veziri Sahip Ata Fahrettin Ali 1271 yılında yaptırmıştır. Mimarı Konyalı Kaluyan'dır. Evliya Çelebi bu medreseden Kızıl Medrese diye söz etmiştir. Medrese ile ilgili olarak; “Bu eserin mislini yapmak mümkün olmadığını, diyar-ı İslam’da emsaline rastlanmadığını, Timurlenk’in hayretle temaşa ettiğini, kapısının kale kapısı kadar sağlam olduğunu, iki katlı yapıldığını, 80 oda ihtiva ettiğini, talebenin kışın alt katlardaki odalarda çalıştıklarından bir müderris, iki sufi, 20 talebesi olduğunu; mescidin bir imamı, iki müezzini, kütüphanesinde bir hafız-ı kütup, bir kapıcı ve ferraş bulunduğunu; mescit kütüphaneden başka bir de fakirler için yemek pişirilen darü’z-ziyafesi olduğunu” belirtmiştir. Selçuklu medreselerinden günümüze iyi bir durumda gelebilen bu medrese dikdörtgen planlıdır. Gökmedrese’nin 14 odası ve bir mescidi bulunmaktadır. Giriş kısmının üzeri dört kollu yıldız şeklinde bir tonoz ile örtülmüştür. Gökmedrese’nin mermer portali Çifte Minareli Medrese’ye benzer şekilde iki yanına kabartma bezemeli kuleler üzerinde yükselen iki minare ilave edilmiştir. Portalin en üst bölümünde “Kılıçarslan’ın oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev’in Saltanat günlerinde imar edildi” yazılı bir kitabe bulunmaktadır. Portal zengin süslemesi ile döneminin en önemli yapıları arasındadır. Kapı kemerinin iki yanına 12 hayvan başı kabartması yerleştirilmiştir. Ayrıca iri yıldız motifleri, hayat ağacı, küçük kuşlar, kartallar bitkisel motiflerin arasında dikkati çekmektedir. Ön yüzdeki köşelere kabartma bezeli kuleler yerleştirilmiş, üzerine de yivli gövdeli birer şerefeli iki minare oturtulmuştur. Bu minareler yapıya anıtsal bir görünüm kazandırmıştır. Minarelerin gövdeleri kabartma, geometrik ve bitkisel motiflerle boş yer kalmamacasına bezenmiştir. Büyük olasılıkla da bunların içerisine mozaik çiniler yerleştirilmiş, ancak bunlar döküldüklerinden günümüze gelememiştir. Bu çinilerden dolayı da Gökmedrese ismini almıştır. Portalden üzeri açık avluya girilmektedir. Avlunun ortasında altı köşeli bir havuz vardır. Avlunun kuzey ve güney taraflarına altı sütunlu, birbirlerine kemerlerle bağlanmış iki revak yerleştirilmiştir. Revakların iki yanına küçük birer eyvan yapılmış, bunların her iki yanına da üçer oda yerleştirilmiştir. Bu odalar birbirlerinden farklı ölçüdedir. Bu revakların orta kemerleri diğerlerinden daha geniştir. Revakları taşıyan kemerler devşirme olarak buraya getirilmiştir. Bunların çoğu kırık olduğundan da kelepçelerle sağlamlaştırılmıştır. Sütunların başlıkları tipik sütun başlıkları olup, palmet, yaprak gibi motiflerle bezenmiştir. Revaklar tonozlarla örtülmüştür. Arkalarında da duvarlara açılmış küçük kapılı medrese hücreleri bulunmaktadır. Hücrelerin üzerleri tonoz örtülü olup, kapı üstündeki pencerelerle aydınlatılmıştır. Girişin karşısındaki büyük eyvan ve yanındaki iki oda günümüze gelememiştir. Girişin karşısındaki ana eyvan yıkılmış ancak, 1825 yılında dönemin müftüsü Seyit Abdullah Efendi tarafından medresenin bir bölümüne ahşap bir ikinci kat eklenmiştir. Girişin sağ tarafında mescide yer verilmiştir. Mescit, 5.00 x 5.00 m. ölçüsünde kare planlıdır. Üzerini Türk üçgenlerinin oluşturduğu tuğladan bir kubbe örtmektedir. Mihrabın üst kısmı iyi bir durumda olup, buraya çini ile Ayete’l-Kürsi yazılmıştır. Alt kısım ise bozulmuş ve burası sıva ile örtülmüştür. Mescidin karşısına kare planlı Darü’l-hadis (dershane) yerleştirilmiştir.

Gök Medrese 1904 yılında Sivas Valisi Reşit Akif Paşa tarafından onarılmış, 1926 yılında okul, 1927 yılında da müze olmuştur.

İlhanlılar tarafından yaptırılan Çifte Minare, Divriği ilçesinde bulunan Ulu Cami, Sivas’ın görülmesi gereken yerlerinden bazılarıdır.

Sivaslı bir arkadaşınıza misafir olduğunuzda; “Gardaş kelle gırdırayım mı? Etli ekmek döktüreyim mi?” sorularıyla muhatap olursunuz. Karnınızı bir güzel doyurduktan sonra, hamamlarını ziyaret eder, sonra yola revan olursunuz.

Şemsi Sivasî hazretleri, üç şemsten biridir. İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri son dönem gönül erlerindendir.

Âşık Veysel elinde sazıyla hakkı söyler, Sivas ellerinde sazım çalınır, gelmeyen, göremeyen, pişman olur üzülür.

Sadece bakmanın yetmediği, görmenin ve idrak etmemizin gerektiği memlekettir Sivas.

Ne duruyoruz o vakit. Bekliyoruz.

Kaynakça:

1) Anadolu’nun Kalpgâhında, Yolların ve Kültürlerin Kavşağında “Emin” Bir Şehir: Tekin Şener, Yerli Düşünce dergisi, 2015.
2) Temur, A. M. ve Kukaracı, İ. U. (2006). Anadolu Selçuklu Devri Sivas Yapılarında Taş Süslemeciliği. Selçuklular Döneminde Sivas Sempozyumu Bildirileri 2.
3) Ey, R. (2003). 20. Yüzyıl Başlarında Sivas’ın Tarihî Coğrafyası. Cumhuriyet’in 80. Yılında Sivas Sempozyumu (15-17 Mayıs 2003) Bildirileri, 133-146.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Osmanlı’nın İlk Müderrisi: Dâvûd-i Kayserî Hazretleri

Kavuştuğunuzda mutlu olduğunuz dostlarımız vardır. İçimiz huzurla dolar, sarılırız, varlığıyl...

İlmin ve Maneviyatın Mahfisi: Hazreti Pir Ramazan Afyonkarahisari

Kavuştuğunuzda mutlu olduğunuz dostlarımız vardır. İçimiz huzurla dolar, sarılırız, varlığıyl...

İslâm Medeniyetinde Bir Eğitim Kültürü: Medreseler

Kavuştuğunuzda mutlu olduğunuz dostlarımız vardır. İçimiz huzurla dolar, sarılırız, varlığıyl...