Özlenen

Son üç günüm oldukça hareketli ve hızlı geçti. Sarıkamış’ın soğuk eteklerinden başlayan, Kop Dağının serin zirvelerinden Zigana’nın sarp yamaçlarına kadar uzanan eşsiz doğada bir araba yolculuğu yaptım. Yapmış olduğum bu yolculuk ne Tanpınar’ın Erzurum düzlüklerinde kağnı üzerinde yaptığı seyahatlere benzedi ne de Evliya Çelebi’nin seyahatlerine.

Yolculuğumu farklı kılan özelliği kalitesi değildir kesinlikle. Bu seyahatimde Tanpınar gibi ay ışığı altında gökyüzünün kandillerini izleyerek uykumu beklerken cırcır böceklerini dinlemedim; Evliya Çelebi seyahatnamesinde geçen tarihin kevgir gibi süzgeçten geçirdiği atmosferi solumadım.

Bu seyahatim boyunca, teknolojinin insan bedenine sunduğu hızın arasında duygularımı sakinleştirmeye, zihnimi dizginlemeye çalışmak için büyük gayret sarf ettim. Sağ ayağım gaza bastıkça göğsümün sol yanında kabaran duygularımı frenlemeye çalışmaktan neredeyse beyin balatalarım sıyrıldı.

Neyse. Bu kadar afili anlatımla sizleri sıkmadan seyahatim boyunca tefekkürden tevekküle geçit aradığım duygularımı kaleme dökmeye çalışayım.

Özlenen Neydi?

Hz. Adem ile Hz. Havva yeryüzüne gönderildiğinde geride bıraktıkları cenneti ne kadar özlemişlerdi, ne kadar arzulamışlardı? Onların özleminden bize kalan hasret kalıntıları nelerdi?

İnsanlık tarihi boyunca binlerce peygamberin müjdelediği, Allah’ın dört büyük kitabında vadettiği “cennet” neresidir ve nasıldır? Hz. Adem’in özlem çektiği cennet miydi, yoksa neydi?

İnsanoğlunun soruları ne sınır tanır ne had bilir. Bu nedenle sorularıma ara vererek kendimce bulduğum cevapları izah etmeye çalışayım:

İnsan, geleceğe özlem duymaz, geleceğin hayalini kurar.

Kurduğu bu hayal, geçmiş yaşantılarının güzel anılarıyla döşelidir. Her bir basamağında, her bir adımında geçmişin izleri vardır. Dolayısıyla özlem duyulan şey “gelecek” değil, “geçmiş”tir. Geçmişte kaybettiğimiz sevgilerimizi, umutlarımızı, hayallerimizi, heyecanlarımızı hep gelecekte ararız. Bu arayış aslında insana kaybettiklerini buldurmaz; aksine yaşanmakta olan ânın, geleceğin karanlık dehlizlerine terk edilişidir. Çünkü insan hatırına düşen her bir şey, başka bir şeyi gölgeler ve unutturur.

Dünya hayatı ile ahiret hayatı arasındaki ilişki de aslında geçmiş ile gelecek arasındaki ilişkiye çok benzemektedir. Bize bildirilen ilahi mesajlar, nereden geldiğimizi, nerede bulunduğumuzu ve nereye gideceğimizi hatırlatır. Ancak biz “geçmiş” ve “gelecek” denildiğinde takvim yapraklarının ötesine geçemiyoruz. Tüm özlem ve hayallerimizi beşik ile tabut arasına sıkıştırıp ruhumuzu yeryüzü kabuğuna hapsediyoruz.

Cennette Fotoğraf Makinası Olacak mı?

Niçin fotoğraf çekeriz? Gözümüzün gördüğü şeyleri dijitale kopyalarken gayemiz ne olabilir: Unutmamak mı, hatırlamak mı, görmeyene göstermek mi, bugünü yarına taşımak mı?.. Yoksa zamanı, mekânı ve nizamı durdurma provası mı?

İnsanlar fotoğraf çekmeye niçin ihtiyaç duyarlar? Yukarıda bahsettiğim seyahatim süresince bol bol fotoğraf çektim. Çekerken de bu soruyu kendime sordum: “Sahi ben neden fotoğraf çekiyorum?”

Bu soruya kendimce ama bazıları kendime uymayan birkaç cevap ürettim:

Bazı insanlar zamanı durdurarak yaşadığı ânı ölümsüzleştirmek ister. Bir görüntünün donukluğunda kendisini buzlandırarak ölümsüzleştirmek istediği aslında zaman değil, kendisidir. Bu düşünceyle fotoğraf çeken isyandadır. Tüm zamanların ve mekânların mutlak sahibi olan Allah’a karşı tanrıcılık oynama acziyetliğidir.
Bazı insanlar kendi gözleriyle şahit oldukları, müşahede ettikleri güzellikleri başkalarına da taşımak ve göstermek isterler. Bu düşünceyle zamanı ve mekânı kopyalayan insan, mest olduğu güzellikleri ne kadar kaliteli çekerse çeksin, bir başkasına asla kendi gözünden ve gönlün gördüğü gibi yansıtamayacaktır, yaşatamayacaktır. Bu hakikatin farkında olmayan insan kibir gafletine düşer; farkında olan insan ise kendisine bahşedilen kalp ve göz nimetinin şükrünü ifa eder.


Hangi cümleleri kullanırsam kullanayım, içimden geçen duyguları hangi kelime ve kavramlarla ifade edersem edeyim, hiçbir okuyucum ne benim gözümden görecektir ne de benim kalbimle düşünecektir. Bu nedenle bazen yazmayı, okumayı, fotoğraflara/videolara bakmayı bırakıp doğaya kaçmak gerekir; hakikat kitabını biraz da gönül gözüyle okumak için...

Ya cennete gitmek nasip olursa!

Orada da hatırlamak ve özlemek olur mu? Şahit olduğumuz güzellikleri unutmamak için fotoğrafı çekmeye ihtiyaç duyar mıyız?

Ha hatırlamışken son bir soru sorayım: Cennette olduğunuzu düşünün. Elinizde bir fotoğraf makinanız olsa neyi çekmek isterdiniz?

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Bakmak ve Görmek Üzerine Derlediğim Karışık Hikmetli Notlar

Son üç günüm oldukça hareketli ve hızlı geçti. Sarıkamış’ı...

Öğüt

Son üç günüm oldukça hareketli ve hızlı geçti. Sarıkamış’ı...

Safların Belirlendiği Gün

Son üç günüm oldukça hareketli ve hızlı geçti. Sarıkamış’ı...