Sıradaki içerik:

Nizamülmülk ve Nizam-ı Âlem

e
sv

Ömer Seyfettin’in Bomba İsimli Hikâyesi Üzerinden Hatırlatma

avatar

Yusuf Duru

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 5 dakika)

Ömer Seyfettin.

Hemen hepimizin okul yıllarımızdan ismini duyduğumuz, bir çoğumuzun kitaplarını okuduğumuz Türk hikayeciliğinin dehası bir isim. Yaşadığı dönemi ve sosyal olaylarını öyle güzel tahlil ederek okuyucuları ile buluşturmuş ve bunu da hikaye sanatını kullanarak öyle akıcı bir üslupla ardında bir miras bırakmıştır ki, yıllarca değerinden hiçbir şey kaybetmeden nesilden nesile aktarılacak bir hazine niteliğinde, kıymetini bilmesek de karşımızda durmaktadır.

Bugün Milli Eğitim Bakanlığımızın resmi bir politika olarak benimsediği ve ana okulundan, üniversitelere kadar yaymaya çalıştığı “Değerler Eğitimi” adı ile bildiğimiz projenin, bundan yüz yıl önce, hikayelerinde yaşadığını gördüğümüz Ömer Seyfettin’i hayırla yad ediyoruz. Bugün size onun ölüm yıldönümü münasebetiyle “Bomba” isimli hikayesinin tahlilini yapmaya çalışacağım.

DİL VE ANLATIM

Ömer Seyfettin tüm hikayelerinde olduğu gibi bu hikayesinde de  akıcı ve anlaşılır bir Türkçe kullanmış, hikayenin akışı içinde satırlar arasına yerleştirdiği Osmanlıca kelimelerin kullanımını da çok ustaca bir ahenkle yapmıştır.

“…Baba İstoyan’ın bir tanecik oğluydu. Köyünde, Sofya’dan gelen muallimde okuduktan sonra, genç papazın delâletiyle kendisi de Sofya’ya gitmiş, orada tahsilini bitirmişti.”

Sadece bu cümlede “muallim”, “delalet” ve “tahsil” kelimeleri o kadar ustaca ve güzel bir şekilde bir araya getirilmiş ki, o dönemin Türkçe’sine vakıf olmayan, kelimelere aşinalık duymayan hatta dönem diline karşı olduğunu her fırsatta ifade ederek modern Türkçeyle yazmaya, konuşmaya çalışanların bile rahatlıkla anlayabilecekleri bir güzellik olarak hitap ediyor. Bomba hikayesi 1900’lü yıllarda Makedonya’da cereyan ediyor. Burada anlatılanlar bir hikaye, ancak benzerleri onlarca kez yaşanmış bir hikaye. Bazı filmler seyrederiz. Bu filmin hikayesi gerçek hayattan alınmıştır diye bir ibare ile başlar. İşte Ömer Seyfettin’in Bomba hikayesi de, o yıllarda tüm balkanları sarmış olan ve Osmanlı’ya başkaldıran komitacıların feci bir cinayetini ve gasbını anlatmakta.

Burada şu hususu hemen belirtmemiz gerek. Bomba hikayesinde, özellikle dönemin sosyal olayları neticesinde milli şuurun yükseldiği, milliyetçilik akımının ehemmiyet kazandığı bir tarihte yaşanmış ya da yaşanması muhtemel bir hadise anlatmaktadır.

Balkanlarda, hükümet ve yönetim boşluğundan dolayı bir kargaşa hakimdir. Bu kargaşa; o bölgede yaşayan, slav, sırp, Makedon, Boşnak  ve daha başka ırklara mensup büyüklü küçüklü toplulukların, kendi içlerinde gruplaşmalarına, toplanıp çeteler kurmalarına ve bu çeteler marifetiyle mevzi hürriyetlerini geçici bir süreliğine bile olsa ilan etmelerine zemin hazırlamıştır. Dönemin slav kökenli sırp komitacıları da kendi çetelerini kurup dağa çıkmışlar, yakın köylere baskınlar yaparak bugünün ifadesi ile terör ve tedhiş hareketleri ile halkın maddi ve manevi varlığına ciddi bir tasallut eylemlerini icra etmeye başlamışlardır. Kendi yanlarında durmayanları, kendilerine yardım etmeyenleri hiç acımadan ve çok şen’i usullerle öldürmüşlerdir.

İşte Bomba hikayesinin baş kahramanı Boris’de bir müddet bu komitacılarla dağda gezmiş, çeşitli eylemlere katılmış, ancak daha sonra meşrutiyetin ilanı ile silahını bırakarak ıslahı nefs etmiş bir Makedon’dur. Güçlü kuvvetli, iri yapısı ile komitacılar tarafından kısa sürede aralarına katılmasına izin verdikleri Boris’in birden silahını bırakması ve hatta evlenmesi ve ev sahibi olması kabullenilmemiştir. Başarılı bir hikaye çok iyi bir gözlemle ve hadiselerin içinde bizzat bulunmakla kaleme alınır. Yazar Ömer Seyfettin Bomba hikayesini kaleme alırken hadisenin ya da benzer hadiselerin yaşandığı Makedonya’da askerlik görevini yapma şansı bulmuştur. Buna şans diyoruz çünkü gözlemlediği ve bizzat yaşayanlardan dinleyerek notlar aldığı olayların merkezinde bulunmak usta bir kalem için bulunmaz bir fırsattır.

Hatta üstüne üstlük, Ömer Seyfettin, bağlı bulunduğu askeri birlik ile Balkanlarda Makedon komitacılara karşı mücadele etmiş, silahlı çatışmalara dahi girmiş bulunduğu için onların haleti ruhiyesini yakından müşahade etme imkanı da bulmuştur.

Bomba hikayesini okuduğumuz zaman, hikayede üç nirengi noktasının varlığını görürüz. Birincisi, Boris’in silahlı bir mücadeleye katılarak komitacılarla dağda kalması ve onlarla birlikte sözde vatan ve hürriyet sevdasına bürünmesi, akabinde Meşrutiyetin ilanı ile silahını bırakıp normal hayata dönmesi, ikincisi kısa süre önce birlikte dağda mücadele ettiği komitacılardan ayrıldığı ve onların haleti ruhiyesini yakından bildiği için, babasının da yardımıyla o güne kadar biriktirebildiği bütün varlığını satıp ailesi ile birlikte, o günlerin en huzurlu ülkesi olarak bilinen ve dünyaya böyle lanse edilen Amerika’ya kaçma planları, üçüncüsü Boris’in bu planını haber alan komitacıların, babasının hayatına kastedeceklerini söyleyerek Boris’e ulaşmak için, bulundukları köye baskın verip Boris’i öldürmeleri.

Zaten hikayenin ana nirengi noktası da bu ölüm hadisesi üzerine kuruluyor. Zira bundan önce Boris ve eşi Magda’nın hayallerini öyle akıcı ve güzel bir üslupla bize aktarıyor ki yazar, adeta bizde onlarla birlikte Amerika’ya yolculuk ediyoruz ve o güzel memleketin nefis güzelliklerini hissediyoruz.

Yaşadığı köyü, evi ve ortamı tasvir ederken Boris’in ağzından dökülen kelimeler ile bizde kütüklerden yada kelle taşlardan inşa edilmiş, salaş, pis, karanlık ve düzensiz bir evin içindeymişiz gibi hissediyoruz kendimizi.

“…Göreceksin ki o zaman, insanlık ne tatlıymış! Güzel ve asayişli şehirler… Tiyatrolar! Geniş ve aydınlık sokaklar, cennet gibi köyler. Birbirine ihtiram etmesini bilen adamlar… Hiçbir sefalete müsaade etmeyen büyük şefkat müesseseleri… Hastaneler, sanatoryumlar… Mektepler, dârülfünunlar… Hâsılı cennet! Mümkün değil bunları tahayyül edemezsin. O vakit bazı geceler, minimini evimizde, doğacak çocuğumuz yanımızda oynarken, sa’y ve namusumuzdan emin, ansızın Makedonya’yı, bu yamyamlar memleketini hatırlayacağız. Gözümüzün önüne pis ve dar sokaklar, sefil ve uryan adamlar… Kanlarla lekelenmiş nihayetsiz karlar, kara, müstekreh ve keskin baltalar sonra siyah, müthiş Balkanlar, Pirin gelecek! Tüylerimiz ürperecek, sen yine böyle benim kucağıma kaçacaksın. Bu pis ve müthiş Makedonya’nın kabuslarını buselerimle senin gözlerinden sileceğim…”

Dildeki akıcı üsluba, tasvirlerdeki güzelliğe ve hayalin kelimelere dökülürken ki tarifine baktığımız zaman Ömer Seyfettin’in ne kadar usta bir kalem, ne büyük ve bedii bir edebiyat sanatçısı olduğunu bir kere daha anlıyoruz.

Yıllardır okullarımızda yetişmekte olan nesillerimize anlatmaya çalıştığımız ve adını maalesef batıdan alıntı olması hasebiyle “değerler eğitimi” olarak telaffuz ettiğimiz, tüm ahlak manzumelerini, hikayelerinde ustaca işleyen Ömer Seyfettin’i mutlaka tekrar tekrar okumalı ve okutmalıyız diyorum.

Ömer Seyfettin’in yazdığı tüm eserleri dikkatli bir şekilde incelediğimizde, her biri kendi içinde başlı başına bir ahlak manzumesi olan ve insan ruhunu baştan ayağa terbiye eden kaideler bütününün varlığını aşikar görürüz.

Bin dört yüz yıl evvelinden bu güne kadar sosyal hayatımızın içine sağlam bir şekilde bina edilen sarsılmaz, yıkılmaz ahlak manzumesi her başlığın, bugün “Değerler Eğitimi” gibi basit ve sıradan bir isimle anlamlandırılmaya çalışılmasını anlamak gerçekten zor.

Değerler Eğitimi başlığı ile dayatılan kurallar bütünü, onca imkana, çalışmaya ve müdahaleye rağmen, özellikle çocuklarımızın nezdinde kabul görmeyişini ve bir türlü kabul edilmeyişinin garabeti aşikar bir şekilde ortadadır. İşte Ömer Seyfettin’in hikayelerinde kullanılan metodun kullanılmayışı, yapılan çalışmaların yüzeysel ve “kalbi his”den uzak oluşu, sadece bir eğitim müfredatı olarak görünüşü gibi daha bir çok olumsuzluğu ekleyebiliriz bu kabullenmemeye.

Sadece “Kaşağı” hikayesi ile yalanın ne büyük bir felaket olduğunu, hem akıcı, hem tatlı ve kalıcı, hem de zihinlere, kalplere kazıyarak anlatıldığı başka bir eser tanımıyorum. İşte Ömer Seyfettin’in Türk Hikayeciliğine kattığı bu anlatım üslubundaki harikulade tarz, kelimelerle adeta kıvrak ve ustaca rak sediş, okuyucuyu kucaklayıp, sarıp sarmalayıp hadisenin geçtiği yere, zamana götürmesi de ayrı bir ustalık eseri olarak karşımıza çıkıyor.

Ömer Seyfettin; uzun tasvirler ve anlatıları tercih eden, ancak bu uzun tasvirlerle okuyucularını sıkmadan adeta kelimelere dans ettirerek eserini okuyucunun gözünde ve gönlünde ayrı bir yere oturtmasını bilen çok başarılı ve basiretli bir kalem ehli, hikayecidir.

İşte Boris’in evine gelen komitacıların yaptıkları tüm işkencelere karşı yaşlılığın verdiği çaresizliğini anlatan Baba İstoyan’ın durumu şu cümle ile o kadar net ve anlaşılır ifade ediliyor ki, hayran olmamak elde değil.

“…Sağ yanağının iki yerinden kan akıyordu. Baba İstoyan bu manzarayı görmemek için ocağın kenarına çömeldi ve başını avuçlarının içine aldı. Gözlerini ateşe dikti. Artık hiçbir şeyi görmüyor ve duymuyordu. Sadece ateşin yalımları gözlerinde büyüyor, sağır bir dünyaya ateşten körleşmiş gözleriyle öylece bakıyordu….

Komitacılar elbette emellerine ulaşmışlar, Boris’i öldürmüşler, satılan mallardan elde edilen tüm parayı gasp etmişler, Boris’in sevgili eşi Magda’ya ilişmişler ve çekilip giderken ortaya bir bomba koymuşlardı. Geldiklerinde ellerinde iki parça beze bağlı bu bombayı saklaması için Boris’in karısı Magda’ya, borisin hayatına karşılık emretmişlerdi. Ömer Seyfettin tüm hikayelerini kimsenin beklemediği bir sürprizle sonlandırmayı seven ve bunu da başarı ile ortaya koyan bir yazardır. Yüksek Ökçeler, Kaşağı, Pembe İncili Kaftan, Falaka, Forsa, Gizli Mabet gibi hikayeleri başta olmak üzere kaleme aldığı hikayelerinin tamamı mutlaka sürpriz bir sonla bitmekte ve bu son okuyucuyu tatlı, isterik bir heyecana sürüklemektedir. Yazarın başarısı aynı zamanda, öykülerinde işlediği konulara, her türlü ince ayrıntısına kadar vakıf olmasına dayanmaktadır. Pembe İncili Kaftan isimli öyküsünde, aslında bir mandıra sahibi olan ama vakarından ve cesaretinden kimsenin şüphe duymadığı kahramanın, öykünün sonunda mal varlığının tamamını ipotek etmek karşılığında aldığı parayla satın aldığı nadide incilerle süslenmiş kaftanı altına sergi olarak almasından sonra, elçi olarak gittiği devlet reisinin huzurundan ayrılırken yerde bırakması ve “Biz altımıza serdiğimizi bir daha sırtımıza almayız” diyerek milli seciye ve hassasiyet noktasında okuyucuyu şahika bir noktaya çıkarması, onun üstün ve kıvrak zekasına, okuyucuyu bir anda tesiri altına alabilecek kadar bedii bir anlatım kaabileyetinin olduğuna ve hikaye ettiği hadisenin sonucundaki sürprizle de heyecanı nasıl doruk noktaya taşıdığına delalet etmektedir. Bu yazımızda incelediğimiz Bomba hikayesinin finalinde de, Boris’in karısı Magda’ya saklaması için verdikleri ve bomba dedikleri sargıların içindeki yuvarlak kabarıklığın, aslında Boris’in kesik kafası olduğu ve Mağda’nın saklamak üzere eline aldığında, ellerine bulaşan kanla bunu anlayarak aklını yitirdiği sahnede tüm çıplaklığı ile örtülü vahşeti hep birlikte yaşamaktayız.

Bugün hikayeciliğimizin geldiği noktayı düşünecek olursak başarılı kalemlerimizin varlığını ve gerçekten insanı etkileyen, duyguları tetikleyen ve kalbi derinden sarsan eserlerin yazıldığını inkar edemeyiz.

Genç nesillerin Ömer Seyfettin’i yeniden okumaları, anlamaları, tahlil etmeleri ve merak sarabilecekleri hikaye yazarlığında Ömer Seyfettin’i örnek alarak çağdaş Ömer Seyfettinler olmaları temennisiyle.

Üstadı hayırla yad ediyoruz. Ruhu şad olsun.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.