Ölür İse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Sessiz bir boşluktayım. Fakat bîkarar hâlim uzun sürmeyecek. Elimde Yunus Emre Divanı, gözlerim kapalı. Bir terazi kuramadığım cümleler arasında, her kelime bir sirayet, iki kelime ittihadını kurduğunda berceste. Hangi kefeye bir yaprak bıraksam, öbür kefe külliyatlar sırtlanıyor. Yine de denge bozulmuyor, tuhaf; şaşmıyor muvazene. Öyleyse umuyorum, bekliyorum, düşünüyorum ve biraz da hayal kuruyorum bu kısacık vakit dahilinde. 

Nihayet gözlerimi açıyorum sonra; suretime bakan ilk cümle, sîretimde saklı olanı da okuyor. 

İlk cümle, sanırım kendi yazısını kendi seçiyor: “Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.” 

… 

Evvela kelimelerin mahiyeti ile alâkalı biraz konuşmamız gerekiyor. Kelimeler, harflerin – alelade veya kurallı- bir araya gelmesinden ve böylece bir anlam ifade etmesinden çok daha mühim bir vasfa sahiptir. Çünkü kelimeler, ancak kalpten tezahür eder. Akıldan, diyecek olursanız, akıl dahi kalpten bîperva değildir. Kelimeler, tıpkı kâinatın bütünü gibi mânâ kisvesi içinde hareket ederler. His ve fikirden hâsıl, bir de ruhları vardır.

Her kelimenin farklı anlamı olduğu gibi bir kelimenin de birden çok anlamı olabilir. Mülahazadan mütevellit; bu duruma, bir dilbilgisi nazariyle değil, manevi bir insiyak ile bakmamız daha doğru olur zannediyorum. Mesela; aynı kelimeyi, hüzünlü biri telaffuz ederse başka, neşeli biri telaffuz ederse başka bir mânâ çıkar ortaya. Gidiyorum, dendiği vakit, hüzünlü kimse hasreti, neşeli kimse de vuslatı tasavvur eder. 

Peki, Yunus Emre’nin kelimeleri hangi mânâyı kuşanmıştır? Onun sözleri, üç beş kelime ve sade bir kafiyeden mi ibarettir? Ya da, bir şairdir, tanısı koymak için bu kafi midir? Şair değilse bile kimdir? Kimdir Yunus Emre? Nice sorular içerisinde en dikkate değeri ise şudur: Yunus ne söyler? 

Epey uzun bir vakittir zıtlıklar üzerine çalışıyorum. Her şey zıddı ile kâimdir, düsturunca birbirine dayanan, beslenen ve kimi zaman da rücu eden mefhumları araştırıyorum. Hamdolsun, bu çalışmalar -uykusuz gündüz ve geceler- beni bir hakikate ulaştırdı. Yaratılmış her şeyin bir zıddı var, aşkın yok! Aşk, muhkem ve kudretli; müstakil bir yalnızlıkta bir başına. Bu sebeple, aşk ile söylenen hiçbir kelimenin de zıddı yok. Tek bir istikameti var; o da Tek ve Bir’e doğru.

İşte Yunus tam olarak bunu yaptı; aşk ile söyledi, aşkı söyledi! 

XIII. Yüzyıl sonları ile XVI. Yüzyıl başları arasında, yola revan oldu Yunus; zamanın İslâm (özelde Anadolu) coğrafyasını gezdi ve söyledi gönlünden neşet eden sözlerini. Neden seyyar olduğuna temas etmeden evvel, şunu belirtmek isterim: Eskiler, yan ama tütme, derlerdi. Bu bahsi, Yunus için geçerli bir dervişlik alâmeti olarak savunmamız mümkün değil. Çünkü o, hem yandı hem de tüttü! Elbet bunun da bir sebebi vardı; yaşadığı çağ, Moğol mezâliminin hissiz taşlara bile sirayet ettiği korkulu vakitlerdi. Bir zamanların kudretli hükümranı Selçuklu Devleti parçalanmış ve küçük beyliklere bölünmüştü. Takdir edersiniz ki, küçük lokmalar kolay yutulur. Devlet otoritesinin olmadığı o karanlık çağda kıtlık, zulüm ve insan kıyımları artık alelade bir hâl almıştı. 

Nihayet Tapduk Emre’den icazetini alınca Yunus, seyyah olup şu âlemde, yüklendi heybesini ve cevelan etti dört bucak memleketlerde. Yandı ve tüttü -sözünde sırladığı- türlü rayihaları. Ki bir gaye uğruna yürüdü ve tüketti ömrünü. Onun adımlarının serazad olduğunu söyleyen yanılır. Çünkü ittihadın evvela gönüllerde kurulması gerektiğine inanmış ve böylece hareket etmişti. Varlığın özü, şayet hareket ile ayan olacaksa, onun merkezinde Yunus vardı artık.

Sözün kılıçtan daha keskin, zincirden daha bağlayıcı olduğuna dair delildir Yunus. Mürekkep buna şahittir. 

O, Anadolu Türk-İslâm’ının mimarlarından bir tanesidir. Cemal Süreya, “Yunus ki süt dişleriyle Türkçe’nin, ne güzel biçmişti gök ekinini” diye başlayan şiirinde, Türkçe’nin ulu mimarlarından biri olarak sayar Yunus’u. Haklıdır; çünkü Türkçe söyledi ve Türkçe yazdı sözlerini. Böylece nice bilinmez mefhum, Türkçe düşünenlerin zihninde bir maddeye bürünebildi. Çağın ilim ve edebiyat lisanı olan Farsça’yı neden tercih etmediğine gelince, “Dil, varlığın evidir” der Heidegger. Yunus’un inşa etmeye çalıştığı dil, bir milleti de inşa etmek mânâsına geliyordu! 

Kelimeleri halkın diliydi; herkesin anlayabileceği mesabede çevik ve zarif, fazlalıklarından arınmıştı. Süleyman Aleyhisselâm’ın kuşları idrak etmekteki mahareti, onun özünde olan asıl benliğini kavraması ile tecelli ediyor ve böylelikle türlü mahlukât, yaratılmış olmaları itibariyle aynı satıhta bulunan tek bir lisan dahilinde buluşabiliyordu, demiyordu mesela. Evet bunu söylemiyordu! “Süleyman var, Süleyman’dan içerü” diyordu, onu herkes anlıyordu.

Bir söz, ağızdan çıktığı vakit, bir kulağı bulur. Lakin bir söz, gönülden çıktığı vakit, yine ve ancak bir gönlü bulur. Yunus’un sözündeki simya da işte buradadır; yüzlerce yıl önceden gelerek ayak yalını, kurar otağını gönül hanemizin sofasına. Zihnimizde değil kalbimizdedir sesi. Bunu bir keramet olarak kabul eden nice bilgeden bağımsız düşünemiyorum.

Her açtığımda günahkâr ellerimi, türlü yollar arasında biçare, Yunus’un kelimelerinden bir yol buluyorum.

Şimdi bize geçmişten sesleniyor; o sıcacık sözleriyle, tüm samimiyetiyle. Bir kez gönül yıktın ise, ötesinde ve berisinde ne yaptığının hiçbir kıymeti yok, diyor. Çünkü ona göre; gönüldür, aşkın tek hanesi, çarelerin hamisi, oradadır kimsesizlerin Kimsesi. Öyleyse bu çağda ve her zamankinden daha fazla anlamalıyız onu; çünkü tüm kuvvetimiz gönüldedir. Birliğimiz, beraberliğimiz, güzel günler ve saadetimiz gönüldedir.

Yunus ne söyler? Bize, bizi söyler. Gösterir şehadet parmağıyla hakikati, muştularını fısıldar. Aşk, onun yüreğinden terennüm eder ve idrak ederiz biz de; temaşa ile bülbülü, gül bahçelerini, cümle âlemi. Bir şair mi, yoksa evliya mı? Alelade bir kimse mi, yoksa hiç kimse mi? Artık ne önemi kaldı! O Yunus’tur; işte Bizim Yunus, Aşık Yunus. Onu anlamaktan nasibi olmayanların, yine kabahati onda bulduğu Garip Yunus. Fakat kimseye gönül koymadan, incitmeden bir güz yaprağını bile, Hakk yolunda Derviş Yunus. Bir kimsesiz çilehane, bir de derdi ile Miskin Yunus. Dağlar ile taşlar ile, seherlerde kuşlar ile Râbb’i çağıran Yunus.

Koca okyanusu, bir ufacık bardağa sığdırarak, ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil, dedi, kalbimizde ölümsüzlüğü seçti. Rahnedar çağların tüm debdebesi içinde, karanlıkların tam da göbeğinde, bir sıcacık mesken gibi kandilli ve de emin, sözleri ile yaşadı. Yaşayacak Yunus; o yaşadıkça, biz de bu topraklarda yaşamaya devam edeceğiz. Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir