Sıradaki içerik:

Mamafih

e
sv

Ölüme Nişanlı Olmak

avatar

Serdar Üstündağ

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Bir an gözlerimizi kapatalım ve mesela İstanbul’dan, doğduğumuz memlekete otobüsle uzun bir yolculuk yaptığımızı farz edelim. Üç buçuk saatlik zaman sonrası mola yerine geldik. Yarım saat ihtiyaç molası verildiğini bildiren anonsu duyunca hemen otobüsten indik diyelim. Bu yarım saatlik molada biz ve diğer yolcuların yapması gereken nedir? Otuz dakikanın ne kadar kısa olduğunun bilincinde olan her yolcu gibi yemek, çay, namaz veya farklı ne ihtiyacımız varsa gidermek değil midir? Elbette isabetli olan budur. Fakat başımızı çevirdiğimizde aynı otobüsteki bir yolcunun elinde bir kürekle yerleri kazdığını, yol kenarından topladığı kucak dolusu taşları, çakılları bir kenara istif ettiğini görsek hayretle sormaz mıyız?

“Affedersiniz, siz ne yapmaya çalışıyorsunuz?”

Ve o yolcu da “Baktım manzarası da zemini de çok güzel bir yer bulmuşken burada kendime bir ev yapayım dedim” dese ne yaparsınız? Her halde vereceğimiz cevap “İyi de biz yolcuyuz, geldiğimiz otobüs yarım saat sonra kalkacak, siz burada kalıcı değilsiniz ki kendinize ev yapıyorsunuz.” Her halde sadece otuz dakikası olmasına rağmen bir an önce acil ihtiyaçlarını gidermek yerine boş ve faydasız bir işle meşgul olan o yolcunun cevabını bile beklemeden kendi işimize bakarız değil mi?

Bizler de ervah âleminden sonsuz ahiret âlemine giden bir yolcu değil miyiz? Dünya ismi verilen bu mola yerine ebedî hayatımız için gerekli ihtiyaçlarımızı temin için gönderilmedik mi? Bizim için gerekli olan amelleri yapmak, yani imtihan için. Allah hepimize bu dünyanın üzerinden geçilip gidilecek bir köprü olduğunu, hayırlısıyla geçip gitmek varken tamir etmekle uğraşmamamız gerektiği şuurunu nasip etsin.

Allah dostları olan âlimler hemen her fırsatta dünyanın, Allah ile bizim aramıza perde olmamasını nasihat buyurmuş. O halde dünya derken ne kast edilir? Dünya, bizi Allah’a yönelmekten alıkoyan her şey; mesela para, makam, şöhret vb. diye sıralayabiliriz. Peygamber Efendimiz (sav) insana bu dünya imtihanını kaybettiren günahların baş sebebi olarak “Büyük günahların en büyüğü dünya sevgisidir” buyurmamış mı? Bu dünyadaki halimiz bir yolcunun bir ağaç gölgesinde dinlenmesi gibi kısa değil midir?  Peki, biz bu dünyaya neden gönderildik? “Hanginizin daha iyi iş yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” Buyuran Allah bizi imtihan için gönderdi. Ve Zariyat Sûresi 56. ayette “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” buyurur.

Peki, Allah dünya için ne buyurur? “Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Allah’tan çekinenler için ahiret daha hayırlıdır” (En’am, 32) Oyun demişken şöyle bir misal ile açıklayalım: Mesela; yemyeşil bir parkta aralıklı olarak yerlere serpiştirilmiş altınlar var. Bize verilecek bir dakikalık süre içinde topladığımız altınların bizim olacağını söylediler. Zil çalınca süremiz başlayacak, altmış saniye sonra ikinci zil çalınca süremiz bitecek. Ve zilin çalmasıyla biz başladık yerlerdeki altınları tek tek toplamaya… Bir, iki, üç, on üç, otuz, kırk diyerek hızlı şekilde altınları toplarken bir arkadaşımız o sırada yanımıza yaklaşıp seslense sohbet etmek istese hiç dönüp ona bakar mıyız? “Zaten altmış saniyemiz var, altın toplamak varken süremi başka bir iş için harcayamam, nasılsa zil çalınca cevap veririm” demez miyiz? İşte sevgili dostlar, bizler de sonsuz ahiret hayatına göre bir dakikadan daha az olan bu dünya hayatında altından daha kıymetli olan ve ahiret para birimi olan “sevap” toplamaya yani bol bol salih amel işlemeye bakmalıyız. İlk zil biz dünyaya gelince çaldı. Bizi asıl işimizden alıkoyacak her türlü boş, faydasız işleri bırakıp dinlenmeyi istirahat etmeyi zilin ikinci çalması sonrasına yani “emaneti teslim et” emri ilahisi sonrasına bırakmak lazımdır. “Dünya, üzerinde ipek örtü örtülmüş bir çöplük mesabesindedir” Buyuran Peygamber Efendimiz (sav) bizlere dünyayı ne güzel tarif etmiş. Allah bizleri o örtünün cazibesine kendini kaptırıp altındaki acı hakikati gözden kaçıranlardan eylemesin. Bizler dünyanın tarifini dünyaya âşık insanlara sorarsak alacağımız cevap bellidir. Bu durum bir marangozdan bilgisayar yazılım kodlaması istemek gibidir. Hâlbuki o örtüyü kaldıran Allah dostları veciz sözlerle ne güzel özetlemişler bu hayatı: “Ana rahminden geldik pazara/Bir kefen aldık döndük mezara” (Yunus Emre Hazretleri)

Allah katında bir bardak su, bir kova dolusu altından daha kıymetlidir. Neden? Çünkü Allah suyu aziz kılmış, temizlenme aracı kılmış. Hâlbuki para, altın dâhil hiçbir dünyalığa kıymet vermemiş. Bu sebeple hadis-i kudsîde “Eğer mümin kullarımın dayanabileceklerini/sabredebileceklerini bilseydim kâfirlerin oturdukları evleri, altlarındaki binekleri, yiyip içtikleri kap kaçakları altından yapacaktım” buyurması bizim için yeterince açıklayıcıdır. Allah, “Eğer istersen seni (Süleyman A.S gibi) melik bir peygamber yapayım, istersen kul bir peygamber yapayım” tercihiyle bıraktığı Peygamber Efendimiz; bir gün aç kalıp sabretmeyi bir gün tok kalıp şükretmeyi yani kul peygamber olmayı tercih etmiştir. Bunu bilmesine rağmen Hz. Ömer r.a bir gün yanına geldiği Rasûlullah Efendimiz’in yerde yattığı hasırın çıplak teninde izler bıraktığını görünce gözyaşlarını tutamamıştır. “Neden ağlıyorsun ya Ömer?” diye soran Kâinatın Efendisine “Ya Rasûlullah! Dünya kralları, Kisralar saraylarda ihtişam içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir sergin bile yok, yatağın hasır ve teninde yattığın zeminin izleri” Allah Rasulü, şu cevabı verir: “İstemez misin ya Ömer, dünya onların, ahiret de bizim olsun!”

Demek ki bizler bir yolcuyuz. Bu dünya konaklama, dinlenme yeri. O halde bizi yolumuzdan alıkoyan her şey ayaklarımızda kurtulmamız gereken birer prangadır. Ama hafıza-i beşer nisyan ile maluldür misali, ipek örtünün cazibesine kendimizi kaptırıp unutuyoruz dünyaya geliş maksadımızı. Bir misal ile açıklayalım: Evde ailece oturduk yemek yiyeceğiz. Tam o sırada fark ettik ki evde ekmek kalmamış. Hemen evin 10 yaşındaki en küçük ferdi olan Ahmet’e para verip, gidip gelmesi ancak on dakika alacak fırına gönderdik. Bir an önce ekmeğin gelmesini beklerken yarım saat geçtiği halde gelmeyen Ahmet’i merak ettik. Telaşla dışarı çıkıp fırına giden yol üzerinde Ahmet’i aramaya başladık. Bir de baktık ki Ahmet yol kenarında arkadaşlarıyla oyuna dalmış. Bizi görünce aslî vazifesini hatırlayarak hemen mahcubiyetle fırına koşturuyor. Bizler de bu dünyaya niye gönderildiğimizi unutursak arkadaşlarıyla oyuna dalan Ahmet’ten ne farkımız kalır? Uyanmak için neyin gelmesini bekliyoruz, Azrail’in mi?

Sevgili dostlar, etrafımıza şöyle bir bakalım. Maksatsız üretilmeyen hiçbir şey yok, her eşya illa yapılış maksadına uygun çalışacak. Bindiğimiz araç, izlediğimiz TV, çamaşır makinesi, cep telefonu vb. eşyalarımız üretim maksadına aykırı olarak işlevini yerine getiremezse yeri neresidir? Eğer gökteki güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, dağlar, bulutlar, hayvanlar ve bütün mevcudatı emrine ve hizmetine verdiği insan, bu dünyaya gönderiliş maksadına uygun yaşamazsa yeri neresidir? Şunu bilelim ki bu dünya ahiretin tarlasıdır, yarın rûzî mahşerde hasat zamanı yüzümüzün gülmesi için şimdi tohum ekme, çalışma zamanıdır. Yolda bir arkadaşımıza rastladık diyelim. Bu arkadaşımızla konuşurken nişanlanmış olduğunu öğrendik. İlk aklımıza gelen düşünce nedir? Nişanlılık; düğün öncesi geçici ve kısa bir evre olduğu için bu arkadaşımızın yakında evleneceğini düşünürüz değil mi? İşte bizler de bu dünyaya ölüme nişanlı olarak geldik. Yetmiş, seksen sene gibi kısa bir zaman dilimi sonrası düğün ile muhatap olacağız. Doğduğu anda bu dünyaya ölüme nişanlı olarak geldiğini hiç unutmayan Hz. Mevlâna öldüğü geceyi Şeb-i Arus (düğün gecesi) olarak tanımlamış. Allah bizlere de bu dünyaya nereden geldiğimizi, geliş sebebimizi ve nereye gideceğimizi bir an bile unutmamayı nasip eylesin. Vesselâm…

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.